O fotoğraf eskide kaldı

O fotoğraf eskide kaldı

Daha 13 yaşındayken “devletin güvenilir kanatlarının” altına verilen yoksul aile kızları çoğu. Neredeyse toplama kamplarını aratmayan yatılı okullarda birer “melek” olmaları için her şeyleriyle kendilerini mesleklerine adamaları salık verilmiş. Üzerlerine serilen “beyaz melek” örtüsü onları profesyonel

Sevda Karaca / Özge Ayaz

Bitmeyen nöbetler, tükenmeyen angarya işler, üstüne evdeki yükler derken “tükenmişlik sendromu”ndan mustarip çoğu. Son dönemde ise “sağlıkta dönüşüm” adı altında yürütülen politikalar, daha ağır koşullarda, daha çok yıpranarak, ama artık güvencesiz ve işte son günlerde çokça tartışıldığı gibi “öldürülerek” çalışmayı dayatıyor.
Sağlık alanının hem sayıca en kalabalık hem de en emektar kesimini oluşturan hemşireler, artık “sus” işareti yapmıyor, hatta “susmayacağız” diyor. Bu mücadelenin üç öznesini tanıtacağız sizlere: Kendisi de eski bir hemşire olan Sosyolog Leyla Şimşek Rathke “Dünden Kalanlar” kitabıyla Türkiye’deki hemşirelerin yaşamına GATA-TSK eğitiminden geçerek hemşire olan kadınların deneyimlerinden bakıyor, hemşireliğin kadın emeğinin görünmezliğinin evle sınırlı olmadığını bize en berrak gösteren örnek olduğunu anlatıyor. Günera Polatoğulları, 22 yıllık hemşire, bir yandan da antropoloji eğitimi almak için resmen mücadele ediyor. Hayriye Kaplan ise sağlıkta dönüşümün kendini en çok hissettirdiği dönemin genç hemşiresi olarak yeni nesil hemşirelerin, “eski”lerle kesişen dertlerinin sözcüsü adeta.



“Benim kararım sorulmadı ki! Aileler karar verir o yaştaki çocukların ne olacağına.” Bu cümle Günera Polatoğulları’nın hemşire olmasına giden yolu tarifliyor, pek çok meslektaşı gibi… Yoğun bakımdan acile, nörolojiden çocuk bölümüne hemşirelik yapmadığı alan neredeyse kalmamış. “Hemşirelik bir travma, hem de ömür boyu” diyor. “Ortalama bir ömür içinde bir insan ne kadar çok hastalığa ve ölüme şahit olabilir, ne kadarına müdahale etmesi gerekebilir? Hasta ya da ölen insanların hem kendi hikayelerini hem de ailelerinin hikayelerini yaşıyorsunuz. Hemşireliğimin ilk 1-2 yılı kabuslar görüyordum. Ameliyat hemşireliği yaptığım zaman aylarca et yiyemedim. Ancak bu değil travmanın tek sebebi; mesleğin bir sınırı, tanımlanmış bir alanı yok. Vicdanlarımız kışkırtılarak sahaya çıkartıldık ya biz, bununla baş etmeye çalışırken bir de baktık sistem bütün açıklarını bizim vicdanımızla kapatıyor. Hekimin boşluğunu da dolduracaksın, personelin boşluğunu da… Ama tükendik,  20 yaşındaki meslektaşım da benim gibi yoruluyor. Çünkü emek süreçleri çok değiştirildi. Özellikle de sağlık alanında yürütülen politikalar yorgunluğumuzu kat kat artırdı.”
Hemşirelerin bu yorgunluğundan hastaya düşen pay da artmış değil üstelik. Bakın nasıl anlatıyor Günera Hemşire: “Artık hemşirelik, hastaya serumunu takmak, iğnesini yapmak ya da tansiyonunu ölçmek değil. Bu işin az bir kısmı. Hemşirelik artık form doldurmak, bol bol tanılama süreçleri yapmak demek. Eskiden görülmeyen bir emek vardı hemşireler için. Çok çok gönüllüyseniz görülmeyeceğini bilseniz de kendinizi paralardınız hasta için. Çünkü bu emek ne olursa olsun hastaya yansırdı. Ama şimdi farklı; artık hemşirelerin her adımı ticari işlem. Elimizde 20 tane formla dolaşıyoruz, her bir kalemi tutmak zorundasınız, bunlar hastaya yapılan işlemler. Artık birçok arkadaşımız yapmadığı işlemi işliyor o kağıtlara, mecbursunuz. Çünkü kurulan sistem hastanın sağlığının peşinde değil. Ortada büyük bir yalan var ve biz buna ortak olmak istemiyoruz. Hem insani olmadığı için hem etik olmadığı için.” 



Türkiye’de hemşirelerin yaptığı pek çok çalışma var; ancak çok azı gerçekten hemşireleri anlatıyor. Bunlardan biri de Leyla Şimşek Rathke’nin “Dünden Kalanlar / Türkiye’de Hemşirelik ve GATA TSK Sağlık Meslek Lisesi Örneği.”
GATA’da eğitim alan 45 hemşirenin deneyimleri üzerinden hazırlanan kitap, 12-13 yaşından itibaren yatılı okullarda eğitim alan kız çocuklarının adım adım “hemşire” yani aslında bir profesyonelden çok bir kadınlık biçiminin uygulayıcısı haline getirildiğini anlatıyor. Leyla Şimşek, hemşirelerin, sayıları çok olmasına rağmen sağlık hizmetinin karar mekanizmasında olamamalarını “Tıbbi hiyerarşi içinde görünmez kılınmalarına ve ataerkil ilişkilere” bağlıyor. Şöyle diyor Şimşek: “Hemşirelik mesleği erkeklerin, kadınlık ve kadınların toplumdaki yeri hakkındaki cinsiyetçi normlarını yansıtan yardımcı rollerin en berrak örneklerinden biri.  Hemşireler hem ailelerinde hem de iş çevrelerinde doğuştan bakıcılar gibi görülüyorlar, yaptıkları iş-verdikleri bakım üzerinde bile birincil söz hakkına sahip olamıyorlar.  İşçiden daha ziyade hizmet eden olarak görülüyorlar ve bu o kadar doğallaştırılıyor ki! Fedakarlık eğitimin başından meslek hayatlarının her aşamasında hemşirelerin ‘olmazsa olmaz’ özellikleri arasında sayılıyor, ancak bu fedakarlık, kadınların tükenmesini de beraberinde getiriyor.”
Son dönemlerde sağlık sisteminde yapılan değişikliklerle daha da ağırlaşan çalışma koşulları nedeniyle hemşireliğin fiziksel, zihinsel ve psikolojik olarak baş edilebilir bir meslek olmaktan çıktığını ifade ediyor Şimşek. Ona göre hemşirelik kamusal alanda kadınların istihdamında neler yaşandığını görebileceğimiz bir laboratuvar. “Hemşire kadın diyor ki; ben 2 yaşındaki hasta çocuğumu 9 yaşındaki kızıma emanet edip nöbete geldim, aklım oradayken kendimi işime nasıl verebilirim, sonuçta mutsuzum… Hemşirelerin sağlık problemleri de ev içi yükleri de hastanedeki varlıkları nasıl görünmezleştiriliyorsa öylece görünmez hale getiriliyor.” Çifte mesailerinin yanında kadın oldukları için evdeki bakım yükünü de yüklenen hemşirelerin yıpranma payını en çok hak eden meslek gruplarından biri olduğunu vurguluyor.


ÇOĞU KAYGILI, HEPSİ ÇOK YORGUN…

Peki ya 24 saat nöbetin üstüne gelen mesai saatinin, anlatılan kağıt işlerinin, vicdanlarıyla sınanan hasta bakımının, koşturmanın üstüne gelen “evdeki kadınlık görevleri”yle nasıl başediyor hemşireler? Üç kadının da yanıtı aynı: Başedemiyoruz!
Kendisinden örnek veriyor Günera hemşire: “Ben çocuğumu çok götürdüm hastaneye, bakacak kimsem olmayabiliyordu. Kreşler 24 saat olmalı. Çok zor değil bunu yapmak. Biz çocuğumuzun iyi olduğunu bilelim, hastaysa ilacını aldığını bilelim, yakınımızda biri ona bakıyor olsun, biz çok şey istemiyoruz. Bir de şöyle bir yan var; çok önemli iki olay hariç aklım hiç çocuğumda kalmadı. Çünkü böyle şartlandırılmışım. İşteyken iş dışındaki her şey iptal, kendinizi tamamen işinize veriyorsunuz. Hayatınızdaki en önemli şeyleri unutmanız üzerine eğitiliyorsunuz, iş yoğunluğunuz da size bunu dayatıyor. Oğlumu okuldan almayı unuttuğum günler oldu. Bu çok büyük bir haksızlık. Bunu artık herkes anlamalı!”
Hayriye hemşirenin çocuğu yok, ama arkadaşlarının neler yaşadığının yakın tanığı: “Hemşireler sabah 8’de hastanede olmak zorundadır. Uyanınca çocuğu okula hazırlamak, yemeği hazır etmek evi düzenlemek, nöbete kalacaksa bakacak kişiyi ayarlamak, bir de onlara yemek hazırlamak, gün içerisinde de ne oldu, ne yaptın, şu oldu mu, bu oldu mu gibi telefon görüşmeleriyle boğuşmak zorunda kadınlar. Çoğu kaygılı, hepsi çok yorgun… Hemşireler neredeyse cezalandırılıyor çocuk doğurdukları için.”


SAĞLIK ALANININ SAĞLIKSIZLARI

Herkesin derdine deva bulmak için koştuğu hastanelerde sağlık çalışanları rica minnet görünüyor doktora. “Hasta olmaya hakkımız yok ki bizim” diyor Günera hemşire. Yüzlerce kişinin çalıştığı hastanelerde işyeri hekimi olmadığını, iş kaybı olmasın diye rapor alamadıklarını anlatıyor. “Bütün bu sorunlar birike birike ne oluyor biliyor musunuz? Hemşireler mesleklerinin en geç 10. senesinde tükenmişlik sendromu yaşıyor. Kendilerini sürükleyerek ve en baştaki idealizmlerinden eser kalmayarak devam ediyorlar çalışmaya. Hemşireliğe devam etmenin tek sebebi iş güvenliği ve sosyal güvenceydi eskiden. Artık o da kalmadı; 6 farklı statüde hemşire var bir hastanede. Yeni nesil hemşirelerin yarın ne olacağı belli değil. Tüm sağlık kuruluşları insan kıyımı merkezleri haline döndü.”


NEVSAL-İ NİSVAN

Tarihin dipnotlarında hemşireler

Uzun yıllar bütün hastanelerde karşımıza “sus” ifadesiyle çıkan bu kepli hemşire resmi o duvarlara asılana kadar hemşirelik mesleğinin ne aşamalar geçirdiğini düşündünüz mü?
Aslında kadınlar tarihin uzun bir dönemi boyunca bakım ve tedavi konusunda gerek anne, kız kardeş, eş, akraba ve komşu olarak gerekse şaman, ebe, hekim olarak hatırı sayılır bir rol üstlendiler. Kimi zaman dini motiflerle birleştirildi sağaltıcı rolleri kadınların; bizim topraklardaki Fatma Ana gibi… Kimi zaman ise tedavi edici rolleri yüzünden cadı olarak yaftalanarak yakıldılar.
19. yüzyılın ortalarından itibaren savaşların yol açtığı kitlesel hasta ve yaralı bakımı ihtiyacı ortaya çıktığında kadınlar yine sahneye çıktı. Üstelik bu süreçte hemşirelik ve hasta bakıcılık kurumsal bir kimliğe de sahipti. Dünya savaşlarında hemşireler kıtalar halinde görev aldı. Birinci Dünya Savaşı’nda 36 bin kadın, İkinci Dünya Savaşı’nda 68 bin kadın, hemşire olarak savaşın yaralarını sarmaya çalıştı. Ancak kadınların bu varlıkları tarihin sayfalarında ya küçümsenmiş ya da yok sayılmıştı. Cynthia Enloe 19. yy ortalarına dek orduların hemşirelik ihtiyacını karşılayan kadınların arka planda kalmalarını ve hor görülmelerini daha yoksul sınıflardan gelmelerine bağlıyor.
Osmanlı’da ise 1854-1856 Kırım Savaşı’nda 38 kişilik bir hemşire grubuyla savaşa katılan askerlere bakmak için İstanbul’a gelen Florence Nightingale bu yıllardaki başarıları sonucunda modern hemşireliğin önderi olarak simgeleşir. Nightingale daha sonra İngiltere’de de mesleğin tanınmasına ve kurumsallaşmasına katkıda bulunur. 1876-1878 yılları arasında Osmanlı-Rus Savaşı ve 1897’de Osmanlı-Yunan savaşı sırasında İstanbul’a gelen Alman hemşirelerin de Türkiye’de hemşireliğin kurumsallaşmasının ilk adımlarını attıkları anlaşılıyor.
Türkiye’de hemşirelik eğitiminin tarihi 1842 yılında açılan ilk ebelik kurslarında başlar. 1911–1912 yıllarında Hilal-i Ahmer Cemiyetinin Dr. Besim Ömer Paşa önderliğinde hastabakıcı yetiştirmek için Kadırga’da açtığı kurslardan çıkan kadınlar Çanakkale ve Balkan Savaşlarında görev alan ilk gönüllü hastabakıcılardır.
Türkiye’de ilk hemşirelik okulu 1920’de Amiral Bristol Hastanesine bağlı olarak açıldı. Üniversite düzeyinde ilk hemşirelik eğitimi ise 1955’de Ege Üniversitesinde verilmeye başlandı.

www.evrensel.net