01 Ekim 2016 14:25

0lmazları olduran kadın

Anadolu’nun bir kasabasında başlayan, binbir macerayla bugüne gelen, olmazları olduran kadının hikayesidir bu...

Paylaş

Meltem TEKER
Hemen hepimizin hayatından irili ufaklı kesitler yakalayabileceği, okudukça “Ben de oradaydım” dedirtecek bir kadın öyküsü anlatmak istiyorum bugün sizlere.
Anadolu’nun küçük bir kasabasında başlayan, içinde kurtlarla kuzuların dans etmek zorunda kaldığı, binbir macerayla bugüne gelen, olmazları olduran kadının hikâyesini…
Halkları asimile etmek amacıyla Karadeniz’den gelip yerleştirilmiş muhacir bir ailenin kızıdır Günal. Medrese eğitimli bir imamdır dedesi; cesur bir ‘Karakalpak Kızı’dır annesi. Sanılanın aksine, muhafazakâr aile yapısının hastalıklı hiçbir izine rastlanmamıştır bu ailede. Ne giyim tarzına karışılmış, ne sokakta yürüyüşüne, ne de kahkahasına... Kendisine tanınmış bu hak ve özgürlükler, onun neşeli mizacının, üretkenliğinin ve cesaretinin temellerini de atmıştır tabi ki.
Art niyetsiz komşulukların yaşandığı, farklı kültürlerin sorunsuz kaynaştığı, zorlu doğa şartlarına, yoksulluğa birlikte direnilen bir yaşam sürülmektedir buralarda. Açık hava sinemaları, halkın gözde eğlencesidir. Ön sıra sandalyesinin daimi müşterisidir Günal. Beyaz perdedeki her kıpırdanış, her ışık oyunu, her diyalog, onun hayatını şekillendirecek ipuçlarıdır artık. Orada izlediği kıyafetleri diker, giydirir kardeşlerine. Yaptığı “Artistler Albümü”nden roller bulur kendisine. Kimi zaman Cüneyt Arkın’la at üstünde koşan kadındır, kimi zaman saçı açık diye taşlanan köy öğretmeni.
Günal, ortaokul son sınıf öğrencisidir. Akranları gibi, meslek seçiminden öte, “Hayatını kurtarma vaktidir” artık. Yatılı okul sınavlarına girer. Erzurum Sağlık Meslek Lisesi’ni kazanır. İlk kez çıktığı uzun yolculukta beyaz perdesi, başını yasladığı otobüs camıdır bu kez. Şen şakrak aile ilişkilerini, her gün “Kara kız neredesin?” diye karşılandığı sevgili amcasının oto tamirhanesini, kocası ölünce “Seni Süleyman Demirel istemeye gelecek” diye kandırdığı Güllü halasını, Azrail kılığına girip korkuttuğu yaşlı Şamama teyzesini, dedesinin inşa ettiği kasaba camisini, Körsu Deresinde geçirdiği ıslak, rengârenk günlerini, kuzenleri ve kardeşleriyle kurduğu müzik grubunda ast solistlik rollerini izlemektedir şimdi… O günlerin meşhur “Sarı sabahlık yakışmaz mı güzele” türküsü fon müziği eşliğinde.

KAPIDAN KOVSALAR BACADAN 
 “Hemşirelik okuluna ısınamadım bir türlü” diye anlatıyor. Öğretmenlik mesleği, “insan mimarı” olmakmış ona göre. Öğretmen okuluna geçmek için haftalarca idare kapısını aşındırmış. “Kapıdan kovsalar, bacadan düşüyordum” diyor kahkahayla. Sonunda öğrenebilmiş. Puanına denk düşen okul, Nene Hatun Kız İlk Öğretmen Okuluymuş.
“Olmaz!” demişler önce. “Sen bu okulun öğrencisisin. Velinin nezaretinde işlem yapabilirsin ancak.” Mektupların bir ayda ulaştığı, telefonun olmadığı memlekete haber gitse de kimse gelemez. Bir gece yarısı yatakhanede kurmuş planını. Hafta sonu izninde, gittiği ayakkabı tamircisine anlatmış olanı biteni. “Velim olur musunuz?” diye sormuş kısa ve net bir tavırla. Tamirci ile eşi, genç kızın cesaretinden etkilenmiş olacaklar; kabul etmişler teklifini.
“Öğretmen okulu deyince, burnumun direği sızlar hala” diye devam ediyor. Neredeyse askeri disiplinin uygulandığı bu okula, renkli iç dünyasının kıpırtılarını yaymayı başarmış Günal. Tiyatro sahnesinde erkek rolünü üstlenir, Erzurum halayının başını çeker. Aya ilk kez ayak basıldığı günlerde, bir çarşaf, iki ampulle astronot kılığına girip; bir gece yarısı yatakhane arkadaşlarının ödünü kopartır. Yine de kimse kızamaz onun bu yaşama sevincine.
Günal, son sınıfa geçeceği yaz tatilindedir artık. Her gelişinde olduğu gibi, bayram havasında karşılanmış, annesinin tabiriyle “yedi dal, bir çiçeğine kavuşmuştur” yine…  Hiçbir servetin satın alamayacağı bu aile saadetinin üstüne, aniden, amansız bir rüzgâr eser. Neresinden bakarsanız bakın, Anadolu’nun feodal toplum ilişkilerinin bir klasiği yaşanmıştır. Bahçede beş dakikalık sohbet için kırmadığı ortaokul arkadaşı tarafından kaçırılır Günal. Yer yerinden oynar. Babasının bir gecede saçları ağarır. Tüm sülale, dağ taş demeden jandarmanın eşliğinde dökülür yollara. Silahlar çekilmiş, ortalık toz dumana bulanmıştır. “Dağ başında bir harabeye götürüldüm. Kapı pencere seçilmiyor. Tavanda gördüğüm bacayı gözüme kestirdim. 72 kiloyla çıkmak ne mümkün? Baktım sesler geliyor. Karar verdim hemen. Her ne olursa olsun kan dökülmeyecek.”
Gönüllü kaçtığını haber verir ailesine. Ortalık yatışana kadar ise müstakbel eşinin ailesinde kalmayı kabul eder elbette. Vazgeçmediği tek şey, öğretmen olmayı başarmaktır. “Olmaz” derler önce. “Nasıl gidersin bunca hengamenin içinde?” Kayınvalidesiyle kurduğu dayanışma, yetişir imdadına. “Git” der yaşlı kadın, “Mezun olup gelmezsen, ben de bu köyde alnım açık gezmem.”
Günal, okuluna dönmeyi başarmıştır. Buradaki son senesi, gerçek bir dönüm noktasıdır onun için. Hayatın acı tatlı tüm gerçekleri, dişli çark misali artık, daha sert dönmektedir önünde. Ve o dişlere hiçbir şeyini kaptırmamaktır mücadelesi. Ilık bir mayıs sabahı, arkadaşlarıyla radyo başında toplanmış, haberleri dinlerken kalbinde derin bir acıyla ilk kez ağlamaya başlar Günal. “Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildi” haberidir acısının sebebi. Diploma töreni, arkadaşlar arasında edilen hiç ayrılmama yeminleri, hatıra defterlerinde yerini alan “ebedi” sözler, derken, Kars ilinin soğuk topraklarında zorunlu hizmet emri gelmiştir devletten.

KARS’TAKİ ÇETİN GÜNLER
Eşini askere uğurladıktan sonra, okul lojmanında kurduğu yuvasına ve çok sevdiği meslek hayatına “Merhaba” demiştir bile. Halk arasında “Hoca Hanım aslında Türkan Şoray’mış” söylentisi yayılırken, Günal, hiç bilmediği köy hayatına uyum sağlamaya başlamıştır bile. Yaşlısından gencine sevgi ve minnet görmediği insan yoktur. Kayınpederiyle şehri gezmeyi, kahvehanede yaşlılarla sohbet etmeyi, Çıldır Gölü’nden kızakla geçip balık tutmayı pek sever. Muziplikleri, burada yeniden hayat bulur. Bir gece yarısı ahırdaki hayvanlara giydirdiği palto, kemer ve çizmeler, dilden dile anlatılan hikâye konusu olmuş. Çok geçmeden, ata binmeyi, tandır yakmayı, hamur yoğurmayı, yün yatak yapmayı öğrenir. Bir yıl kadar sonra, bir erkek çocuğu dünyaya getirir. Yaşadığı tüm zorlukları özetlercesine ona Çetin ismini verir.
Minik yavrusuyla ve öğrencileriyle coşku dolu yaşamını sürdürürken, kışın zorlu şartları, oğlunu alır elinden. Evlat acısıyla tanıştığı aynı yıl içinde, 14 yaşındaki kız kardeşini de romatizma nedeniyle kaybettikleri haberini alır. Acısı ikiye katlanmıştır. O ise, acının ilacının mücadelede saklı olduğunu keşfetmiştir zaten. Birkaç ay sonra, maalesef kendisi de romatizma hastalığına yakalanmıştır. Herkesin “Olmaz! Çalışamaz” dediği köyün tek öğretmeni, ata binemediği için öğrencilerinin yardımıyla okula gidip gelmeye kararlıdır, bunu da başarır. “Geleneksel tıp yöntemleriyle turp gibi ayağa kalktım” derken, yeniden doğmanın sevincini yaşıyor, yaşatıyor sesinde…
İkinci çocuğunun doğumu yaza denk düşmüştür. Eşi askerden gelmiş, şartları daha iyicedir. Hatta şehrin göbeğinde hastanede bile doğum yapabilir. Öyle de yaparlar. Genç kadın hastaneye alınır, hazırlıklar yapılır. Fakat hijyenik koşullar çok kötü olduğu için burada kalmayı reddeder Günal. “Olmaz!” der hastane ekibi. “Doğum başladı, çıkamazsın.” Toplar eşyasını, gizlice kaçar hastaneden. Aynı günün akşamı, yakınlardaki bir akrabanın evinde, mis gibi çarşafların arasından Günal’ın minik kızı hayata “Merhaba” demiştir bile. Bu arada eşiyle arasında kan uyuşmazlığı olduğunu, bunun çocuk için hayati risk anlamına geldiğini öğrenmişlerdir. Fakat ne hikmetse, yıllar sonra, kendisi gibi, cesur yürekli üç kız çocuğu annesi olmayı da başaracaktır. Kendi değimiyle “ömür törpüsü” bu memlekette son kışıdır artık. Kızı, zatürreeye yakalanır. Son sürat yetiştirdiği hastanede umudunu yitiren doktorun yakasına yapışır. Ortalığı ayağa kaldırır, solunum desteğiyle bebeğine yeniden kavuşur.
Yıl 1976. Geride mücadele dolu beş yıl bıraktıktan sonra İstanbul yolu, ufukta belirmiştir. Çantasına sıkıştırdığı zorlu yılların hatıralarıyla, hayallerini süsleyen bu kıpır kıpır kentin yolcusudur artık. Bakalım bu yeni kent yaşamında ya onu neler beklemektedir; ya da o, hayata neler gösterecektir…

ÖNCEKİ HABER

Eşitliğe dayalı bir ‘mahremiyet’ eğitimi 

SONRAKİ HABER

Ekrem İmamoğlu: İstanbul'da en büyük ihaleler canlı yayınlanacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa