06 Ağustos 2016 04:58

Mülteciler pazarlıkların ve kapitalizmin kıskacında

Türkiye’den gelen ‘Vize muafiyeti sağlanmazsa mülteci sözleşmesini iptal ederiz’ tehdidi Avrupa’da tartışılan konuların başında geliyor.

Mülteciler pazarlıkların ve kapitalizmin kıskacında

Paylaş

Türkiye’den gelen ‘Vize muafiyeti sağlanmazsa mülteci sözleşmesini iptal ederiz’ tehdidi Avrupa’da tartışılan konuların başında geliyor. Sözleşmenin AB tarafından iptal edilmesini isteyenlere karşı politikacıların verdiği cevap, diplomasinin uzlaşma anlamına geldiği, Türkiye’deki politika iyi olmasa da mülteci sözleşmesinin iptal edilemeyeceği şeklinde oldu. Alman Volksstimme gazetesinde; “Türkiye ile üzerinde uzlaşılan mülteci anlaşması başından bu yana hatalıydı. AB için cazip olan, yoğun mülteci sorununu en hızlı şekilde Erdoğan’ın ülkesine park etme imkanı sunmasıydı. Erdoğan için ise şimdi kullanmayı denediği, Avrupa’ya karşı şantaj potansiyelini elinde tutma imkanıydı” denirken, Mannheimer Morgen gazetesi de AB’nin mülteci sorununu başkasına çözdürmekten vazgeçmesiyle sorunun çözüleceğini savunuyor. 

MÜLTECİ İŞÇİ SÖMÜRÜSÜ

Mülteciler, ülkeler arası gerici politikalara alet edilmiş durumda. Fakat Avrupa’ya kadar gelebilmiş mülteci işçiler de aynı sırada yoğun sömürü koşullarında çalışmak zorunda kalıyor. Britanya’da ünlü hamburger lokantası Byron yıllardır sömürdüğü “kaçak” işçileri tuzağa düşürerek hükümet yetkililerine bildirdi ve sınır dışı edilmelerini sağladı. Byron kaçak işçi başına 20 bin sterlin ceza ödememek için birçok “kaçak” işçinin hayatını parçaladı. 

FRANSA’DA İSLAM TAŞTIŞILIYOR 

Fransa’da ise terör saldırılarına bağlı olarak tartışmalar devam ediyor. Saint-Etienne du-Rouvray kasabasında bir papazın IŞİD militanları tarafından katledilmesinden sonra, İslam üzerine uzun yıllardır süren tartışmalar yine alevlendi. 


BOŞ TEHDİTLER

Mirjam MOLL
Mannheimer Morgen

AVRUPA Birliği, mart ayında mülteciler konusunda Türkiye ile anlaştığında kiminle pazarlık yaptığının farkındaydı. Ankara’nın hiç de kolay bir “ortak” olmadığı açıktı. Ancak, AB üyesi ülkeler kendi aralarında mülteciler konusunda anlaşamadıkları için bu problem, günü kurtarmak adına görmezden gelinmişti. Cumhurbaşkanının epeydir değişik nedenlerle baş ağrısı yarattığı bir ülkeye güvenilmişti. Aslında AB için, Batı yanlısı Başbakan Davutoğlu’nun görevden alınmasıyla alarm zillerinin çalması gerekirdi. Bunun yerine kontrolsüz göçe son verecek olan sözleşmenin şu ya da bu şekilde işleyeceği “inancına” sığınıldı. 
Bu kör inanç şimdilerde kabusa dönüşebilir, Türkiye’den gelen tehditlerin sadece iç politikada güçlenmek için savrulduğu, gerçeklikle ilgisi olmadığı düşüncesinin yanılgı olduğu kısa sürede ortaya çıkabilir. 
Sözleşmenin iptal edileceği tehdidiyle Recep Tayyip Erdoğan’ın şantajcı ve fırsatçı olduğunun açığa çıkmış olacağını iddia edenlere hatırlatalım; bu suçlamalar onun için hiç bir anlam taşımıyor. Zaten sözleşmenin bir parçası olan Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili görüşmelerin yoğunlaştırılması, hem Türkiye hem de AB açısından gerçekleşecek bir hedeften çok politik bir araç olarak ortaya atılmıştı. Erdoğan Avrupa ile sıkı bağ içindeki seçmenlerini sevindirmek istiyordu, AB’de Ankara’yı yerine getiremeyeceği belli olan koşullara bağlı olarak umutlandırmak için...

Türkiye şimdilerde kriterlere uymaktan çok uzak. Bunu Erdoğan ve AB’nin devlet ve hükümet başkanlarının hepsi çok iyi biliyor. Ancak kimse, mantıklı bir sonuca varıp AB üyeliği görüşmelerine son vermeye cesaret edemiyor. Üyelik yerine, belli alanlarda -örneğin ekonomik alanda- ortaklık söz konusu edilebilir. Böylesi bir statü, AB üyeliği statüsünün korunmasından daha samimi ve kararlı duruşun ifadesidir. 

Bu durum, vize muafiyeti için de geçerlidir. Varsın Türkiye vatandaşları beklesin, hayal kırıklığına uğrasın, hiç bir topluluk kendisine şantaj yapılmasına izin veremez. AB, Erdoğan’ın muhaliflerini yok etmek için terörle mücadele yasalarına sarılmasını da darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL sayesinde ülkeyi tek adam olarak yönetmesini de görmezden gelemez.

Erdoğan’ın AB’ye karşı tehditlerinin temeli de yok zaten. Mülteci sözleşmesinin yürürlüğe girdiği nisan ayından beri Türkiye’ye geri gönderilen mültecilerin sayısı sadece binlerle ifade edilecek düzeyde kaldı. Ayrıca Ankara’nın müdahalesi olsun olmasın, Avrupa’ya doğru yola çıkan mültecilerin sayısı da çok düştü. 

Türkiye’deki gelişmelere bağlı olarak AB, mültecileri böyle bir ülkeye geri göndermenin mantıklı/insani olup olmadığını kendine sormalıdır. En iyisi de Türkiye’ye şantaja boyun eğilmeyeceği açık ve net olarak iletilmelidir. Böylece Türkiye’deki yönetenler de sözleşmenin iptali sonrası neler kaybedeceklerini somut olarak görmüş olurlar. 

Ve Avrupa Birliği, kendi mülteci politikasının düğümünü kendisinin çözmek zorunda olduğunu bilmelidir, başkasının sırtına yıkarak bundan kaçamaz. Komisyonun bu dönem başkanı mültecilerin AB üyesi ülkelere kotayla dağıtılması prensibinin kararlı karşıtı olan Slovakya. Eğer, Slovakyalı başkan ülke çıkarlarını arka plana atarak AB içinde gönüllü olarak mültecileri kabul eden ve hiçbir tartışmaya girmeden reddeden ülkeler arasında arabuluculuk yaparsa Türkiye’ye ihtiyaç kalmaz. Sadece Türkiye gibi bir komşuya güvenilemeyeceği için değil birçok başka nedenle AB’nin bu konuda iş birliğine ihtiyacı var.

(Çeviren: Semra Çelik)


BYRON İŞÇİLERİNE İHANET ETTİ AMA SİSTEM HEPİMİZE İHANET EDİYOR

Owen JONES
The Guardian

OTURUM hakkı olmayan hamburger işçileriyle ilgili asıl skandal hileli bir iş piyasasının işçilerinin keyfi bir şekilde şirketler tarafından sömürülmesine izin vermesidir.

Byron, göçmen işçileri kâr için sömüren, sonra işçilerini tuzağa düşürüp sınır dışı edilmelerine yardımcı olan bir şirket. Geçen ay bu şirket, işçilerini hamburger pişirme üzerine bir eğitime çağırdı. Bu bir tuzaktı. Göçmenlik bürosu memurları baskın yaptı, kapıları kilitledi ve bazı insanları saatlerce sorguya tuttu. İşçilerden en az bir tanesi kelepçeli bir şekilde götürüldü; bazıları aynı gün sınır dışı edildi. Unite sendikasından Ewa Jasiewicz, “sevdiklerine hoşça kal bile diyemediklerini” söyledi: “Bir kişi hamile eşiyle bile veda edemedi.”

Dayanışma içinde olduklarını göstermek isteyen bazı işçiler olayın olduğu gün çalışmama kararı aldı. 

[…] Hükümetin yasaları şirketleri ve ev sahiplerini mülteci denetleme kurumları haline getiriyor: Yasa dışı çalıştırdığı her işçi için bir şirkete 20 bin sterlin ceza kesilebiliyor. Fakat yasalarda çalışanları böyle alçak bir tuzağa düşürmesini gerektiren hiç bir şey yok. […] Oturum hakkı olmadan çalışan göçmenlerin alın teriyle Britanya ayakta kalıyor. Önemli siyasetçilerden biri şöyle söylemişti: “12 yıldan fazla bu ülkede olan, ekonomiye katkıda bulunan, vergi ödeyemeyen, toplum içerisinde yer alamayan göçmenlere af verilmesinden yanayım. Neden böyle düşündüğümü de söyleyeyim, çünkü bu yapılması gereken insani bir şey”.  

İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn mıydı bu kişi acaba diye düşünebilirsiniz. Hayır, tam tersine bu sözleri söyleyen kişi şu anda Dışişleri Bakanı olan Muhafazakar Boris Johnson. Göçmenlik ile ilgili endişeleri her zaman ırkçılık olarak görmemek lazım. Fakat oturum hakkı olmadan bu ülkede yaşayan göçmenler ile ilgili yetişkin bir tartışma olmalı. Boris Johnson gibi siyasetçiler bile bunu konuşmaya razı görünüyor.

Bu olay aynı zamanda, çoğu kez bize yasaklanan ama konuşulması gereken gerçek konuyu mercek altına alıyor: Yani topluma asıl zarar verenler kim? Oturum hakkı olmayan garsonlara değil, belki Byron gibi şirketlerin vergi düzenlemelerini incelemek için daha fazla zaman harcamalıyız. Britanya’da birçok şirket gibi, Byron’da şirket vergileri ödememek için zeki tezgahlar kullandığı söyleniyor. Byron’un vergi cennetlerinde olan kendine ait alt şirketlerinden borç alması ve daha sonra Birleşik Krallık’ta elde ettiği kârları o borçları ödemek için kullanması söz konusu.

İhtiyaçları olan alt yapıdan tut, düşük işçi maaşlarına devletten takviyeye kadar, her konuda Byron gibi şirketler devletten yararlanıyor fakat toplumsal katkıda bulunmuyorlar. Küçük şirketler bu tarz tezgahlar kuramıyor ve vergilerden kaçabilen büyük şirketler ile rekabet edemiyor, aynı zamanda büyük muhasebe firmaları vergi yasalarını tasarlamak için hazinede görev alıyor, daha sonra müvekkillerine kendilerinin tasarımında yardım ettiği yasalara göre vergi ödemekten nasıl kaçabilecekleri konusunda yardımcı oluyor. Yasaların vergiden kaçan şirketlerin lehine tasarlanması bize günümüz Britanyası’nda güç dengesi hakkında birçok şeyi ifade ediyor. 

Byron hikayesi göçmenlikten daha çok denetlenmeyen ve işverenlerin lehine işleyen bir emek piyasasıyla ilgili. Diğer tüm sektörlerle kıyaslanınca asgari ücretle çalışan işçi sayısının en yüksek olduğu sektörlerin turizm, konaklama, lokanta ve eğlence yerleri olduğu tahmin ediliyor. “Sömürü çok yaygın” diyor Jasiewicz “sıfır saat sözleşmeler, maaşların ödenmemesi, bahşişlerin verilmemesi sıkça yaşanıyor”. […]

Etik olmayan işverenler biliyor ki mülteci işçiler çaresizlikten Britanyalı işçilerin kabul etmeyeceği koşulları kabul etmek zorunda. 2010/11 ve 2012/13 yıllarında 4 bin 780 Britanyalı işverenin asgari ücret bile ödemediği ortaya çıktı fakat sadece 2 işveren cezalandırıldı, ardından asgari ücret uygulamasına itaat denetlemeleri hızla düştü. […]

Britanya’nın emek sermayesinin hikayesi çoğunlukla esnekleştirme, sömürü, güvencesiz çalışma ve çaresizliğin dayatması olarak anlatılabilir. En çok sendikalaşmaya ihtiyacı olan sektörlerde sendikalar çok zayıf. Özellikle perakende, otelcilik ve lokanta-hizmet sektörlerinde işçiler yalnızlaştırılmış, bölünmüş ve sınırsız sömürücü işverenlerin ocağına düşmüş durumda. Byron vergi ödememek için çözümler tasarlarken ve daha önce düşük ücretle sömürdüğü oturum hakkı olmayan işçileri sınır dışı etmek için hükümetle iş birliği yaparken sadece yasalara göre davrandığını iddia edebilir. Vergi ödememek için saldırgan yöntemlere başvurmadığını da söylüyor Byron. Fakat bu tutum bir tercihtir. Bu çirkin olay Britanya’daki piyasa ve kapitalizm hakkında bize temel bir şey anlatıyor; bizim toplumumuz işveren lehine düzenlenmiş. Bazı işverenler sorumsuz, bazıları değil. Fakat bu tasarlanmış hukuk çerçevesinde her ikisi de olabilir. Adil bir toplumda böyle bir seçenek olmamalı.
(Çeviren: Çınar Altun)


FRANSA İSLAMI’NIN FİNANSAL SORUNU: HOLLANDE VE VALLS’IN FARKLILIKLARI

Jean-Baptiste GARAT
Le Figaro

HÜKÜMET, devletle dini ayıran yasada değişikliklere gitmeden kimi önlemler almaya çalışacak. Salı akşamı cumhurbaşkanlığını takip eden basın mensuplarıyla buluşan François Hollande, başbakanı tarafından ifade edilen İslam inancının finansmanı sorununda tüm inançların finansmanlarının kurallarında yapılabilecek değişikliklerin sınırlarını çizdi. 

“1905 (laiklik) yasası değişmeden devletin inançları finanse etmesi mümkün değildir. Her türlü kamu yardımı yapılmasına kesinlikle karşı çıkıyoruz” diye belirtti. Bu kuralın hatırlatılması (Başbakan) Manuel Valls’ın aylardır öne sürdüğü çalışma pistlerine bir nevi cevap niteliğinde. (Papaz) Saint-Etienne du-Rouvray katliamının ertesi günü Başbakan, en azından geçici de olsa, cami yapımlarında yurt dışından gelen finansmanların yasaklanmasını istemiş ve “Fransa İslam’ının örgütlenmesinde daha hızlı” adımların atılması gerektiğini belirtmişti. Ona göre bu yeni finans kaynaklarının bulunmasından geçiyor. Liberation gazetesine verdiği bir mülakatta “1905 (laiklik) yasasını değiştirmek tehlikeli bir tartışmanın başlamasına neden olur, fakat tüm olanakları gözden geçirmemiz lazım ve bir tür kamusal finansman biçimini de dışlamamamız gerekiyor” demişti. 

Çarşamba gününki bakanlar kurulu bitişinde, Hükümet Sözcüsü Stephane Le Foll Cumhurbaşkanının belirlediği çizgileri şu şekilde ifade etti: “1905 yasasında değişiklik olmayacak, atılacak tüm adımlar bu yasayla uygun olmalıdır” dedikten sonra yürütmenin önerilerinin bu yaz belli olacağı ve son baharda da bunların tartışmaya açılacağını ifade etti. 

(Bu farklara rağmen) Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlığının anlaştığı bir nokta var: 2005 yılında kurulan Fransa İslam Ürünleri Vakfını (FOIF) tekrar canlandırma konusu. Özel ve kamuya faydalı olduğu tanınan bu kurumun “Amacı Fransa İslamı’nın işleyişine gerekli tüm olanakları mükemmel bir şeffaflık içinde toplayarak olası mali sıkıntılarına cevap vermedir”. Salı günü Hollande “Bu kurumun özel kaynakları seferber edebildiğini” hatırlattı. Ona göre bu kurumu “güçlendirmek ve olanaklarını arttırmak gerekiyor”. Bu olanakları güçlendirmek için çarşamba günü Stephane Le Foll’un ifade ettiği seçenekler arasında “Yapılan bağışları vergi muafiyeti yasasına dair etme”, “Helal gıda ürünlerine ek bir vergi getirtme” ve “Mali destekçilere kurumun işleyişine katılma hakkı verme” gibi öneriler vardı. 

Bugüne kadar iç çatışmalardan felç olan kurumu yönetmek için François Hollande, Jean-Pierre Chevènement’ü düşünüyor. Eski Eğitim, Savunma ve İçişleri Bakanlığı yapmış olan bu şahsiyet aranan tüm özelliklere sahip: Le Foll’a göre o “Bir yandan laikliğin tüm büyük ilkelerini katıca savunacak, diğer yandan ufku açık güçlü bir arabulucu şahsiyet”. Kendisi de hiçbir sorumluluktan kaçmayacağını daha önce ifade etmişti. Bu önerinin gerçekleştiği koşulla bile, bizzat hükümet içinde bile, tartışmalar bitmeyecek gibi görünüyor. France İnfo radyosuna davet edilen Aile Bakanı Laurence Rossignol FOIF’i yönetecek kişinin “Müslüman kültüründen birisi olması” gerektiğini, “Laik olması ve hatta en uygun olabilecek kişinin kadın olacağını” ifade etti. Lyon şehrinin Belediye Başkanı Gerard Collomb göre ise “1905 yasasını yanlış okumamak lazım”, en iyi seçenek kamu yardımları. 

(Maliye Bakanı) Emmanuel Macron’a yakın olan Collomb, önerilerini ay sonundan önce açıklayacak. Bordeaux şehri imamı Tarek Ouvrou ise, Le Monde gazetesinde yazdığı bir yazıda “Bir camiinin Müslümanların paralarıyla inşa edilmesinin, ‘ılımlı’ olduğu anlamına gelmediğini” hatırlatarak hutbelerin “içeriğine daha fazla dikkat edilmesi” gerektiğini ve “din eğitiminin nasıl olduğuna” bakılması gerektiğini savunmuştu. 

(Çeviren: Deniz Uztopal)

ÖNCEKİ HABER

Ford Otosan işçileri: Kutuplaşma koşulları daha da ağırlaştı

SONRAKİ HABER

Akar: Bedelli askerlikten 9 milyar 533 milyon lira gelir elde edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa