23 Ekim 2016 12:51

Karamsarlık değil, tam tersine iyimserlik var kitapta

Hakan Vreskala, Evrensel Pazar için ‘Lakin İyi Yaşadık’ kitabının yazarı Ayşen Aksakal’la söyleşti.

Paylaş

Hakan VRESKALA

İsveç' e taşındığım ilk yılda ablamdan bir mail gelmişti. İş hesabından, çekinmeden yüzlerce kişiye gönderdiği maile göz attığımda İzmir'e güzelleme olduğunu fark ettim. Bu ne ya off falan derken metne kapılıp son hız bitirdiğimi ve kendimi ağlamamak için zor tuttuğumu hatırlıyorum. Ama işin ilgincini sonundaki imzayı görünce fark ettim. Yazan kişi Ayşen Aksakal idi. Düpedüz benim ortaokul-lise arkadaşım. Ayşen bana bu şoku defalarca yaşattı. Sosyal medyanın daha doğmamış olduğu bir dünyada köşesini onun yazdığı bir yazıya ayıran köşe yazarlarımı dersiniz, maillarla dolaşan yazılarını mı dersiniz, sözlüklerden binlerce paylaşılanı mı .. Sosyal medya kullanımı ve edebiyat dergilerinin etkin olduğu şu devirde çok daha fazla önümüze düşer oldu onun yazıları. Sonunda kendinden yola çıkarak bir kuşağın karakterlerini anlattığı bir kitapla karşımızda.

Yıllardır yazıyorsun Ayşen, bu geç çıkmış bir kitap mı ?
Sanırım biraz geciktim ama kısık ateşte pişirmişim içimdeki öyküleri, sonra bir anda üstü kızarıverdi işte, fırından çıkarmak icap oldu. Bir de hayat sürekli yakamızdan çekiyordu, biz de bildiğin gibi iyi yaşayabilme derdindeydik. Kendime zaman ayırabilme lüksüne kavuşmam uzun zaman aldı. 

Bu kadar hikayeyi içinde pişirirken hiç panik olmadın mı? Bu kadar yüklü gezmek kolay olmamalı?
Beni ne kadar iyi tanımışsın, kolay olmuyormuş. Yazıp bitirince fark ettim, kitap rafa girdiği gün bir nevi özgürleştim.

Vedalaşamıyormuşum içimdeki öykülerle, sürekli yanımda gezdirince de çok büyük ağırlık cidden insanın kalbinde.

Sürekli bir anlatma arzusu vardı içimde. Kitapla birlikte bir rahatlama geldi. İnanır mısın artık daha az konuşabiliyorum?

Keşke daha önce yazabilseymişim, böylece belki kurduğumuz sofralarda daha rahat ederdiniz.

Bu ilk kitabın ve hayatına girip çıkan insanların hikayeleri üzerinden biraz seni ve dünyanı tanıdık. Hiç sıfırdan bir roman kurgulamayı düşündün mü,böyle bir planın var mı?
Bu kitapta da kurgu var. Özüne hep hatırlamak istediklerimi koydum. Kurgu ile örünce öykü oldu. Yazarak rahatlayabilen hatta okuyarak dinlenen bir insanın, roman yazma hayali kurmamasını aklım almıyor. Ama belki de ben hayalperestimdir. Hayalim kendimi bildim bileli var. Belki de 20 yıldır. Başlanmış ve sonrası getirilmemiş 8-10 denemem de var. Çöpe giden yüzlerce sayfam var. Ama asıl Lakin İyi Yaşadık’ı teslim eder etmez başladığım bir göz bebeğim var. Aylardır onunla yatıp kalkıyorum. Üzerine çok düşünüyor, çok not alıyor her fırsatta yazıyorum. Aklımdan geçen mekanlara yolumu düşürüyorum. Bazen romanın karakteri gibi yaşamaya çalışıyorum. Benden beklenmedik ani sözler sarf edip tepkileri izliyorum. Yan karakterleri öyle uzun not aldım ki, sıfırdan bir insan verseniz, üzerine yapıştıracak 20 yıllık ömürlerim var elimde. Yani çok çalışıyorum. Plan sonunu görebilmek. Gündemimiz gereği hiçbir şeyin sonunu tam öngöremediğimiz için de akışına bıraktım. Yazdığım her satırdan keyif almaya bakıyorum. İnsanın aklında bir roman varsa, sabahları uyanmaya sebep oluyor. Kendini günlük dertlerinden sıyırıp romanının içine atabiliyorsun. Aşk gibi bir nevi; uyanma gücü, bitmesin arzusu, günlerin uzun sürebilmesi. Müptelası oldum bu hissin, daha da bırakmam.

Benim tanıdığım Ayşen eylemci, aşırı komik, çok iyi bir oyuncu (Kadınlık Bizde Kalsın oyunundaki performansını unutamayacağız), ikiz annesi ve bir de üstüne üstlük reklam şirketi yöneticisi? Doğru mu bunlar yoksa ben seni tanıyamamış mıyım?
Bir de geceleri taksiye çıkıyorum. Şakası bir yana teveccühün. Aslında birden fazla kimliğimiz var hepimizin. İnsanın hepsi ile barışıp, yetebildiği kadar hakkını vermesi için büyümesi gerekiyormuş. Ukteler artık can yakmaya başlayınca, “Dur ya canımı sıkacağıma, kendimi yorayım, yapayım rahatlayayım” diyor insan. Evden izleyince kalbin ağrıyor, eyleme katılınca umudun yeşeriyor, vicdanın rahatlıyor. Komiklik dersen, çok güldüğümden öyle geliyordur belki, gülüp geçmezsek hayat çekilmez oluyor malum. Tiyatro içimde bir yara, bırakmış olmak üzüyor. Ama bakıyorum herkesin küçükken saçı sarı, herkesin içinde yarım kalmış bir sahne heyecanı. Barıştım onunla da. Erdem Şenocak sağ olsun, kendimce bir jübile yapabildim Tiyatro Medresesi’nde. İnsan son kez olduğunu bilerek bir işe kalkışınca, kolay vedalaşıyor. Sigara bırakırken olduğu gibi. Bu son sigaram diyebilince bırakabiliyorsun. Çocuklar desen, siz sağ olun, dostlar sağ olsun, kalabalık büyüdüler, arkadaş imecesiyle. Bu sosyallik her hallerine de yansıdı. Evin neşesi onlar biliyorsun, insana bir yaşam enerjisi, hayatta kalma hatta koşma gücü. 

İş desen, yıllar önce iki kadın bir araya geldik ve "nasıl rahat edeceksek öyle bir yer olsun, yaşamak istemediğimiz hiçbir şeyi, kimseye yaşatmayalım" diye çıktık yola. Yorulduğumuz oluyor ama en azından sevmediğimiz, üstümüzde sakil duracak hiç bir işi yapmadık. Herkes ister sevdiği işi yapabilmek ama neyi iş olarak yapsan bir süre sonra sevilmez. O yüzden biz de yaptığımızı sevmeyi öğrendik. Çok kalifiye, çok modifiye, çok kompakt kadın olduğumdan değil de içimdeki "bu hayat bir kerelik, aman içimde kalmasın" hissinden oluyor. Seviyorum hayatı, seviyorsan git konuş diyorlar, konuşunca o da genelde karşılık veriyor.

Niye geçmiş zaman? Hikayeler geçmişe dair ama kitabın adı sendeki bir karamsarlığın yansıması mı?
Kitapta; 90'lardan yola çıkıp bugünleri atlatmaya dair kendi tüyolarımı paylaşmaya çalıştım aslında. O dönemin içindeyken, 2000’leri göremeyeceğiz sanıyorduk. Ölüm oruçları, yargısız infazlar, her gün üniversitelerden gelen ölüm haberleri, sürekli bir eylemlilik hali. Ancak o dönem kapanıp da geriye baktığımızda, onca perişanlık arasında, geçirdiğimiz güzel günleri fark edebiliyor insan. Gülebilmişiz, çoğalabilmişiz, sürekli yeni umutlar doğurabilmişiz ve işte bu güne de sağ çıkmışız.

Şimdi içindeyken, bu dönem de çok karanlık, içimize bir karanlık oturdu, sürekli boğazımızı sıkıyor gibi. Ama işte hayat bir kerelik, yüzümüzü düşürünce, dertlere sarınıp, kendimize kapanınca da hayata yazık. Onurlu kalıp, mutlu anların farkına varıp, insanlardan kaçmadan, insanlara sığınarak, geçmişin tecrübesine güvenerek, geleceğe bakabilmemiz lazım.

Yani karamsarlık değil de tam tersine, iyimserlik var kitapta.

Lakin İyi Yaşadık çift anlamlı. Hem iyi yaşadık hem de ölünürdü o dönem, biz iyi sağ kaldık.

Madem sağ kaldık, kalan ömür bize armağan, hakkını vermek lazım.

BENİMLE BİRLİKTE İSTİKLAL’DEKİ SİMİTÇİ DE AYNI RİSK ALTINDA

Kitabın belli bir dönemi senin gibi yaşayanları çok etkiliyor, peki hayata senin gibi bakmayanları düşünüyor musun? Türkiye'nin şu an içinde olduğu eğilimleri düşünürsek biraz risk aldığını düşünüyor musun?
Şu yaşıma kadar, fikren yakın olabileceğim bir iktidar dönemi yaşamadım. “Mağdur olunca muhalif oluyorsun, bir kere muhalif olunca da ömür boyu mağdur kalıyorsun.” Bu cümle de kitaptan. Biz muhalif olma derdinden muzdarip olduk. Empatilerimiz mağdurlara ancak yetti. Ki güçlü olan empati değil itaat bekler zaten. Kendini anlatmaya ihtiyacı olan biziz, ben isterim ki kendim gibi konuşayım, onlar bir ihtimal bizi anlamaya bir adım yaklaşırsa başarıdır. Ama dersen ki, senin gibi bakmayanlara konuş, konuşamam. Nasıl konuşulur orada, bilmiyorum. Öyle keskinleşti ki zalim ile mazlum arasındaki uçurum, güç dengeleri, benim gibi bakmayanı anlamaya çalışmak bile tüm ömrüme sanki ihanet.

Ben zaten hep çok geniş baktım hayata, daha da genişleyemem meşrebimi aşar.

Risk alıyorum çünkü bu coğrafyada yaşamaya devam ediyorum. Benimle birlikte İstiklal’deki simitçi de aynı risk altında, Ankara’da bir muhasebeci de. Seviyoruz ama memleketi n’apalım? Riskli miskli, günümüzü yaşıyoruz işte. Kendimiz gibi.

ÖYKÜLERİN KAHRAMANLARINA ÇİÇEK GÖNDERMEK İSTEDİM, ÇELENK OLDU

Yazın şeklin inanılmaz derecede insanı içine alıyor. Bir akşamüstünde bitirdiğimi söylemeliyim. Bende tatlı bir hüzün bıraktı, ilk aldığın tepkiler ne?
Yazarken almayı hayal ettiğim tepkileri alıyorum. Bu sıralar sürekli gülümser ifade ile gezmem bu nedenden.

Ben taşıdığım öyküleri; o öykülerin kahramanlarını unutturmamak istedim. Gidenler anılsın, kalanların kıymeti bilinsin diye hayal ettim.

Şimdi okurlardan gelen "Celal Abi bizim Necdet Abi'ye benziyor", "Bizim mahallede de bir Ali Amca vardı", "Anneannemi aradım kitabı okuyunca" gibi yorumlarda içimde kediler kalbimi tırmıklıyor gibi oluyor. Çünkü tam da bunu hayal etmiştim. Ben öykülerin kahramanlarına çiçek göndermek istedim, okurdan karşılık bulunca çiçekler çelenk oldu hatta belki de bir koru.

EVLİLİK ÜZERİNE YAZDIĞIM BİR SÖZLÜK YAZISI, ALTINDA ‘CAN DÜNDAR’ İMZASI İLE VİDEO KLİP HALİNDE GEZİYOR

Şimdiye kadar yazdığın bazı yazıların ismin olmadan, sen adres gösterilmeden ya da tam tersi yanlış anlaşılmalarla sana sorumluluk bindirilerek paylaşılması seni rahatsız etmedi mi?
Anonimleşmek ile derdim yok aslında. Bazı yazılarım bambaşka isimlerle, hatta video içerik haline getirilip yayınlandı. Hâlâ da oluyor. Bavul yazılarından alıntı yapıp kendi yazmış gibi tweet atan çok oluyor. Gizliden seviniyorum. Sanki ben atasözü bulmuşum da TDK da bunu kabul etmiş gibi. 

Yazdığımı sevmişler, benim yazdığımı bilseler ne olur bilmeseler ne olur? Sözüm yerini bulmuş bu bana yetiyor.

Ama mesela, şiddet mağduru kadınları anlattığım o öykü, Çilem Doğan'ın mahkeme savunması diye paylaşıldı. Oysa yazarken çok kadının öyküsüne çalışıp, birleştirmiştim. Orada çok yıprandım.

Bu noktaya gelmediği sürece, yani altına “gerçek hikayedir, kahramanı da budur” gibi asılsız şeyler yazılmasa, imzam silinmiş, başkasının adı yazılmış, cidden hiç sorun etmemiştim şimdiye kadar. Gerçi öyle isimler yazıldı ki bazen yazıların altına, ben değil ama onlar dert etse yeridir. Evlilik üzerine yazdığım bir sözlük yazısı altında “Can Dündar” imzası ile video klip halinde geziyor. Bir diğerinde Can Yücel yazıyor; sümme haşa!

Öykülerin zaman zaman bir diziyi ya da naif bir film senaryosunu anımsatıyor, böyle bir ilgi teklif var mı?
Ekşi sözlük üzerinden defalarca geldi, hep öğrenci arkadaşlar, projeleri için istediler. Özellikle "O Kızı Sonradan Gördün Mü Abi?" yi. Ama hiçbiri de tamamını getiremedi sanırım.

Aklına gelen bir proje varsa, biz yapalım hep bir Hakancım? Güzel bir nesil olduk, oyuncumuz da var, yönetmen de yapımcı da, bizim dönemin iyi yaşama derdinde olanlar, umudunu hiç kaybetmeyenleri, iyi yaptıkları ve sevdikleri işlere odaklanıp başardılar. Toparlar tanıdıkları, iyi bir iş çıkarırız sanki, içimizde ukte kalmasın :)

Peki bu öyküler nasıl kitaplaştı?
Öyküler Koray Löker ve Mehmet Said Aydın sayesinde kitaplaştı. Haklarını teslim etmek isterim. Onlar yolu açtı, bana yürümesi kaldı.

Hep güzel bir anı olarak hatırlayacağım; yazdıklarımın birilerine dokunduğunu ve okunduğunu sözlükte fark etmiştim. Koray da bana sözlük üzerinden ulaştı.

Onun aklında, geçmiş döneme dair doldurulması gereken bir boşluk vardı. Bunu benim yazın dilimde görmek istiyordu. Benim zaten öykülerim cebimde hazırdı. Ağır da çekiyordu konuştuğumuz gibi. Güçlerimizi birleştirdik. Editörlüğü de üstlendiler sağ olsunlar. Ben çıkan kitaptan razıyım. Bana sağladıkları şu ferahlık hissinden dolayı da müteşekkirim.

YAZDIKÇA RAHATLADIM, BİTSİN VE İYİCE HUZURA KAVUŞAYIM İSTEDİM

Bir yandan çok kolay olmuş, öte yandan da insanları uzun yıllar boyu akıllarda kalan yazılarınla ikna etmişsin gibi gözüküyor. İlk albümümde yaptığım parçalara bir anda inanamıyorum harika derken ertesi gün at çöpe dediğimi hatırlıyorum. İlk defa sanatsal özgüvenimin bu kadar zayıf olduğu bir dönem deneyimlemiştim. Sen kitabı yazarken nasıl bir süreç geçirdin? Kimden destek aldın?

Eşim Erdem’den, bir iki samimi arkadaş ve senden. Ufak parçalar gönderip; “Ben böyle bir şey yapıyorum, sence oluyor mu?” dediğim oldu. Herkes destek olmaya çalıştı. Ama sonunda vazgeçtim ondan da. Kişisel bir davaya döndü. Çünkü yazdıkça rahatladım. Bitsin ve iyice huzura kavuşayım istedim. Yaz döneminde, benim de iyi hissetmediğim günler oldu. Ohal şartlarında, darbe gölgesinde, ortalık kan revan. İnsan sorguluyor tabii ne yaptığını. Mehmet Said’in “ Kitabımız güzel oldu, onu sevelim, hak ediyor” sözüne sığındım. Şimdi bakıyorum da güzel oldu kitabımız. 

Bilhassa bu dönemlerde üretmek lazım, durursak tam bitiyoruz. Umarım ileride gülümseyerek anımsarım ilk kitabımın OHAL’de çıkmış olmasını.

Kişisel bir soru, ne zaman işi bırakıp sadece edebiyat ve “stand up” ile uğraşacaksın?
Hakan alemsin. Sanırım iki koşul yerine gelince; birincisi yarın sabaha neye uyanacağımızı az çok öngörebildiğimiz, kahkahanın ayıptan sayılmadığı bir dönemde, ikincisi de sen kesin dönüş yapıp beni çalıştırmaya başladığında.

Ben tek başıma yapamam, gel sahnede biraz yükümü al, yapalım.
 

ÖNCEKİ HABER

Melekler ateist mi olsunlar?

SONRAKİ HABER

Sefer Selvi karikatürünü paylaşan işçiye ‘hakaret’ davası

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa