23 Ekim 2016 12:35

Terteleden kalan: Süngü ve ağır makina

Özgün Enver Bulut ‘38 Tertele: Ağıtların Diliyle Dersim kitabını anlattı.

Paylaş

Özgün E. BULUT

Çocukluğumda ellerinde tomar tomar kağıtlarla, mahalle mahalle gezen ağıt satıcılarını anımsıyorum. Yüksek sesle okur, söyler ve etraflarına toplananlara ağıtın öyküsünü anlatır, sonra da o öykünün ve ağıtın basıldığı kağıtları satarlardı. Saman sarısı kağıtlarda, özensiz bir baskı ve silik bir fotoğraf da olurdu çoğunlukla. Bir de nenem hasta olduğunda, hiç susmadan saatlerce kendi hastalığına ağıtlar yakardı. Bu durumda bazen öleceğini düşünür, ağlardım. Bazen de kulağıma hoş gelirdi. Büyüdükçe nenemin söylediklerini kendi acılarını dindirmek için, onu ferahlatan serzenişler olarak değerlendirdim. İşte benim ağıtlarla ilk tanışmam böyle olmuştur. 

Evimize belli dönemlerde dedeler gelirdi. Husen-ı Reyber bizim eve gelen aksakallı bir dedeydi. Siyah, uzun paltosunu ve karşısına dizildiğimizde nedense hep gülme krizine girdiğimiz anlar belleğimden hiç çıkmaz. İkinci dinlediğim ağıt herkesin müthiş sevdiği ve saygı duyduğu bu bilge adamın sesindendi. Gençliğinde yattığı mahpushanedeki keder günlerine ağıt yakmış ve bunu babam o zaman moda olan makara bantlara kaydetmişti. ‘Ax derdo/ Tu qey ewqas gıranî’ (Ah dert, sen neden bu kadar ağırsın) diye başlayan uzun bir ağıttı. 

Çocukluğumdan taşıdığım bu tanıklıklar bana ağıtın ne olduğunu öğretmişti.  Bir olayın, bir tanıklığın, kavuşamamanın ve ölüm denen trajedinin ardındaki haykırıştı ağıtlar. Benzer bütün olaylar farklı coğrafyalarda, farklı dillerde de bu şekilde aktarılmıştır. Çaresizlik, ölümü önleyememe, yiğit bir insanın destanlaştırılmasının ortak dili olarak ağıtlara sığınmışlar insanlar. Dram ve acı o kadar büyüktür ki, kalanlar o acıları yüreklerinden çıkan sese yüklemişlerdir. Bu destan olmuştur, ağıt olmuştur, türkü ve şiir olmuştur. Sesin derinliği o acıları kucaklayıp bir isyan ve öfke ile buluşturmuş; o dönemde yaşanan büyük felaketleri, buna karşı koyan kahramanları, çaresizliği ciğerlerine çektikleri derin bir nefesle anlamlandırmış ve oradan bırakmışlardır.

HANGİ BÖLGE EŞELENSE BİR AĞIT

Dersim toprakları tam da söylemeye çalıştığımız bu ağıtlarla doludur. Hangi bölgesi eşelense, hangi suyuna kulak kabartılsa, hangi insanına dokunulsa mutlaka kalbi sarsan bir ağıtın tanıklığı yakalanacaktır. Çünkü Dersim coğrafyası bir kıyımdan geçirilmiş ve o kıyım bugün gizlenemeyecek kadar, her şeyiyle açığa çıkarılmıştır. Bunun en önemli belgesi de katliamdan sağ kurtulan insanların anlatımlarıdır. 

Tertele, Ebe Şûara Tertelê 38’i,  Ağıtların Diliyle Dersim 38 çalışması, Dersim katliamının kitabıdır. 38’i anlatan, 33 ağıtın yer aldığı 3 CD, öyküleriyle, mekanlarıyla, öykü kahramanlarının fotoğraflarıyla sunularak bir bütünlük sağlanmıştır. Araştırmacı Cemal Taş ve müzik yapımcısı Nilüfer Saltık’ın uzun emekler sonucu hazırladıkları bu belgesel çalışma, Hasan Saltık arşivinde bulunan dönemin fotoğrafları ile de zenginleştirilerek derli toplu bir hale getirilmiştir. En önemli özelliği de temiz bir baskı ile hazırlanması; İngilizce, Zazace ve Türkçe olarak yayınlanmasıdır. 

SÜNGÜYÜ BATIRDIĞIN ZAMAN YAŞLILAR ÖLÜYOR KOLAYCA...

Ağıtlar dinlenildiğinde dikkati çeken en önemli şey süngü ve ağır makineli tüfeğin hafızalarda bıraktığı dehşettir. Vedat Türkali ile yapılan söyleşide, Dersim’de askerlik yapan bir akrabasının anlatımlarını şöyle aktarmaktadır Türkali: “Dedi ki ya kardeş! Süngüyü batırdığın zaman yaşlılar ölüyor kolayca, ama bebelere soktun mu böyle kıvranıyorlar. İşte ben ona dayanamadım, düştüm orada. Ondan sonra bana rapor verdiler ve kimseye de söyleme, git memleketine ve iyileşince gel.” İnsanlığın bittiği cümlelerdir bunlar. Kıvranan bebekler ve iyileşince gel söylemi nasıl da örtüşmektedir. Gel ve devam et.

Dönemin tanığı gözyaşına yüklediği dirençle anlatabiliyor yaşatılanları. “Eskerler topladı, gözlerimizin önünde, şöyle tarlada biliyor musun? Kadınları, erkekleri, çocukları, hepsini topladılar, şerit halinde birbirine bağladılar, şöyle bir bayır yerinde. Ağır makinayı kurdular. Taradılar, yakın karşısındaki ormanın içindeydik. Çığlık sesleri yükseldi, kurşunlar önde insanlara değiyor, arkasından yere çarpıyor, toz çıkarıyordu, biliyor musun? Ses kesildi, ses kesildi, sonra süngülerle üstüne vardılar, süngü darbeleriyle çocukları fırlatıp atıyorlardı.” Ağıt ise şöyle başlıyor: “ Zalimler gençlerimizi topladı/ Ağır makinalı önlerinde dizi dizi.” Seste ölüm var, şaşkınlık var, çocuklarını kaybetme korkusu var. Dünyanın her yerinde de bu böyledir. Zalimlerin tarih diye, medeniyet diye aktardıkları vahşet birikimlerinin ağıtlardaki karşılığı ise ne yazık ki bu çığlıklardır. Ölümün sırtına yüklenen bu dizayn etme projelerinin dildeki yansıması ne yazık ki böyle figanlardır. Kimi zaman çaresizce, kimi zaman yiğitçedir. Tarih bu açıdan da okunmalıdır. Aksi takdirde yanıltıcı ezberden başka bir şey olmayacaktır.

Dersim her zaman söylediğimiz gibi büyük bir yaradır. En küçük ayrıntısına kadar bilinip de gizlenen bir yaradır. Ağıtların Diliyle Dersim 38, bu yarayı bir kez daha görünür kılmanın derdindedir. Üç dilden olması, önemli belgeler içermesi ve en önemlisi de kaybolmak üzere olan ağıtların arşivlenmesi açısından anlamlı bir çalışmadır. 

ÖNCEKİ HABER

Krallıkta yalnız bir kral

SONRAKİ HABER

İngiltere’de Avam Kamarasından sorumlu bakan istifa etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa