26 Ekim 2016 19:21

Özgür Üniversite’de yaratıcı ütopya zamanı

Özgür Üniversite, yaratıcı bir ütopyanın gerekliliğini vurgulayarak güz dönemi derslerini başlatt

Paylaş

Mehmet AKKAYA

Açılış konuşmasında Fikret Başkaya’nın, kapitalizm koşullarında yalnız emekçilerin değil bir bütün olarak insanlığın geleceğinin olmamasını belirtmesi dikkatlerden kaçmadı. Başkaya’nın sunumu, eğitim dönemi içinde nelerin ön planda tutulacağı, hangi konularda derinleşme olacağına dair de bir yol haritası niteliğindeydi. Buna göre yeni gelişmeler ışığında, somut koşulların somut analizi yöntemine uygun olarak sorunlara bakılacağını düşünebiliriz. Sunumların mantığına bakılırsa işçi sınıfı yanında yeni aktörlerin sahneye çıktığı, olası bir devrimin bileşenlerinde de –temelde değilse bile- kısmi değişikliklerin yaşanmakta olduğu vurgusu ön plana çıkmaktadır. 

Gerek açılış konuşmasının gerekse derslerin içeriğine yakından bakıldığında kapitalizm analizine ağırlık verileceği, dünya sorunlarına Marksizm ışığında projeksiyon tutulacağı söylenebilir. Bilhassa “Kapital okumaları”nda, eserde dile getirilen temel argümanların güncelleştirilerek irdeleneceği, tartışılacağı ve bilince çıkartılmasının hedeflendiğini düşünmek mümkündür. Konunun sunumuna Sungur Savran ve Ahmet Tonak gibi bilim ve düşün insanlarının rehberlik ediyor olmasının da altını çizmek gerekir.

Fikret Başkaya, Marx’a gönderme yaparak kapitalizmin yalnız insanı değil doğayı da sömürdüğünü hatırlatırken haklıdır. Çünkü kapitalizm, doğayı da, insanı da sömürmeyle birlikte onları savaşlarla, savaşın olmadığı durumlarda da ilaçlarla ayakta tutmaya çalışıyor. Bu ilaçlar sayesinde doğal her değer özüne yabancılaşıyor, zehirleniyor. Örneğin insan ömrü doğal yollarla değil ancak ilaçlar yoluyla uzatılabiliyor. Bu nedenle yaratıcı ütopya yalnız insanın değil ifade yerindeyse doğanın da özgürleşmesini hedeflemelidir. Başkaya’nın sunumundan da anlaşıldığına göre sezonda öne çıkacak temalar yeni bir ütopyanın inşa edilmesini hedefleyecektir.

Emperyalist-kapitalist sistemin işçi, emekçi ve halklar yararına olan ütopyaları kurutmaya, umutların söndürülmeye çalışıldığı günümüzde dikkatlerin yeni bir dünyanın kurulmasına tekrar ve ısrarla çekilmesi manidardır. Başkaya açısından kapitalizm birçok kez krize girmesine rağmen bu krizlerden çıkabilmiştir, oysa ilk defa uygarlık düzeyinde bir bunalım içine girmiştir, tamir edilemez, reforme edilemez bir noktadadır. Bu yüzden yıkılması, yerine demokratik, insancıl ve eşitlikçi bir dünya inşa edilmesi gerekiyor. Emekçilerin, aydınların, ezilenlerin, gençlerin bu gücü vardır. Halkların gücüne inanmak gerekiyor, Tunus, Mısır ve Türkiye’deki halk hareketleri bunu birçok defa kanıtlamıştır. Halkın şu anda sessiz görünmesine bakılmasın, canlandığında iki günde tüm halk ve emekçi kesimleri dinamik ve devrimci bir güce dönüşebilir. 

Kapitalist sistemin yalnızca ekonomik kriz içinde olmadığı, bunun yanında top yekun bir sistem krizinin söz konusu olduğunun altı çizilirken, Başkaya’nın “uygarlık bunalımı” ifadesine vurgu yapması da üzerinde durmayı gerektirir. Uygarlık krizini emekçiler birleşerek ve mücadele ederek demokratik, eşitlikçi bir dünyaya çevirerek aşmaları gerekir. Aksi takdirde daha fazla açlık, yoksulluk, saldırı ve savaşın egemen olduğu bir dünya, tüm insanlığı beklemektedir. Üniversitedeki derslerin de bu perspektifle planlandığını düşünmek mümkündür. Yalnızca kapitalizm analizi ve ekonomik planda mücadele değil, bunun yanında sanat ve edebiyat çalışmaları da kendisine yer buluyor ders programında. Devrimler öncesinde ve sonrasında sanatsal etkinliklerin ne anlam ifade ettiğini araştırmaya yönelik Aydın Çubukçu’nun sunumu ilginç olmalıdır. Roman çalışmaları üzerinden yürütülecek siyaset ve sınıf analizlerinin de altını çizmek gerekir. 
Bir soru üzerine de Başkaya’nın, resmi tarih ve bilgi anlayışına, egemen resmi ideolojiye karşı mücadele ederek bilimsel bilinçle donanmak gerektiğine parmak basması muhakkak hatırlatılması gerekir. Bu yüzden de Özgür Üniversite’deki derslerin felsefi-ideolojik bilinç üretiminde ve paylaşımında işlevsel olacağı ortaya çıkmaktadır. Doğrudan felsefeye ilişkin derslerin konulmuş olması bunu kanıtlar nitelikte. Erkut Sezgin ve Levent Safalı gibi felsefecilerin, konulara ve sorunlara kavramsal çerçevede açıklama getireceklerini onaylasak da, bu alanın zayıf kaldığını bir eleştiri olarak belirtebiliriz. Ders programının içeriğine yakından bakıldığında, felsefe alanındaki bu boşluğun politikaya ağırlık verilerek aşılmaya çalışıldığını hatırlatmak lazım.

Marx’ın Fransa üzerine yazdığı eserler üzerinden devlet ve sınıfların inceleneceği ilan ediliyor. Genç akademisyen Doğan Çetinkaya’yı tanıyanlar, onun konuyu günümüzle ve ülkemiz koşullarıyla karşılaştırmalı olarak sunacağını tahmin edebilirler. Cumartesi buluşmalarında da yine politik alana ışık tutulacak olan tartışmalarda Taner Timur, Erdoğan Aydın gibi isimleri görüyoruz. Siyasetin iktisada ve medyaya yansımasını ele alan tartışmalarda da Mehmet Türkay, Yüksel Akkaya, Ahmet Köse ile birlikte pek çok akademisyenin sunum yapacağı ilan edilmiş durumda. Bu sunumlardan beklenen ise Başkaya’nın, konuşmasında da altı çizilen, yaşanan gerçek süreçlerle ona dair uydurulan algıların arasındaki zıtlığın, kafa karışıklığın giderilmesidir. 

Burada yalnızca özeti verilen Başkaya’nın sunumu ve ders içeriklerinin mesajını nasıl okumak gerekir? Başkaya’ya göre –bizim için de- emperyalist-kapitalist sistem bir bütün olarak çıkmazın içindedir. Bunu ülkemizin içinde bulunduğu kaos ortamından da anlamak mümkündür. Diğer toplumların egemen sınıfları gibi Türk egemen sınıfları da bugünkü dinci-milliyetçi hükümetlerle birlikte kaos ve krizlerden kurtulmanın yolunu arıyor. Sermaye sözde seküler/laik iddialarının arkasında olsa bile, gerçekte ırkçı ve teolojik diyebileceğimiz tüm kesimlerle ittifak ediyor. Bilim adamı, akademisyen, aydın ve sanatçıları susturmanın politikasını her gün, her an üretiyor ve uyguluyor. Bu kötü gidişatı yalnızca entelektüel mücadelenin bir alanında çaba göstererek durdurmak mümkün değildir. Bu nedenle Başkaya’nın önerdiği gibi kültürün tüm alanlarında top yekun bir mücadele yürütmek, bunu yaratıcı bir ütopya düşüncesiyle hayata geçirmek gerekir. Bunun için sahip olduğumuz entelektüel ve sosyal kaynaklarımız bize yol gösterebilir. Başkaya’nın dediği gibi bütün gelişmeler bizi doğruluyor, bizim hareket ettiğimiz Marksist düşüncenin gücünü ve doğruluğunu her geçen gün kanıtlıyor.

Açılış konuşmasında Başkaya’nın Rojava deneyimine gönderme yapması da isabetli olmuştur. Liberaller ve neoliberallerin dediğinin tersine dünyada büyük bir proleterleşmenin hüküm dürdüğüne vurgu yapan Başkaya’ya göre bu durum en çok da Asya, Afrika ve Rojava’nın içinde olduğu Ortadoğu coğrafyasında gerçekleşiyor. Yalnız bölgedeki güçlerin değil, dünyadaki dost ve düşman bütün güçlerin gözlerini bu bölgeye çevirmiş olmaları boşuna değildir. Kısacası Başkaya açısından yeni bir dünyanın inşası yeni ve yaratıcı ütopyaların kurulmasıyla başlayabilir. Yeni ütopyalar, kapitalist dünyanın alt edilmesi, yeni bir düzenin kurulması anlamına gelir. Yeni düzen ve yeni dünyaya özgü yollarla “üretmesini”, “tüketmesini” bilmek gerekir. Kapitalizmin önerdiği tüketim çılgınlığına karşı durup yeni yaşam biçimleri, düşünüş ve mücadele biçimleri hayata geçirilebilirse  ülkemizi ve dünyayı yöneten soyguncu çetelerinden kurtulmak mümkün olabilir. Emekçi sınıfların ve dünya halklarının bu mücadeleyi sürdürmekten başka çıkar yolları görünmüyor, yeter ki, adı anılan bu dinamikler gerekli potansiyele sahip olduklarının bilincinde olsunlar.    

ÖNCEKİ HABER

Türkiye’deki kültür yayıncılığı buraya yansıtılamadı

SONRAKİ HABER

Selahattin Demirtaş ile yapılan röportaj suç sayıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa