23 Ekim 2016 13:05

Emperyal hayaller, yalandan antiemperyalistler!

İskender Bayhan, Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümet ve arkasındaki kapitalistler korosunun “yerli, milli ve dinci” bir dava propagandası üzerine yazdı.

Paylaş

İskender BAYHAN

Cerablus’a yönelik askeri müdahalenin Membiç’e uzanıp uzanmayacağı, Başika’daki askeri eğitim kampının terk edilip edilmeyeceği, Musul operasyonunda yer alınıp alınmayacağı, Misak-ı Milli ve Lozan’ın yeniden tartışılıp tartışılamayacağı vb. konular, Türkiye’nin iç politikasının ve Ortadoğu merkezli dış politikasının belirleyici unsurları olarak tartışılıyor. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümet ve arkasındaki kapitalistler korosu, bu sıcak ve her birisi Türkiye’nin ve bölge halklarının yakın ve orta vadedeki kaderi açısından tayin edici sonuçlar doğuracak meseleler üzerinden kılıç kalkan kuşanmış halde “yerli, milli ve dinci” bir dava propagandası sürdürüyor. Muhafazakâr, liberal, ulusalcı, sosyal demokrat her renkten düzen siyasetinin temsilcileri ve yandaş medyaları ise doğrudan veya eleştirel bir destekle bu propagandanın sözcülüğünü yapıyor.

‘MİLLİCİ FETİHÇİLİK’

Bir süredir, azledilmiş Başbakan olarak tarihe geçen Ahmet Davutoğlu Hoca’nın “Yeni Osmanlıcı Derin Stratejisi”nin çöküşünün açtığı gediklerin doldurulması için adımlar atılıyordu. Bu konuda İsrail, Mısır, Rusya ve Suriye ilişkileri üzerine gündeme gelen hamleler herkesin malumu. Ve öyle görünüyor ki şimdilerde Türkiye burjuvazisinin “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” hayalleri ile “Biz Selçuklunun, Osmanlının torunlarıyız. Biliyorsunuz oralar, buralar aslında hep bizimdi” propagandası eşliğinde sürdürülen “Yeni Osmanlıcı” hayallerin ittifakından ortaya karışık bir “millici fetihçilik” sunuluyor önümüze. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Aksaray’da muhtarlara verdiği son resitalde söyledikleri bu açıdan dikkat çekici:

“Misak-ı Milli niye rahatsız ediyor? Misak-ı Milli’yi gündeme getiren Gazi Mustafa Kemal. Neden rahatsız oluyorsunuz? Burada bir tarih yok mu? Burada bir milletin geçmişi yok mu? Onun için de bunu da öğrenelim bilelim dün neydi bugün ne? Bunu birileri anlamak istemiyor! Ama anlayanlar var hamdolsun.

… Osmanlı öylesine büyük bir devletti ki, bu devin yıkılışı milletin üzerinde maddi ve manevi derin yaralar açtı. 1914 yılında, 2.5 milyon kilometrekare olan topraklarımız, 9 yıl sonra 780 bin metrekareye düştü. Kurtuluş Savaşı’na girerken hedef Misak-ı Milli’ye sahip çıkmaktı.

Biz 780 bin metrekareye, 20 milyon metrekarelerden geldik. 2016 yılında 1923 psikolojisiyle hareket edemeyiz... Türkiye’yi 1923’ten beri böyle bir kısır döngüye hapsedenlerin amacı coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı, Selçuklu ve Osmanlı geçmişimizi bize unutturmaktır.”

Bu “millici fetihçilik” propagandasının tarihsellik bağlamı, “Ortadoğu’nun merkezinde olduğu bölge yeniden paylaşılacak ve sınırlar yeniden çizilecekse biz de payımıza düşeni almalıyız” diyerek güncel bir mantık zeminine oturtulmaya çalışılıyor. Dahası yeniden paylaşılacak pastanın büyüklüğü ve bölgenin kapitalist geleceği açısından önemi, işbirlikçi Türkiye burjuvazisini sürekli domine ediyor, iştahını kabarttıkça kabartıyor. Emperyalist güçler arasındaki rekabeti ve bölgenin iç içe geçmiş, karmaşık, çelişkili, çatışmalı ilişkilerini fırsata çevirmek ve daha fazla nemalanma arayışı, gerçekçi bir dış politika, mantıklı ve akılcı tek siyasi seçenek, hatta bir “diplomasi sanatı” olarak reklam ediliyor. Bu eklektik ve pragmatist mantık bağıntısı içerisinde bölgenin önemli güç odaklarından biri olan Türkiye’nin konumunun “bölgesel liderlik” düzeyine çıkarılacağına ilişkin kurulan emperyal hayaller kışkırtılıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülmüş olmasının yarattığı koşullar ve ardından ilan edilen OHAL düzeni de ülkenin bu hayaller peşinde sürüklenmesi için özel bir dayanak olarak kullanılıyor. 

GÖRÜNEN VE GERÇEK

Emperyal hayaller temelinde sürdürülen “millici fetihçiliğin” kuvvet kazanması için anti emperyalist söylemler özellikle öne çıkarılmaktadır. 

“Terörle mücadele ve kamu güvenliğinin sağlanması için her şey yapılacaktır”, “Türkiye’nin huzurunu, refahını, büyümesini istemeyen dış mihraklar ve üst akıl odaklarının düşmanca tutumlarına teslim olunmayacaktır”, “Uluslararası güçlerin oyunlarına gelmeyiz”, “Türkiye’ye ameliyat yaptırmayız”, “Birileri 10 bin kilometreden bölgeye müdahale ediyorsa, bizim müdahalemiz çok daha haklı ve meşrudur”, “Ey BM, unutma ki dünya beşten büyüktür”, “Yanıbaşımızda birileri din kardeşlerimizi, kendi halkını katlediyorsa biz buna sessiz kalamayız”, “Cerablus’a müdahalemiz, Musul’a müdahale kararlılığımız Suriye’nin,Irak’ın toprak bütünlüğü içindir”... 

Bu sıraladıklarımız ve listesi daha da uzatılabilecek başka söylemler ilk bakışta başta ABD olmak üzere emperyalistlerin bölgeye müdahalesine dair haklı tepkiler olarak görünüyor. Ancak biraz daha yakından bakıldığında hiçte öyle olmadığı, görünenle gerçeğin aynı durmadığı anlaşılacaktır.

Bugüne kadar başta ABD olmak üzere batılı emperyalist güçlerin ve Rusya’nın uzak ya da yakın egemenlik bölgeleri olarak gördükleri ülkelere yönelik sömürgeci, işgalci, paylaşım ve yeniden paylaşım için yaptıkları siyasi ve askeri müdahalelerin her birinin gerekçelerinin neredeyse aynı cümlelerle ifade edildiğini görürüz. Afganistan, Irak, Ukrayna, Balkanlar, Kafkaslar gibi henüz hafızamızda taze olan kanlı ve yıkıcı örnekleri gözümüzün önüne getirelim. Bu ülkeler ve bölgelerde yaşanan yeniden paylaşım savaşlarının, işgallerin her birinin gerekçeleri neredeyse tıpatıp aynıydı. Terörle mücadele, ulusal güvenlik, diktatörlere aman vermeme, demokrasi, barış ve kardeşliği tesis etme vb. 

Burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Irak Başbakanı Haydar el-Abadi ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a yönelik kişisel bir kin ve aşağılamayla başlayıp biten ifadelerini de ayrıca hatırlatmak gerekir. Zira Esad’a karşı edilen sözlerin hiç birisi Obama’ya, Putin’e, Merkel’e karşı edilememektedir. Suyun başını onlar ve onlar gibiler tuttuğu halde... 

Evet, Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümet, devlet ve kapitalistlerin öne sürdükleri gerekçeler ve verdikleri söylevler anti emperyalistmiş gibi görünmektedir. Gerçekte ise her açıdan emperyalistler tarafından kodlanmış ve yine son noktada kapısı emperyalistlerle uzlaşıp, anlaşıp bölgenin paylaşımından biraz daha fazla kar kapmaya açılan işbirlikçi bir yolun ve o yolda düşe kalka, güle ağlaya yapılan yolculuğun hikâyesidir.

ABD’NİN ATINA YENİDEN BİNME ÇABASI

Bugün başta Suriye ve Irak olmak üzere izlenen bölge politikalarını “millici fetihçilik” ruhuyla, askeri müdahaleleri ve operasyonları önceleyerek sürdürmek, anti Amerikancılık ya da anti emperyalizme değil, olsa olsa ABD emperyalizmine yeniden bağlanmaya hizmet eder. Bazı taktik anlaşmazlıklar üzerinden neredeyse bütünüyle iç politikaya dönük kimi böbürlenme ya da efelenmelerin de sonuçta dönüp dolaşıp geldiği yer hep burasıdır. 

Dikkat edilirse Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümeti ve kapitalistler ABD, Rusya ve diğer emperyalist güçlere, “Sizin başka ülkelerin topraklarında ne işiniz var, bütün askeri üslerinizi kapatın ve askerlerinizi alıp gidin” demiyor. Bölgenin yeniden paylaşımına karşı çıkmıyor. Kürt, Arap, Türkmen ve bölgedeki diğer bütün milliyetlerden ve inançlardan halkların kendi kaderlerini eşit ve özgürce tayin etmesini savunmuyor. Bölge devletlerine “Gelin emperyalistlere karşı birleşelim” demiyor. Aksine “Benim de askerim-üssüm olacak, ben de paylaşım kavgasına katılacağım, senin buna hakkın varsa benim daha çok  var. Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını da kabul etmeyeceğim. Sahada da, masada da olacağım. Benim varlığımı kabul edeceksiniz” gibi çıkışlar yapıyor. 

Bu sözler bırakın anti emperyalizmi, gerçek anlamda bir batı karşıtlığının, anti Amerikancılığın bile dayanağı yapılamaz. Olsa olsa, Davutoğlu Hoca’nın stratejik derinliğinde BOP Eş Başkanı olarak salınırken düştüğü Amerikan atına yeniden binmek için kendini pazarlama, öfkeyle mızmızlanma, hadi en fazlası kendini dayatma çabasının latifeleri olur. 

Dünya kapitalizminin ekonomi politiğine bağlanmış bir Ortadoğu jeopolitiğinin içerisinde hangi stilde ve ne kadar ustaca yüzerseniz yüzün, attığınız kulaçlar anti emperyalizme değil, işbirlikçiliğe çıkar. Hele bir de kendi ekonomi politiğinizin ana damarları dünya kapitalizmine doğuştan bağımlıysa, sonuçta gelip varacağınız yer tekellerin kürkçü dükkanı olacaktır.

Erdoğan, hükümeti ve kapitalistlerin anti emperyalist propaganda makinesinin devrelerini saran “millici fetihçilik” bantlarını sökün, göreceksiniz ki içinden geçenler Amerikan kablolarıdır. Arada sırada “Kızarsam Rusya’ya giderim bak” diye yazanlar da çıkabilir. Ama onları da çok fazla dikkate almayın, büyük olasılıkla üretimindeki standart sapma sonucu ortaya çıkan bozuk mallardır. 

SÖZDE DEĞİL ÖZDE ANTİEMPERYALİZM

Türkiye’nin, bölge halkalarının çıkarları ve gerçek anlamda anti emperyalist bir bölge politikası için bugün yapılanların yüz seksen derece aksine bir dış politika ve Ortadoğu politikası izlemek gerekir. Örneğin günümüz koşullarında bunun ilk adımı “Bölgesel Sorunların Çözümü ve Barış İçin Ortadoğu Halkları Konferansı” toplamak olabilir. Olabildiğince geniş katılım aşağıdan örgütlenmeyi esas alacak biçim ve yöntemlerle toplanacak olan konferansın temel prensipleri açık olmalıdır. Emperyalistlerin bölgeden bütünüyle elini çekmesi, sahada da masada da olmaması bunların başında gelmelidir. Bütün bölge ülkelerinin askeri üs, birlik ve istihbarat örgütlerinin karşılıklı olarak çekilmesi, hiçbir ülkenin bir başka ülkede askeri, militarist varlığının bulunmaması ikinci önemli prensip olmalıdır. Bölgede yaşayan her halkın kendi kaderini özgürce tayin etmesinin kayıtsız, koşulsuz kabulü bir başka temel prensip olmalıdır. Bu temel ilkelere bağlı olarak daha da ayrıntılı hale getirilmiş bir ana bildiri etrafında, bölgesel bir paylaşım savaşının zemininin ortadan kaldırılmasının, kanlı bir paylaşım savaşından daha acil ve mümkün olduğunu kabul ederek işe başlamak gerekir. 

Bölgede yaşayan çeşitli milliyet ve inançlardan işçi ve emekçilerin, sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin çıkarlarını, haklarını ve yaşamlarının iyileştirilmesini kendisine dayanak yapmış, enternasyonal dayanışmayı esas alan bir politika olmadan gerçek bir anti emperyalizm yolunda somut adımlar atılamaz. Bu dün mümkün değildi bugün, 21. yüzyıl dünyasında hiç mümkün değil. 

Günümüzün sözde anti emperyalistleri, demokrasi konusunda olduğu gibi bu konuda da tüccar siyasetinin “ucuza al pahalıya sat” uyanıklığıyla, işi ucuza ve en karlı şekilde kapatma peşinde koşuyorlar.

ÖNCEKİ HABER

Süleyman Efendinin arkasından konuşmak gibi olmasın...

SONRAKİ HABER

Aliağa Emek ve Barış Şenlikleri'nde emek mücadelesi öne çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa