Terör saldırısının gölgesinde sarsılan siyasi arena

Terör saldırısının gölgesinde sarsılan siyasi arena

Avrupa’nın gündeminde bu hafta, Fransa olmak üzere Avrupa’nın farklı ülkelerinde gerçekleşen saldırılar sonrasında yaşanan siyasi krizlere yer verdik.

Başta Fransa olmak üzere, Avrupa’nın farklı ülkelerinde gündeme gelen terör saldırıları ülke gündemlerinin en üst sırasında yer almaya devam ediyor. 14 Temmuz’da Nice şehrinde 84 insanın katledildiği terör saldırısından 12 gün sonra bu sefer de Fransa’nın kuzeybatısında Rouen şehrine yakın küçük bir kasabada IŞİD’li militanlar bir papazın boğazını keserek katlettiler. Yine Almanya’da bir hafta içinde Würzburg, Münih, Reutlingen ve Ansbach’ta 4 saldırının gerçekleşmesi, tümünün IŞİD’le alakası olmamasına rağmen, cihatçı terör tartışmalarını hızlandırdı. Her ne kadar Münih’teki saldırının cinnet geçirme, Reutlingen’dekinin kişisel sorun olduğu ortaya çıksa da Würzburg ve Ansbach’ta IŞİD’in sahip çıktığı terör eylemleri oldu. 
Fransa’da tüm bu saldırılar hükümetin acizliği tartışmasını alevlendirdi ve ama muhalefet partisi Cumhuriyetçiler hukuk devletinin, hatta Anayasa’nın birçok maddesinin askıya alınmasından tutun da, potansiyel suçlular için “guantanamo” türü ceza evlerinin kurulmasına kadar onlarca öneriyi gündeme getirdiler. Bunlara bağlı olarak basında farklı inançlar arası iç savaşı öne çıkartan demeçler öne çıkartıldı. Almanya hükümeti ise özellikle Münih’te yaşanan olayları değerlendirerek bir tabuyu yıkarak ordunun da devreye sokulmasını esas alan bir olağanüstü hal tatbikatı gerçekleştirdi.  İngiltere’den seçtiğimiz The Guardian gazetesinin başyazısı ise bu iki ülkenin iç politikalarını kıyaslayarak çıkmazlara dikkat çekiyor. 

SAĞ ATEŞLE OYNUYOR 

Diego CHAUVET 
Humanite Dimanche

IŞİD bu sefer Saint-Étienne-du-Rouvray şehrinde sembolik bir hedefi seçti. Bu hedef tesadüfen seçilmiş bir katliam değil. IŞİD adına iki kişi Rouen şehrinin banliyö küçük şehirlerinden birisinin kilisesinde Katolik bir papazı öldürdü. Nice Katliamı’ndan tam 12 gün sonra gerçekleşen bu yeni katliamın amacı ülkemizin yurttaşlarının birbiriyle çatışmasına yol açmak. Saint-Étienne-du-Rouvray kilisesi Müslüman topluluğa yakınlığıyla biliniyor. Şehrin 2000 yılında kurulan camisi, papazı katledilen kilisenin bağışladığı topraklar üzerinde kuruldu. Bu katliam bu şehirdeki Hristiyan ile Müslümanların hoşgörü içinde yaşamasını parçalamayı amaçlıyordu. Müslümanlar Derneği Başkanı Muhammed Karabila ‘Hayatını diğerlerine adayan’ ‘arkadaşının’ katledilmesinin ‘şoku altında’ olduğunu ifade ediyordu. Camide de büyük bir hüzün hakim. 2012’de Muhammed Merah katliamları esnasında bu camide katledilenlere saygı gösterilmişti. Rouen Başpiskoposu Domique Lebrun’de “katolik kilisenin dua ve insanlar arası kardeşliği savunmadan başka silahı olamaz” diyor. 
Bu “kardeşlik” çağrıları, Fransa’da saldırıların sayısı arttıkça gelişen siyasi tartışmaların tam tersi bir eğilimde. 14 Temmuz saldırısından önce basında bir kavram öne çıkmıştı: ‘İç savaş’ Bu karanlık perspektif; İç Güvenlik İstihbarat Genel Müdürlüğü (DGSİ) Başkanı Patrick Calvar’ın Meclis ‘2015 terör saldırılarını araştırma komisyonunun’ önünde söylediklerinden sonra çizilmeye başlandı. Kariyerinin çoğunluğunu istihbaratta geçiren bu polis memuru Fransa topraklarında terör gruplarının saldırılarının artarak devam etmesinden kaygı duyduğunu ifade ediyordu. Fakat DGSİ başkanı “iç savaş” kavramını milletvekilleri önünde kullanmadı. O ‘çatışma’ riskinden bahsediyordu. Patrick Calvar ‘Avrupa tehlike altında, aşırı akımlar her yerde gelişiyor ve biz, iç güvenlik servisleri, kaynaklarımızı çatışmayı bekleyen aşırı sağdan bilgi almaya yönelik kaydırıyoruz. Sürekli açık sözlü olduğumu biliyorsunuz. Eğer bir ya da iki saldırı daha olursa mezhepler arası çatışma patlak verir. Bu çatışmaları başlatmak isteyen grupları önceden engellemek ve durdurmak bizim sorumluluğumuzdur’ diye açıklama yapıyordu. Kısa bir süre içerisinde bu sözler basına aktarıldı ve tartışmalar ‘iç savaş’ başlayacak perspektifi üzerinden yürütüldü. Nice tartışmaları da bunu alevlendirdi, gerçekten tehlike artarken siyasiler de giderek daha fazla sorumsuzca demeçler vermeye başladılar. Sağ Nice saldırısını kullanarak, artık halkı başka terör saldırılarına hazırlamaktan farklı bir önerisi olmayan hükümete karşı saldırmaya başladı. Saint-Étienne-du-Rouvray saldırısı da hükümetin bu acizliğini kanıtladı… […] Eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’de hükümete karşı bir saldırıya geçti: Nice saldırısından iki gün sonra “Kimi şeyleri önceden yapmamız gerekiyordu” ve her biri birbirinden daha fazla güvenlikçi önerilerde bulundu. […] Saint-Étienne-du-Rouvray saldırısından iki saat sonra konuşmasını daha da serleştirdi: ‘Acımasız olmak zorundayız. Hukuksal detaylar (burada kastedilen Hukuk devleti ve kamu özgürlükleri), ihtiyatlar, gerçek bir müdahalenin önünde duran gerekçeler artık kabul edilemez.’ Eski danışmanı Henri Guaino da kamyonları durdurabilmek için polislere “roket atar” verilmesini önerdi. Nice katliamından bu yana sessiz kalan Marine Le Pen’de papazın öldürülmesinden sonra sağ ile solu aynı sorumluluğu taşımakla suçladı. ‘Kamil’ olarak kabul edilen Alain Juppe bile okuldaki Yahudi soykırımını reddeden çocuklar örneği üzerinden çocukların izlenmesi ve erken cezalandırılmasını önerdi. (…) Tıpki Henri Guaino gibi sağcı Alain Marsaud’da Donald Trump türü konuşmadan çekinmedi: ‘Kendimi savunmam için silah taşımam lazım’ Hatta daha da ileri giderek: ‘Sadece şiddete başvuranların, katillerin silah taşımasına izin veremeyiz’ diye demeç verdi. Milletvekili vatandaşların “bireysel ya da grup halinde” kendi güvenliklerini sağlamasını istiyor. Tam da bir “iç savaş” için müthiş bir öneri. Fakat bu öneriyi yapan siyasi sorumlular, bunların saldırıları engelleyebileceğinden çok gelecek seçimler için oy potansiyeli taşıyan öneriler olduğunu büyük ihtilalle biliyorlardır. Fakat bu şekilde de yangını körüklüyorlar… (…) ‘İç savaştan’ bahsedenler Patrick Calvar’ın konuşmasını sonuna kadar okumadılar herhalde. Oysaki bizi düşünmeye davet ediyor, üstelik (Yetkili siyasilerin belirttiğinin tersine) her şeyi affeden kültürün temsilcisi sosyologlar gibi değil, polis memuru olarak şunları ifade ediyordu: “Karşımızda kimlerin olduğunu anlamaya çalışmalıyız. Tutukladığımız çoğu kişide toplumsal bir rahatsızlığın yaşandığını gözlemliyoruz. Üstelik bu dünyada yaşama nedenini onlara veren tek ideoloji aşırı dinciliktir. Macera arayışı, şiddet severlik ve başka bir dünyada yaşama isteği nedenlerini hızlı geçiyorum. Bu kişiler bizim toplumumuzdan nefret ediyorlar. Sizin hayatı sevdiğiniz kadar biz de ölümü seviyoruz” diye düşünüyorlar. Çok çarpıcı. Başka yerlerde de ifade etmiştim: 15 yaşındaki bir genç kız çocuğunun Fransa’yı terk ederek berbat koşullarda yaşamak için Suriye’ye gitmesini açıklayamıyorum, hiçbir belirtisi olmayan bir çocuğun, tekrar ediyorum, toplumumuzu sevmediği için Yahudi bir öğretmeni bıçaklamasını açıklayamıyorum”. Dolayısıyla sadece güvenlik önlemleriyle sınırlı tutarsak yanılırız. Artık sakinleşme zamanı çoktan geldi. 
(Çeviren : Deniz Uztopal)

KAPSAMLI BİR ‘OLAĞANÜSTÜ HAL’ TATBİKATI

Pascal BEUCKER
TAZ

MÜNİH’te geçen cuma günü olanlar, toplumun içinde bulunduğu histeriyi açıkça gösteriyor. Düşünün; Alman ordusu bile müdahaleye hazırlanıyordu...  Terör korkusu Federal Almanya’da da şimdiye kadar düşünülemeyecek olanı düşünülecek hale getirdi. Münih’te neredeyse ordu devreye sokulacaktı. Federal Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere’nin de onayıyla bir askeri inzibat tümenini hazır bekletmekteydi. Bu olsaydı, akılların devre dışı bırakıldığı bir operasyon gecesinin doruğunu oluşturacaktı. 
İçinde özel tim GSG 9’un da olduğu 2 bin 300 polise ek olarak bir de asgari inzibat tümeni gelseydi, Münih’te bir tabu yıkımı gerçekleşecekti. Federal Almanya’da çoktan beri ordunun ülke sınırları içinde antiterör mücadelesinde görev yapması tartışılıyor. Buna dayanak olarak da 2012 yılında Anayasa Mahkemesinin askerin ülke içi devreye sokulma olanaklarını genişlettiği karar gösteriliyor.  
Anayasa’da ordunun sadece ülkenin varlığını ve demokratik düzeni tehlikeye sokacak durumlarda ya da doğal felaketler veya çok ağır kazalarda ülke içinde görev yapabileceği belirlenmiş durumda. Anayasa Mahkemesi hakimleri, çok ağır kazalar kavramının, ortaya çıkacak olağanüstü durumlarla genişletilebileceğine hükmetti. Federal hükümetin yorumuna göre ise terör olayları da bu kapsama girmekteydi. 
Anayasa’nın bu şekilde yorumlanması hem tartışmalı hem de oldukça şaşırtıcı. Ama buna rağmen Münih’te askeri inzibatın devreye sokulması Anayasa’ya uygun olsaydı da bu ülkede neler oluyor ve neden buna ihtiyaç duyuldu sorusunun ortaya atılması kaçınılmaz olurdu. Cuma akşamı neler oldu? Münih Olimpiyat Alışveriş Merkezindeki saldırı oldukça korkunç olmasına rağmen sınırları belli bir yerde, sınırları belli bir zaman içinde ve tek kişi tarafından yapıldı. Bu, ölenler ve yaralananlar açısından acıyı azaltacak olmamasına rağmen durumun analizi için yapmak zorunda olduğumuz bir saptama.
Saat 22.30’da, olayın başlamasından iki buçuk saat sonra 18 yaşındaki suçlu, alışveriş merkezine yakın bir yerde polisin gözleri önünde öldürüldü. Bu saatte operasyon sona erdirilebilirdi. Ama yapılmadı, tersine daha da yoğunlaşarak devam etti. Hızla olay yerinden ayrılan bir otomobille ilgili hatalı yorum ve uzun mesafeli silah taşıyan teröristler içerikli yanlış ihbarlardan yola çıkılarak normal bir cinnet olayından tüm Münih’i tehdit eden bir terör saldırısı yaratıldı.  Gece yarısına kadar şehir şimdiye kadar görülmemiş bir olağanüstü hal durumuna sokuldu. Almanya’da böylesine bir OHAL’e hazırlık tatbikatı hiç yaşanmamıştı.
Münih, 1970’de yedi Yahudi’nin öldürüldüğü İsraillilere ait yaşlılar yurdu baskını, 1972’de yaz olimpiyatlarındaki katliam ve rehin alma, 1980’de Naziler tarafından gerçekleştirilen, 13 kişinin öldürüldüğü 211 kişinin yaralandığı Oktoberfest saldırısı gibi çok sayıda terör saldırısıyla karşı karşıya kaldı ama hiçbirinde böylesi aşırı tepki gösterilmedi.  
Devletin aldığı güvenlik tedbirlerinin aşırılığı değişik yerlerde çok sayıda silahlı çatışmanın olduğuna dair yanlış ihbarlarda bulunan halkın içinde bulunduğu panikle atbaşıydı. Bu durum bu tür olaylarla ilgili niteliksel bir değişimdi. Almanya’da Cihatçı bir saldırı olacağına dair aylardır süren tahminler sağduyuyu devre dışı bırakıverdi. 
Geçen Cuma Münih’te, tehlikenin büyük olduğu varsayımından yola çıkılması, 13 Kasım’da Paris’te sekiz ayrı yerde terör saldırısı olduğu dikkate alındığında anlaşılabilir. Bu nedenle polis operasyonlarını baştan sona kadar yanlış bulamayız ama yine de ölçünün kaçırılmaması gerekirdi. Güvenlik kurumları, böylesi bir saldırıya hazırlıklı olduklarını gösterdikleri bir tatbikat yapmış oldular.   
Münih’teki gelişmeler, ülkenin nasıl bir histeri içinde olduğunu da gözler önüne seriyor. Savunma Bakanı Ursula von der Leyen’in olaya müdahale için bir tümen askeri inzibat gönderme girişimine herhangi bir  tepkinin gelmemesi de bunun bir parçası. Eğer Almanya’da gerçek bir terör saldırısıyla karşı karşıya kalınırsa neler olabileceğini düşünün artık... 
(Çeviren: Semra Çelik)

AVRUPA’DA TERÖRE KARŞI SİYASİ BİR ÇÖZÜM LAZIM

The Guardian 
Başyazı 

Seçimler yaklaştıkça Fransa ve Almanya oldukça farklı istikametlere doğru yol alıyor ve terör riski sosyal bütünlüğü tehdit ediyor. Bu durumu diğer Avrupa ülkeleri dikkatle izlemekte.
Sivilleri hedef alan ve iki hafta içerisinde gerçekleşen altı terör saldırısının yarattığı korku ve gergin ortamın ardında, Fransa ve Almanya halen yaşanan şokun etkisinden sersemleşmiş durumda ve bundan sonra Avrupa’nın liberal demokratik düzeni gittikçe zorlaşan bir sınavdan geçecektir. İki ülke de önümüzdeki yıl önemli seçimlere hazırlık yaparken daha önce yaşanmamış boyutta şiddetli saldırılara maruz kaldı. Zaten oldukça dengesiz ve endişe yaratıcı olan politik ortam, gittikçe büyüyen popülizm ve artan puan kazanma eğilimiyle daha da gerginleşiyor.
Fransa Papaz Jacques Hamel’in Rouen yakınlarında kilisede öldürülmesini anlamaya daha yeni çalışırken, aradan daha 24 saat geçmeden Almanya bir hafta içerisinde dördüncü kez saldırıya uğradı. İnsanların alışılagelmiş hayatları artık dağılıyor ve yerine getirilen yeni düzen öngörülemez gizli tehlikelerle ve geniş çaplı güvenlik önemleriyle dolu gibi görünüyor. Fransa’da terör saldırıları 2012’de başladı ve cihatçı terörle ‘savaş’ söylemleri gittikçe sıradanlaştı. Ülkede olağanüstü hal var. Diğer tarafta Almanya ise hiç savaştan söz etmiyor ve OHAL ilan etmedi. Fakat Almanya’daki IŞİD tarafından üstlenen ilk intihar saldırısından sonra, Ansbach’ın ardından, İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere de artık Almanya’nın küresel terörün hedefi olduğunu kabul etti.  
Her saldırının ardından her zaman aynı soru sorulur: Neden önlenemedi? Fransa’da güvenlik zaafları sorgulanıyor. Almanya’da ise tartışmalar mültecileri daha yakından denetlemek üzerinden gelişiyor. Geçen sene Avrupa’ya gerçekleşen yoğun mülteci akımı veya radikal İslam’ın bu saldırılarla arasındaki ilişkiler hakkında bağlantı olsun olmasın yine de sorular bu yönde girdap gibi dönüyor.
Hem Fransa hem Almanya’da saldırıların ardından politik tansiyonlar çabuk yükseldi, fakat daha çok Fransa’da siyasi arenada gerginlikler yaşanıyor. Fransa’nın 2015’te Paris saldırısından sonra büyüyen ulusal birlik ve beraberlik gösterisi, Nice’de gerçekleşen terör saldırısından sonra hızlı bir şekilde yerle bir oldu. Başbakan François Hollande şimdi kendi itibarına yapılan saldırılara karşı savunmaya geçti ve daha geniş güvenlik önlemleri için yapılan baskılara karşı çıkmakta zorlanıyor. Başbakanın sağcı eleştirmenleri “Fransız Guantanamo” gerektiğini bile söyledi. Aşırı sağcı parti (Ulusal Cephe-FN) Lideri, Marine le Pen salı günü gerçekleşen saldırıyı fırsat bilerek Fransa’nın Hristiyan köklerinin tehlikede olduğunu ilan etti. Abartılmış göçmenlik karşıtlığı da oldukça yaygın. Almanya’da siyası tutum daha sakin: Almanya Başbakanı Angela Merkel halen popüler ve otorite sahibi. Merkel’in koalisyon partnerleri mülteciler konusunda daha yoğun denetleme istiyor fakat gelecek seçimdeki çıkarları halen başbakanın partisine bağlı olduğu için, Merkel’e kişisel saldırılarda bulunmuyorlar. Almanya’da aşırı sağcılık büyüme gösteriyor fakat Fransa’daki aşırı sağ “Ulusal Cephe” olarak bilinen hareketle henüz kıyaslanamaz. (…)
Fransa’da aşırı sağcı tutumlarla kıyaslanınca, Almanya’nın kendi tarihinin farkında olması aşırı sağcı tutumlara karşı güçlü bir frenleyici etki yapıyor. Fransa’nın siyasi liderleri, hoşgörü ve kültürel farklılıkların sorun değil güç olduğunu vurgulamak yerine, daha çok ‘savaş’ ve ‘zafer’den bahsediyor. Alman yetkilileri ise terörün mültecilik ve göçmenlik ile karıştırılmaması gerektiğini vurgulamak için çaba gösteriyor. Kişisel tarzlarda da fark var tabii: Hollande ‘düşmana’ karşı mücadeleci ve kararlı görünmek isterken, Merkel askeri tutumu tercih etmiyor ve saldırıların mağdurlarıyla duygudaşlık kurduğunu ifade ediyor.
Farklılıklar ne olursa olsun, her iki ülkenin 2017’de yaklaşan seçimlerine doğru kızışan politik tartışmaları devam ederken, bu iki liderin kararları ve tutumları tüm Avrupa için örnek olacaktır. Her iki ülkede birçok konuda kıtanın tutumunu belirliyor, üstelik derin ve yeni yeni oluşan belirsizliklerin kıyısında, mültecilere karşı düşmanlık yüzünden de yaralı bir Avrupa.
(Çeviren: Çınar Altun)
 

www.evrensel.net