Endişelerle  birlikte sesler de yükseliyor

Endişelerle birlikte sesler de yükseliyor

Kadınlara, 'Darbe girişimi kadın hareketine nasıl yansıdı' sorusunu sormaya devam ediyoruz.

Türkiye’nin darbeler tarihine eklenen 15 Temmuz’un yankıları ve etkileri OHAL’le sürüyor. “FETÖ’ye karşı mücadele” gerekçesiyle çıkarılan KHK’ler kapsamı itibarıyla tüm hak ve özgürlükleri askıya alırken, Meclisin de darbe girişimi öncesi tepki çektiği için çıkarılamayan yasaları hızla onaylamak dışında işlevi kalmadı. Operasyonlar, gözaltı ve tutuklamalar durmaksızın devam ederken kamuda çalışan on binlerce işçi ve memur da ya görevden alındı ya işten atıldı. AKP Hükümetinin “arazi temizliği”, hem darbeye hem de OHAL’e ve tek adam sistemine karşı çıkanları da hedef almaya başladı.

Darbe girişimi sonrası cinsiyetçi ve aşağılayıcı söylemler kadınları yeterince tedirgin ederken, geçen hafta hamile bir kadın, ikisi kara çarşaflı kadın olmak üzere üç kişi tarafından, “Neden açık giyindin, darbecisin” denilerek darbedildi. Tüm bu yaşananlara karşın kadınların darbeye, diktaya ve OHAL’e karşı bir araya gelme ve sokağa çıkma çabaları da sürüyor.

‘Darbe girişimi kadın mücadelesine nasıl yansıdı?’ sorusu etrafında geçten hafta başlattığımız foruma devam ediyoruz. Sürecin kadınlar açısından ne anlama geldiğini, ayrışmayı körükleyen politikalara karşı bir araya gelme çabalarının hangi talepler etrafında sürdürüldüğünü, yaşanan zorlukların nasıl aşılabileceğini kadın örgütlerine sorduk.

KADINLAR ADINA TEK BİR DURUMDAN SÖZ EDEMEYİZ

FERİDE ERALP (Barış İçin Kadın Girişimi Üyesi): 15 Temmuz gecesi halkın darbeye karşı sokağa çıkmasıyla ve meydanlarda devam eden nöbetlerle bir süreç başladı. Sonrasında ilan edilen olağanüstü hal ile gelen on binlerce açığa alma ve tutuklama da bu sürecin bir parçası. Birçok şeyin kırıldığı, kaydığı, değiştiği veya katılaştığı, seslerin de, şüphelerin de, endişelerin de yükseldiği bugünlerde bir gelecek de kuruluyor aslında. Bu gelecekte kadınların yerinin ne olacağı, erkek egemenliğine karşı, hayatlarımız için, barış için, özgürlüğümüz için ne şekilde mücadele edeceğimiz birçok şeyin yanı sıra, bizlerin kendi alanımızı açmamız ve kendi dilimizi bulmamıza da bağlı. Esas soru bunun nasıl olacağı; kadınlar olarak nasıl yan yana gelip, süreci ne gibi kavramlarla tahlil edeceğimiz.
15 Temmuz’dan beri hem sokakta olan kadınlar var hem de sokakta olamayan/ olamayacağını hisseden, alanı daralan kadınlar. Askerin yönetimi ele geçirmesini kendi hayatına, yaşam alanına doğrudan bir saldırı olarak görmek aslında çoğumuz için ortak bir nokta. Ama bazı kadınlar için iktidar ve cumhurbaşkanının çağrısıyla yaratılan alan, bu saldırının karşısında kendi hayatlarına sahip çıkabilecekleri yer oldu. Bazı kadınlar için bu alanlar ikircikli alanlar olmalarına rağmen bulunulması gereken yerlerdi. Bazı başka kadınlar içinse, bu iktidarın çağırdığı toplumsal hal kendi yaşamlarına yeni bir saldırıydı ve buna karşı da bir söz kurmak gerekliydi. Dolayısıyla, bu süreçte kadınlar hem bir şekilde sokağa çıktılar ve karar alıcı olmasalar da siyasetin bir şekilde parçası oldular, hem de sokaklardan ve siyaset alanından uzaklaştılar, sesleri küçüldü. Bu da kadınlar adına tek bir halden, tek bir durumdan söz etmemizi imkansız kılıyor.

KADINLAR YENİDEN TESİS EDİLEN DÜZENİN NERESİNDE?

Her hikâye kendi kahramanlarını ve öcülerini, hainlerini nasıl yaratırsa bu süreç de hem kahramanlık destanları, hem mezarsızlığı dahi hak eden ihanetlerin öykülerini üretti, üretiyor. Birden hain olmak hem çok kolay, hem bedeli ağır. Kadınlar bu öykülerin kahramanları arasında yer alabiliyorlar veya hainlerini lanetleyebiliyorlar ama bu öykülerin ürettiği iktidarı ne kadarını paylaşabiliyorlar, ne kadarını değiştirebiliyorlar sorusu baki. Mesela, barış süreçleri hakkında sorulur bu: Savaş sırasında bir şekilde mücadelenin parçası olan kadınlar, iktidar yeniden tesis edilirken bunun ne kadar parçası olabiliyorlar diye... Bu da bir şekilde, devletin kurumlarıyla ve birçok şeyiyle bir şekillenme süreciyse, sokaklarda öne plana çıkan kadınlar o şekillenmenin neresinde durabiliyorlar?
Bu hikâyenin kahramanları arasında yer alamayan, alamayacak olan kadınların bazıları ise, kendilerini bu ülkenin başka öykülerinde kolaylıkla hain, öcü, makbul olmayan konumunda bulabildiklerinden, bunun ürettiği iktidarın da karşısında durmanın (veya ondan uzak durmanın) yollarını arıyorlar. Ararken de kendimizi başka iktidar temsilleri arasına sıkışmış, oralarda anlam kazanırken, istediğimiz anlamı üretememiş halde de bulabiliyoruz çoğunlukla. Tüm bunun dışında, üzerinde, ötesinde bir alan açmakta, açtığımız alanlarda yalnız, sadece kendi sesimizin yankılarıyla kalmamakta çok zorlanıyoruz.

EŞİTLİK VE ADALET OLMADAN OLMAZ

Şiddetin, darbenin, savaşın, olağanüstü hallerin olduğu ortamlar bir yandan kadınlara sokaklarda sahne alma imkanları sağlarken, bir yandan özgürlüklerimiz için mücadele etmemizi zorlaştırıyor ve bununla başa çıkmanın yöntemlerini geliştirmek bizlere, hepimize düşüyor. Bunu yakın zamanda geçirilen cinsel suçlulara kimyasal yolla hadım yasasıyla da görüyoruz örneğin. Olağanüstlü hal ilanının hemen ertesinde çıkan bu yasayla erkek şiddeti toplumsal bir sorun olmaktan, daha fazla eşitlikle, adaletle giderilebilecek bir mesele olmaktan çıkarılıp bireylerin ‘hastalıkları’ olarak tanımlanmış oluyor. Yani her şey suçu işleyen bireye yükleniveriyor; sanki onu üreten, sırtını sıvazlayan koskoca bir sistem, bir toplum yokmuş gibi. (Nasıl ki darbe girişiminin ertesinde Cizre’den Roboskî’ye savaşta insanlara tüm yaşatılanların sorumluluğu bir gruba yüklenip, o grubun ortadan kaldırılmasıyla ortadan kalkmış sayılıveriyorsa.) Bir yandan hadım, hadım da yetmez idam gibi şiddeti yükselten, şiddeti -onu ortaya çıkaran sebeplerle yüzleşmeyi reddederek- şiddetle cezalandırırken aynı düzeni sürdüren bir yaklaşım benimseniyor. Adaletin yerini intikam aldığı zaman, o intikamların öcü, yani yeni intikamlar da mümkün oluyor. Biz toplumsal barış derken, kadınların kurucu öznesi olduğu bir toplumsal barış derken, bundan bahsetmiyoruz, bunu hayal etmiyoruz elbette. Ama hayal ettiklerimizi de, tarihimizi de ortaklaştıramadığımız gerçeğini kabul ederek işe başlamak gerekiyor belki de...

KUTUPLAŞTIRMA SİYASETİNE KARŞI DAHA ÇOK YAN YANA GELMELİYİZ

YASEMİN AKPINAR (Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği): Darbe girişiminden sonra memleketin her yerinden kadınlar demokrasi nöbetine katıldı. Hatta kimi yerlerde en önde yer aldılar.
15 Temmuz gecesi ve ertesi gün kadınların kafası karışıktı. Bir araya geldiğimiz kadınlar arasında darbenin oyun olduğunu söyleyenler olduğu gibi, bu darbe girişiminin AKP’nin işine yaradığına inanan kadınlar da vardı. Demokrasi nöbeti için sokağa çıkanlara kızanlar da oldu, sokağa çıkmayan komşusunu darbeci olarak yargılayan kadınlar da. OHAL ile haklarının elinden alınacağını düşünen ama aynı zamanda bir OHAL kararı olan hadım yasasını onaylayan kadınlar da vardı.
Darbe sonrası oluşan ortamda resmi gazetede onaylanarak yürürlüğe giren hadım yasasının tecavüzleri önleyeceğini ya da caydırıcı olacağını düşünmüyoruz. Neredeyse bütün kadın cinayeti ve cinsel saldırı davalarında hala iyi hal indirimi uygulanırken, hükümet tarafından şiddeti önleyecek politikalar hayata geçirilmedikçe hadım yasasının da tecavüzleri önlemede yeterli olmayacağını kadınlara anlatmalıyız.
Darbe girişimi ve OHAL sonrasında kadınlar arasında daha da artacak olan kutuplaşmaların kadın mücadelesini olumsuz etkilememesi için biz kadınlar olarak daha çok yanyana gelmeli, kadın cinayetlerine, şiddete, tecavüze ve kazanılmış haklarımızı gasp etmeye yönelik çıkarılan yasalara karşı mücadeleye devam etmeliyiz.

OHAL KALDIRILMALI, DEMOKRATİK KOŞULLAR OLUŞTURULMALI

GÖKÇE AVCIOĞLU (Ankara Kadın Platformu): 7 Haziran seçimlerinden bu yana, her geçen gün, daha da artan devlet ve erkek şiddeti ile karşı karşıya kaldığımız tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Her yeni güne, daha kötülerini yaşamayacağımız umudu ile uyanıyoruz. Fakat, iktidara sahip olmak için her türlü vahşeti normalleştiren erklerin savaşına şahit olmaya devam ediyor, iktidara geldiği günden itibaren yaşama gayesi, ailenin sürdürülmesi üzerine kurulu “makbul kadın” yaratmaya çalışan AKP Hükümeti ile evde, okulda, sokakta, işte mücadele etmeye de devam ediyoruz. Toplum üzerindeki baskısını her gün artıran ”tek adam” yönetimi ile bir yılda 11 bombanın patladığı, onlarca insanın hayatını kaybettiği, onlarcasının yaralandığı günlerden bir gün, 15 Temmuz gecesi, başarısız bir darbe girişimine şahit olduk.
Roboskî katliamından bu yana, Kürt illerinde, hamile kadınları, çocukları, yaşlıları gözünü kırpmadan katlederek, ölü bedenlerini günlerce sokakta bekletip gömülmelerine engel olarak veyahut yollarda sürükleyerek, teşhir ederek şiddetle, kanla ordu içinde itibar kazandığını sananların darbe girişimi idi bu. Türkiye’de, 80 darbesinden bu yana, ilmek ilmek örülen ılımlı İslam projesinin yürütücülerinin, AKP projesini ılımlı İslamı hayata geçirmek üzere ortaya atanların darbesiydi. 17-25 Aralık’ta, AKP Hükümetinin “Ne istediniz de vermedik!” dediklerinin darbesiydi.
Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in gururla ifade ettiği gibi 16 Temmuz sabahına kadar süren pazarlıklar sonucunda “Darbe, darbe ile durduruldu.” O güne kadar, sokağa çıkıp ses çıkarmayı çapulculuk, “teröristlik” olarak adlandıran Cumhurbaşkanı, camilerden cihat çağrısı yaparak, devletin tüm imkanlarını kullanarak, bu ülkenin işçilerine, ezilenlerine, demokratlarına açmadığı meydanları, kendi seçmenine açtı. Geçtiğimiz aylarda, Kürt illerinde hendek kazanlar devletin bekası için en büyük tehdit oluştururken ve bu sebeple vahşice katledilirken Malatya’da, devlet eliyle hendekler kazıldı. Aynı Kürt illerini, tanklar tarumar ederken vatanı müdafaa sayıldı. 15 Temmuz gecesi, şehirlere tankla girmenin ne kadar olağanüstü bir durum olduğu ve bertaraf edilmesi için tüm halkın sokağa dökülmesi çağrıları yapıldı. Her ne hikmetse, tankların önüne taraftarları arasından korkusuzca ilk çıkan gene eksik etekler, saçı uzun aklı kısalar, yıllarca insan yerine koyulmayanlar oldu. Kadınları, narin, korkak, zekadan noksan varsayanlar, kısacası insan yerine koymayanlar; bundan birkaç yıl önce benzer bir durum için “kadın mıdır, kız mıdır, belli değil!” diyenler, tankın üstüne üstüne giden “bayan kardeşine” teşekkür etmek durumunda kaldılar. Kendinden olmayana yaşam hakkı tanımayan, kendine ise her şeyi mazur görene “Bir kendine Müslüman” denir bizim kültürümüzde. Biz kadınlar ne askeri, ne sivil darbe koşullarında yaşamak istiyoruz! OHAL’in acilen kaldırılmasını, toplumsal barışı tesis etmek için demokratik koşullar oluşturulmasını, kadınları köleleştiren şeriatçı örgütlerle ilişkilerin sonlandırılmasını ve OHAL sürecinde alelacele yürürlüğe giren kimyasal hadım uygulamasının kaldırılmasını istiyoruz. 

www.evrensel.net
ETİKETLER OHALdarbe