Ruhi Su

Ruhi Su'ya mektup

Merhaba Sayın Ruhi Su,Sizinle en son Selimiye Kışlası’nda karşılaştık. Aydınlar Dilekçesi soruşturmasında. Eşiniz Sıdıka Hanımın kolundaydınız. Hasta olduğunuz o kadar belliydi ki yanınıza gelemedim. Ayıp elbet. Ayıbımı açıklıyorum şimdi. Ama öncelikle sesinizin kısık olabileceğini düşündüm. Konser isteklerini hastalık

Sennur Sezer

Sizinle en son Selimiye Kışlası’nda karşılaştık. Aydınlar Dilekçesi soruşturmasında. Eşiniz Sıdıka Hanımın kolundaydınız. Hasta olduğunuz o kadar belliydi ki yanınıza gelemedim. Ayıp elbet. Ayıbımı açıklıyorum şimdi. Ama öncelikle sesinizin kısık olabileceğini düşündüm. Konser isteklerini hastalık gerekçesiyle geri çevirirken söylediğinizi:
“Tokat’ta Kıymet adında çok güzel bir kadın varmış. Yedi iklim dört köşeden onu görmeye gelirlermiş. Gün olmuş yaşlanmış. Kimselere görünmez olmuş. Ama hâlâ onu görmeye gelenler varmış. Sen bizim için dünya güzelisin, yüzünü göster demişler. Kıymet, beni nasıl biliyorsanız öyle kalayım aklınızda, demiş.”
Bundan sonrası yaklaşık bir yıl sonra sizi sonsuzluğa uğurlarken yaşandı. Eylül ayındaki cenazeniz 12 Eylül karşıtı ilk kitlesel gösteriydi. (Bu cümleye “sanki, gibiydi” sözcükleri eklenemez) Ölümünüzün tedavi için yurt dışına çıkışınızın engellenmesi yüzünden olduğunu biliyorduk.
Sevgili Ruhi Su,
Size Ruhi Ağabey, Ruhi Hoca ve benzeri içten seslenişlerde bulunmaya hiç cesaret edemedim. Sizin saygı uyandıran duruşunuz kadar bizim kuşağın tavrı da buna elvermedi. Oysa gece yarısı çalıştığınız kulüplerde söyleşmekten çekinmiyordum.(Boynunuzda sürekli bir fular vardı. Yani sesinizi koruma kaygınız. O sigara dumanı bol mekanlarda yaklaştığınız masanın sigara içilmeyen bir masa olduğunu gördükçe, sigaralarımızı söndürüyorduk.
Siz bizim üzmekten, incitmekten en çok korktuğumuz kişiydiniz. Siz aydınlara yalnızca halk müziğini öğretmediniz. Kitlelere müzik dinlemeyi de öğrettiniz.
Siz Anadolu’nun çocuğusunuz. Van’da doğmanız, ana babasız kalmanız, yoksul bir aile yanında büyümeniz bu sözümün kanıtı, öksüzler yurdu da. 1952’de Orhan Kemal sizinle yaptığı konuşmanın başında Adana Erkek Muallim’de okuduğunuz yılları, kemanınızı anlatır. Sonra bir soruyu yanıtlarken özetleyiverirsiniz yaptığınız işi “Ben halk türkülerini oldukları
gibi değil, olması lazım geldiği gibi almaya mecburdum. Mesela bir Erzurum türküsünü Erzurumlu gibi söylersem, alelade bir taklitçiden öteye geçemem. Piyasada halk türküleri okuyanlar gibi. Oysaki türkülerin birtakım sosyal hadiseler üzerine yakılmış, halkın kitabı, gazetesi, arzuhali olduğunu biliyoruz. Türkülerde dramlar saklıdır. Mesela “El veriyor, el veriyor/ Orta direk bel veriyor” türküsünde olduğu gibi . Evin ekmeğini temin eden insanın ölümüyle meydana gelen dram. Bu imajdaki dramı olanca açıklığıyla acılığıyla duymamak kabil değil. Bunu duyduktan sonra, sıra duyurmaya gelir. Duyurmak için de, bilinçle düşünmek, ileri Batı müziğinin imkanlarından faydalanmak, onu en iyi nasıl verebileceğini tasarlamak zorunda kalır.”
Yaşam öykün dendiğinde hep bir leğen papatyayı hatırlıyorum. Sevgili Sıdıka Hanım’ın anlattığı akşamı: “Hapishanede akşamları insana bir gariplik çöker. Ben hâlâ dışarıda bile böyle akşamüstlerini zor geçiririm. O günleri mi anıyorum bilmiyorum. İşte böyle bir hapishane akşamüstünde kapı çaldı. Gardiyan girdi içeriye. Elinde paslı, teneke bir leğen. O koskoca leğenin içinde bir bahar. Ve papatya dolu... Düşünebiliyor musun? Cezaevindesin. İki senen dolmuş. Ve Ruhi, sana papatyalar göndermiş. Ruhi ne yapıp edip dışarısıyla ilişkisini hiç kesmezdi.”
Nasıl sevgi dolu biri olduğu en iyi sevdiğin insan vurgulayabilirdi: “Bir kokulu sabun gelir. Bir bakarsın leğen içinde papatyalar gelir. Hiç bir şey yoksa, eğer çiçek gönderemiyorsa erkekler tarafına gelen bir çiçeğin, kavanoza yerleştirilmiş bir çiçeğin resmini çizer gönderir. Mutlaka buluşmanın, konuşmanın yerine çiçekler mektuplar koyar. Mesela, bir zamanlar kominadaydık erkekler tarafından yemek gelirdi. Ne yapar yapar, o gün nöbetçi kimse, yazdığı mektubu, ona verir, naylon içinde makarnanın içine koydurur. Yani biz kepçeyi makarnaya daldırdığımızda kaşığımıza mektup çıkar. Tabi bu, yalnız Ruhi’ye has bir şeydir...”
Sevgili Ruhi Su, “Yüz Yaşınız” kutlu olsun. Halkın değerleri yozlaştırılırken adınıza yapılacak kutlamalar ilaç gibi gelecek bize. İyi ki doğdunuz. İyi ki korolar kurdunuz. İyi ki Ezgili Yürek yayınlandı, şiirlerinizle, konuşmalarınız, marşlarınızla...
Elbet bir ayrıcalık ama iyi ki sizi tanıdım.

www.evrensel.net