Darbe kime karşı yapıldı ve neden Allah’ın lütfu? 

Darbe kime karşı yapıldı ve neden Allah’ın lütfu? 

15 Temmuz'dan bu yana yaşananlar neler? Darbe girişimi ve OHAL kadınların yaşamını nasıl etkileyecek?

Cevriye AYDIN 
1 Ağustos 2016, TSK’nın geleneksel ‘YAŞ’ gününde Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile CNN Türk programcısı Ahmet Hakan uzun bir röportaj yaptı. O güne kadar her kademede binlerce üyesi darbecilikle suçlanan, kimi görevden alınarak kimi tutuklanarak komuta zinciri tarumar olan orduda olan bitene dair, hiçbir yetkiliden AKP çizgisi dışında bir değerlendirme gelmedi. 
AKP’nin darbe girişimi hakkındaki değerlendirmelerini, -birkaç istisna dışında- bütün medya koro halinde tekrar etti. Cansiperane bir görev bilinci içinde en başta CNN Türk olmak üzere medyanın yüzünü iktidarın gözünde ağarttılar! Zaten aynı şeyleri söyleyenler nihayetinde malumu ilan ederek, ‘ortak yayın’ yapmaya başladılar. Tartışma programlarının aynı konuşmacıları o kanal senin bu kanal benim dolaşarak bayağı geniş bir ortak paydada buluşarak, bu buluşmanın hazzını ve sevincini paylaşarak hemhal oldular. 
Bu konuşmalara ve görüntülere bakınca insan, bu ülkede bir darbe girişimi mi oldu yoksa Türkiye’nin milli sporcuları olimpiyatlarda tüm dallarda şampiyon mu oldu da ulusal bir bayram havası yaratıldı, anlamakta zorlanıyor. Çünkü, “algı yönetimi” diye adlandırılan hükümetle medyanın ortak yönlendirme faaliyeti, hiçbir muhalif görüşle karşılaşmaksızın kolayca yol alabiliyor. 

NEDEN ALLAH’IN BİR LÜTFU?
En başta Cumhurbaşkanı’nın bu darbe girişimi için, aynı gece yaptığı “Şu olay var ya, Allah’ın bize büyük bir lütfudur” değerlendirmesi gelişmelerin nasıl algılanması gerektiğini hakkındaki çerçeveyi ortaya koydu. Bu şekilde bayram havasının temelleri de açıklık kazandı. İktidarı ele geçirme amacı içindeki ve ordunun üst düzey komutanlarının en az üçte birinin içinde yer aldığı bir darbe girişimi, iktidardakiler için nasıl ve neden “Allah’ın lütfu” oluyor? Bu kısım oldukça manidar. Olaya böyle “Allah’ın bir lütfu” şeklindeki yaklaşım, fikir-zikir eşliğini ele vermenin yanı sıra, 14 yıllık iktidarın kimlerle ittifak yaptığını da gayet güzel gizleme, örtme, peçeleme, tesettüre koyup tanınmaz hale getirme işlevini çok iyi yerine getiriyor. 
Darbe girişiminin neden “Allah’ın lütfu” olduğunu nasıl açıklıyor Cumhurbaşkanı: “Çünkü kimin ne olduğu çok iyi ortaya çıktı. Bunların imamları falan ortaya çıktı. Şimdi bunların üzerine gitmek suretiyle, kaçanlar kurtuluyor, onların da takipçisiyiz. Amerikalı dostlarımız da kalkıp Pensilvanya’daki o terörist başını bize teslim ettiği andan itibaren çok şey değişecek.” 
Gerçekten inanalım mı bu sözlere? Daha doğrusu bu sözlerin gerçek bir durumu anlattığına mı inanalım? Yoksa, hafızamızı geriye doğru sarıp, ülkede 14 yıldır olan bitene bir göz attığımızda gördüğümüze mi? Cumhurbaşkanı’nın bugün düşman olarak gösterdiği FETÖ-PDY’nin, AKP ile “beraber yürüdüğünü”, kendisinin ve iktidarının kırk yıldır koyun koyuna yaşadığı, “aynı yağmurlarda ıslandığı”, can dostu ve yoldaşı ve bütün bürokrasi kademelerinde iktidarının temellerini oluşturan payandası olduğunu hafızamız bize hatırlatıyor. 
Öyleyse Cumhurbaşkanı, iktidardaki 14 yılının olaylarını bize bir başka türlü gösterme gayreti içinde değil midir? Sanki, yıllarca elinin altındaki en önemli kurumlarda dayandığı, o kadar çok operasyonu, KCK’yı, Ergenekon’u, Balyoz’u “beraber” yönettikleri bürokratları hiç mi hiç tanımıyormuş gibi “Çünkü kimin ne olduğu çok iyi ortaya çıktı” nasıl diyebiliyor? Geçmişi hatırlatıp “Ayıp olmuyor mu, daha dün el ele kol kola yönetmediniz mi bu ülkeyi? Bu kadar içli-dışlı iken neden düşman oldunuz?” diye soran pek çok vatandaş da vardır kuşkusuz. Elbette vardır; ama bugün iktidar savaşı o kadar vahşi, silahlar o kadar keskin ve güç dengesi o kadar hassas ki, artık doğruyu söylemenin beş paralık bir kıymeti harbiyesi yok! Sadece savaşan taraf olmanın ve elinde hangi gücün silahını tutuyorsa o silahı sürekli ve hiç elden bırakmadan kıvrakça kullanabilmenin, sözcüğün tam anlamıyla bir kıymeti harbiyesi var. Yani “savaşma değeri” var! 
Ama biz Erdoğan’ın daha düne kadar emniyette, yargıda, orduda ve pek çok devlet kurum ve kademesinde iktidarı paylaştığı FETÖ-PDY’yi peçe içindeki fıldır fıldır, felfeciriyi tersten okuyan gözlerinden gayet yakından tanıyoruz. 
Nereden mi biliyoruz?  
FETÖ-PDY’yi, AKP iktidarının yakın müttefiki, bürokrasi içinde yıllardır dayandığı bir güç olarak biliyoruz. Ülkede 14 yıldır oy ve iktidar nimetleri için din adına kullanılmadık yol, sömürülmedik değer bırakmamacasına oyunlar sergilerken, usulsüzlük ve yolsuzluklar yaparken, okyanus ötesi tiratlar çekip methiyeler düzerken, el ele kol kola kolektif çabalarından tanıyoruz. “FETÖ-PDY dini kullandı, kendi zehirli amaçları için dindarları sömürdü...” diye acıklı-öfkeli nutuklar atan AKP yöneticilerinin sesleri kulağımızın dibinde çınlıyor! Sanki FETÖ-PDY dini kullanırken, dini değerleri sömürürken AKP, bu “fırıldak” paydaşlarına “dur” diyordu? Ne yaptılarsa beraber yaptılar; ta ki çıkar savaşı başlayana kadar... 

BİR AKP KLASİĞİ!
15 günü aşkın bir süredir devletin iki baş yöneticisini dinleyen ve öncesini bilmeyen biri, 15 Temmuz’dan önce ülkeyi başka bir iktidarın yönettiğini zanneder! AKP’nin en tükenmez iktidar hazinesi de budur ki, dün bizzat faili olduğu bir işin halk nazarında savunulamaz bir iş olduğu ortaya çıkınca, hemen herkesten yüz kat fazla bir sesle ortaya dökülüp, o işi kendi dışında birine yükleyip atıp tutmaya başlıyor. Atıp tutmak da yetmiyor, o işin en mağduru AKP iktidarı oluyor! Cumhurbaşkanının mucidi olduğu bu AKP mağduriyetinin nasıl bitmek tükenmek bilmeyen bir oy kaynağı olduğu gerçekten incelenmeye değer. Fakat bu mağduriyetin de çok iyi gizlediği bir durum var. 14 yıllık iktidarın en az 10 yılını AKP, FETÖ-PDY ile yek vücut halde ve uyum içinde geçirdi. Bu süreçte de iktidarları altında kadınların aşağılanmasından eğitimin-öğretimin dini temellere oturtulmasına, laikliğin fiilen bertaraf edilmesinden Kürt halkının kültürel ve siyasal taleplerinin, genel demokrasi, barış ve özgürlük taleplerinin şiddet yoluyla bastırılmasına, ifade ve basın özgürlüğünün yok edilmesine kadar her konuda FETÖ-PDY ile hemfikir olmuş AKP, bugün sureti haktan bir görünüş içinde ve sütten çıkmış ak kaşık rolündedir. 
AKP günah keçisi FETÖ-PDY’yi halkın gözüne sokarak kendi mağduriyetini “temin ettikten” sonra geçmişinin bütün günahlarını da silmiş oluyor. Bugüne kadarki bütün anti demokratik uygulamalar, bu uygulamaların kurbanlarına ve yakınlarına kamuoyu önünde reva gördüğü aşağılama, dini, siyasi, etnik, cinsel, kültürel ve düşünsel tercihleri farklı olanlara yönelik gündelik ve türlü ayrımcılıklar sanki hiç mi hiç yapılmamış, geçmiş güllük gülistanlık! Günde beş vakit atılan nutukların saf ve temiz vatandaşın bilinç altına döşediği algı işte bu! 
Bu “AKP klasiği” aslında en görkemli incilerini ve en olgun meyvelerini darbe girişimi sırası ve sonrasında verdi. Mağduriyet ne kadar büyük, geçmişi unutturma, aklanma o kadar temiz! Zira bu “darbe”, hem nitelik hem kapsam bakımından Cumhurbaşkanı’nın darbe diye nitelediği Gezi’den de 17-25 Aralık’tan da daha büyük. O halde aklanma da daha büyük! Bu durumda tabii ki daha tam teşhis ve tedavi edilememiş olan bu darbe girişimi “Allah’ın bir lütfu”dur ki, Cumhurbaşkanı haklı beklentileri ve doğru sezgileri ile bu durumu halkına müjdeledi.

DARBE KİME YAPILDI? 
Havuz medyası, darbe önlemiş Cumhurbaşkanı ve AKP’nin başarılı “kriz yönetimi” karşısında bir kez daha secdelere yatıp, en hassas ses ve görüntü aygıtları ile huşu içinde dinleyerek ve hoparlörlerini sonuna kadar açarak, her anı, anında “ortak yayın” ile milletle aynı kalp atışına taşıyarak, bir felaket olarak gelen darbe girişimini bir ulusal bayrama bir milletsel coşku seline, bir ülkesel AKP hayranlığına tahvil etme işini başarı ile gerçekleştirdi. 
Geride yenik ana akımın temsilcisi olarak Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un CNN Türk’te Ahmet Hakan’a verdiği röportajın hafif muhalefeti ile hafif yaz esintisi arasında seyreden darbe analizinin akıllara saldığı zorlu sorular kaldı. 
Eski muktedirler de hali hazırlardakiler de memnun ise bu darbe kime yapıldı?
OHAL altında KHK bombardımanından sonra sis dağıldığında iş, barış ve özgürlük hala kimlere lazımsa demek ki bu darbe onlara!

‘OHAL’ İLE YÖNETMEK-YÖNETİLMEK 
OHAL, Türkiye için yabancı olmayan bir yönetim tarzı. 1978’de kısmi sıkıyönetim, 1980 yılında askeri darbe ilan edildi. 1984-87 arasında sıkıyönetim aşamalı olarak kaldırıldı. 1987’de Güneydoğu illerinde başlayan Olağanüstü Hal 2002’ye kadar sürdü. 2002 Kasımında AKP, iktidar olmasının ardından OHAL’i kaldırdı. 14 yıl aradan sonra OHAL’e ihtiyaç duyan yine AKP Hükümeti oldu. 
AKP zaten uzun süredir ülkeyi olağan yollarla yönetemiyordu. Sivillere öldürücü şiddet uygulandığını pek çok kez gördük. E tabi bu şiddete iktidarın penceresinden her zaman ‘haklı’ gerekçeler bulunuyor. 

BİR YÖNETME KILAVUZU
Esasında ‘haklı’ olmak egemenlere özgü bir kavram olmadığı gibi onlar tarafından kullanılacak bir şey de değildir. Hak, tersinden bir ifade ile yönetme yetkisinin sınırlandırılmış kısmıdır. Haklar, sade yurttaşlar ve yurttaşların kurduğu siyasal ve sosyal örgütleri (parti, sendika, dernek, vakıf vb.) tarafından kullanılabilir. Egemenler tarafından daima mutlak ve sınırsız bir güç sayılan iktidar, böyle de kullanıldığından, ‘haklar’ istisnai durumları gösterir. 
Halkların, ezilenlerin sayısız ve türlü meşakkatli mücadeleler vererek tarihe ve yasalara yazdırdıkları hakların en genel hali olan Anayasa bile, iktidar olmanın imkanlarını (polis gücü, asker gücü, yargılama ve cezalandırma gücü, medyayı kullanma gücü, yaptırım gücü, ideolojik olarak kendine bağlama gücü vb.) sonuna kadar kullanan yöneticilerin, bu hakları eğip bükmesi sonucu, adeta ilk paragrafında hakkın tanımlandığı, ikinci paragrafında nasıl kısıtlanacağının anlatıldığı bir ‘yönetme kılavuzu’ halini almıştır. 
İşte bu ‘yönetme klavuzu’yla dahi yönetmenin mümkün olamadığı haller; olağanüstü hal ve sıkıyönetimdir. Bu iki hal de “İkinci emre kadar bütün hak ve özgürlükler askıya alınmıştır” anlamına gelmektedir. Normal şartlarda yasalar Meclis’te tartışılarak oylama ile yapılırken, OHAL ve sıkıyönetimlerde artık bu prosedürü bekleyecek tahammül mevcut olmadığından Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) Resmi Gazete’de yayınlanır ve derhal uygulanır. 

İKTİDARIN İŞLERİ İYİ GİTMİYOR AMA... 
KHK’ler, yönetenlerin normal anayasal düzen içinde gerçekleştiremedikleri uygulamaları kısa yoldan yapmanın; kurumlar ile kişileri yeni siyasal ihtiyaçlarına uygun şekilde konumlandırmanın araçları olarak yayınlanır. Yani bir nevi talimattır ki, bu talimatlara aykırı davrandığınız takdirde yasal ve anayasal haklarınız yerine, KHK’lar kapsamında kısıtlanırsınız. 30 gün gözaltı, tutuklama, kamudan uzaklaştırma, işten atılma, malınıza mülkünüze el konması, şirketinizin, gazetenizin, televizyonunuzun kapatılması gibi yaptırımlarla karşılaşırsınız.
Yönetenler bir kez bu yola girdiler mi, çıkmak istemezler. Nitekim, daha önceki yıllarda OHAL, 4’er ay süreyle 46 kez uzatılmıştır. Çünkü, bu şekilde, ‘yönetmek’ kolaylaşır. Çünkü bütün iktidar ‘haklar’ ile kısıtlanmaksızın hükümettedir (ya da sıkıyönetimlerde ordudadır).
Dolayısıyla OHAL ilanı yukarıdaki yönetim katlarında işlerin pek de iyi gitmediğini gösterir. Ama bu durum içimizi pek serinletmez; çünkü OHAL’in bütün sonuçları halkın üzerinde uygulanır. Yani iktidar, sadece FETÖ-PDY ile ilgisi olduğunu iddia ederek her kurumda listeleyip işine son verdiği, gözaltına aldığı veya tutukladığı kişilere değil, Kürt halkının kimlik, dil, kültür ve siyasi mücadelesine karşı da, işçi ve emekçilerin ekonomik sendikal mücadelesine karşı da, tüm halkın hak ve özgürlük mücadelesine karşı da uygulamaktadır, uygulayacaktır. Biz aşağıdakiler için OHAL, bu demektir.

15 TEMMUZ SONRASININ UNUTULMAZLARI!
·    Fethullah Gülen’in Hasankale’nin Korucuk Köyü’ndeki doğduğu evin Erzurum Büyükşehir Belediyesi tarafından umumi tuvalet yapılacağı söylendi. Belediye Başkanı Mehmet Sekman’ın “halkın bu yönde yoğun bir talebi olduğunu ve bu talepleri değerlendireceklerini” söylediği ileri sürüldü.
·    Diyanet İşleri Başkanlığı, darbe girişimine katılanlar için  “... bu kişiler, giriştikleri eylemler ile ... Mümin kardeşlerinin tezkiye ve dualarını hak etmemişlerdir. Bu nedenle darbecilere karşı ... sala, teçhiz, tekfin ve üzerlerine cenaze namazı kılınması gibi din hizmetleri verilmeyecektir” açıklaması yaptı.
·    Sokağa çıkan, hatta Meclis’i basmaya kalkan gruplar ‘idam’ diye bağırırken Erdoğan, “Demokrasi çerçevesinde haktır” diyerek “Bu konuda Meclis karar verirse ben de onaylarım” dedi.
·    Cumhurbaşkanının Danışmanı, ‘meşru müdafa’ için ruhsatlı silah alımını kolaylaştırılacağını söyledi.
·    Cumhurbaşkanı, Kısıklı’daki evinin önünde toplananlara, darbe girişiminin üzerinden henüz 48 saat geçmeden, gece saat 01:30 sıralarında yaptığı konuşmada “Gezi’de isteseler de istemeseler kışla yapacağız” dedi.
·    Gülen’in darbe girişimi başta olmak üzere birçok olayı cinlerle yaptığını savunan Gökçek, “Size çok komik gelecek ama bunu enterasan bir metotla yapıyor. Üç harflilerle yapıyor. Herkes bundan sonra biraz da onu tartışsın. İnsanları cinlerle esir alıyor. Bakın etrafımızda birçok insanın belli konularda esir alındığı aşikardır. Böyle bir kabiliyeti var. Haşhaşiler denmesinin nedeni bu. İnsanlar büyüleniyor ve esir alınıyor” diye konuştu. 
·    İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, mezarlıkları darbe sırasında ölen askerlere kapattı. Topbaş şöyle dedi: “Bunların ölenlerine Ordu Belediye Başkanı yer vermedi. Ailesi alıp bahçesine gömmüş. Başkanımızı kutluyorum. Şunu söyledim. ‘Bunları hiçbir mezarlığımız kabul etmez’ dedim. ‘Kimsesizler mezarlığında ağzı dualı insanlar var, orası da olmaz’ dedim. Bir yer ayıracaksınız ve Vatan Hainleri Mezarlığı diyeceksiniz, geçenler lanet okuyacak. Her giden lanet okusun ve kabirlerinde yatamasınlar’ dedim.”
·    Eski Genelkurmay Başkanı, 2002-2010 yıllarında TSK’dan atmaların hep MİT raporlarına göre yapıldığını ve o yıllarda atılanlardan bir kişinin dahi FETÖ’cü olmadığını söyledi. Atılanların diğer Nurcu kolu Mehmet Kurdoğlu ekibinden olduğunu belirten Başbuğ, “Rakip cemaatin elemanlarını uzaklaştırmada bizi kullanmışlar” dedi.

www.evrensel.net