Manşetleri görüp  aklımızı kaçırıyoruz!

Manşetleri görüp aklımızı kaçırıyoruz!

Meltem Akyol Gazeteci Burcu Karakaş'la 90’lı yıllarda gazeteciliği anlattığı kitabı Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın üzerine konuştu.

Meltem AKYOL
İstanbul

-AYŞENUR ARSLAN: ... Bir insan ölü olarak ele geçirilmez, bir insan öldürülür. Bu kalıpla herkese şunu söylüyorsunuz: ‘Ele geçirmenin yolları vardır, bunlardan biri de öldürmektir.’ Bir tür kafalarda meşru hale getiriyorsunuz bu kalıpla.

-RAGIP DURAN: Özgür Gündem için 1 ay hazırlık, 2 ay yayın yaptık. O 2 ayda 3 kere cenazeye gittim. Üç muhabirimiz öldürüldü. Ağır bedeli var doğru gazetecilik yapmanın.

- CELAL BAŞLANGIÇ: Korucu astıran gazeteci var. Ev bastıran da çok var. Şırnak’ta emniyet müdürüne, ‘Abi bir ev bas, biz de çekelim’ diyerek mizansen yaptıran vardı.

-TUĞRUL ERYILMAZ: 1990’ların manşetlerini gör, aklını kaçırırsın... Kürt diyemiyorsun. Bu nedir ya? Biz de korkak davrandık. Kürtler hep yalnız bırakıldı. Bilmiyorduk. Öğrendik, korktuk. Korkumuzu yeninceye kadar zaman geçti.

Bu ifadeler Gazeteci Burcu Karakaş’ın “Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın” kitabından. Karakaş kitapta 11 gazeteci ile ’90’lı yılların gazeteciliğini konuşuyor, anlatıyor, bahsi geçen manşetlere, haberlere ilişkin de örnekler veriyor. Ayşenur Arslan, Doğan Akın, Tuğrul Eryılmaz, Rıdvan Akar, Celal Başlangıç, Ruşen Çakır, Mehmet Y. Yılmaz, Özcan Sert, Nurcan Akad, Ragıp Duran ve Mete Çubukçu ile yapılan söyleşilerden oluşan kitap Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’ye adanmış. 

Burcu ile bir araya geldiğimiz vakitler memleket toz duman, darbe atlatılmış, OHAL ilan edilmiş, görevden almalar tam gaz devam ediyor. O gün çıkan manşetlerden biraz bahsediyor, haberleri konuşuyoruz... Tam “Manşetleri görüp, aklımızı kaçıracağımız” günlerdeyiz diyoruz...  Karakaş ile ’90’lı yıllarda gazeteciliği anlattığı kitabını konuşurken çokça bugüne bakıyor, sonra düne dönüyoruz.

SANSÜR VE OTOSANSÜR MEKANİZMALARINI GÖSTERMEK İSTEDİM

’90’lı yıllar Türkiye tarihinde çok kritik bir yere oturuyor... Sanırım gazetecilik açısından da öyle ama üzerine de çok şey yazıldı,çizildi, çekildi, konuşuldu. ’90’ları bir kez daha konuşmak fikri nerden çıktı Burcu?
Özsözde de ifade ettiğim gibi Gezi sürecinden sonra doğdu aslında. Gezi sürecinde gerçekten insanların medyaya dönük çok ciddi eleştirileri oldu, özellikle “Taksim’de biz şiddete uğruyoruz, siz bunu nasıl haberleştirmezsiniz?” diyen bir çok kişi oldu. Biz aslında medyanın içinde çalışan insanlar olarak bunun, yani sansür ve otosansürün medya için yeni bir olgu olmadığını biliyoruz. Biraz bunları anlatmak istedim, ’90’lı yıllarda Kürt meselesini işleyen medyada ne gibi bir sansür ve mekanizmalarının işlediğini okuyucuya iletmek istedim.

İsimlere baktığımız zaman bölgede görev yapan gazetecilerden çok burada, batıda çalışan isimler var... Böyle dersek yanlış olur mu?
Olmaz... Bölgede çalışan gazeteciler olmamasına özellikle dikkat ettim. İstanbul ve Ankara karar mercileridir ve siz bölgeden bir haber gönderseniz de onların süzgecinden geçer ve okuyucuya ya da izleyiciye öyle ulaşır. O yüzden İstanbul ve Ankara’da olanları ve özellikle karar merciinde olanları yani söz sahibi olanları seçtim.  Bu 11 isim de böyle seçildi...

Yalnızca iki kadın var....
Onun nedenini de hemen söyleyeyim, o yıllarda karar mercilerinde bulunan kadınların sayısı çok fazla olmadığı için Ayşenur Arslan ve Nurcan Akad var, tabi ki onlardan başka isimler de var ama orana vurduğun zaman ne yazık ki ancak o kadar, çok da fazla yok. Şu anda da durum çok farklı değil...

ÖZKÖK KONUŞMAK İSTEMEDİ

Ertuğrul Özkök’ün kitapta adı çok geçiyor, onun ile de konuşmak istedin değil mi?
Evet ismi çok geçiyor kitapta, o yüzden ben kendisiyle konuşmazsam kitabın eksik kalacağını düşündüm, kendisine bir mail attım ve kitapta da zaten buna yer verdim, kendisi bu konular hakkında  konuşmak istemediğini söyledi. Yani umarım okur, kendisi de herhalde çoğu insanın böyle düşündüğünü biliyordur. Bir de sadece o dönem için söylemiyorum, medyanın bugün geldiği noktada çok büyük payı olduğunu düşünüyorum, keza kendisinin de zaman zaman yaptığı özeleştiriler olduğunu biliyoruz. 

İLİŞTİRİLMİŞ GAZETECİLİK DİYE BİR ŞEY VAR

Kitapta Celal Başlangıç bazı gazetecilerin korucu astırmasından, ev baskınları yaptırtmasından bahsediyor. Bugün de Nazlı Çelik’in yaptığı haberler var... 
O haber değil, yani haber öyle bir şey değil. İliştirilmiş gazetecilik diye bir şey var, bu dünyanın her yerinde oluyor. Çeşitli çatışma ortamlarına girmek için bazı habercilerin çeşitli kurumlara ya da hükümete iliştirilerek o bölgelere girdiğini ve oradan haber yaptığını biliyoruz. Ancak kendisinin yaptığı bu bile değil, mizansen diye ifade edebiliriz ama habercilik değil... Bizim yaptığımız iş de böyle bir şey değil.

DAHA SIKINTILI MANŞETLER GÖREBİLİRİZ...

Peki şimdi... OHAL ilan edilmişken gazeteler televizyonlar ne yapıyor, yapacak?
Günlerdir herkes OHAL’e dair kanunlar, haberler okuyor. Bu süreçte basına ilişkin engeller olabilir, önce bunun farkına varmak gerekiyor. Türkiye’de barış gazeteciliği yapmak, yani ötekileştirmeden, nefret dili kullanmadan yayın yapmak zordu, ama anlaşılan o ki bu her zamankinden daha zor olacak. Bunlara rağmen bundan vazgeçmemek, peşinden gitmek gerekir. Benim en büyük çekincem bu dilin sertleşmesi... Yani medyanın dili zaten sorunlu, bu süreçte daha sıkıntılı manşetler, haberler görebiliriz. 

Sen de merkez medyada çalıştın, kendi deneyimlerin ne söylüyor?
Ben 5 yıl Milliyet’te çalıştım, açıkçası iç rahatlığı ile söyleyebilirim hiç istemediğim bir haberi yapmadım ve buna zorlanmadım ama tabi orada çalışan insanların benzer bir durum içinde olduğu anlamına gelmiyor. Bir de hem ben biraz şanslıydım galiba ve bu ülkede hala çözüm süreci devam ediyordu. Ve bu çok önemli bir etken, şöyle düşünün; bir çatışmasızlık ortamı var, bu her şeyi etkilediği gibi bizim yaptığımız haberleri de etkiliyor. Örneğin bir kadın cinayeti olduğu zaman bunun haberini yapmak gazetede lüks kaçmıyor ve o gazete onu manşetten verebiliyor. Şimdi ülkede OHAL var ve ülke kaynıyor, sürekli acaba insan hakkı ihlallerine gazeteler ne kadar yer verecek, bu çok önemli bir sınav. 

GAZETECİLER ÖZELEŞTİRİ YAPTI

Ne sonuç çıktı anlatan isimler açısında? Yani okuyucu “Biz iyi yaptık”ı mı görecek, yoksa özeleştiriyi mi?
Kitapta en kıymetli bulduğum şey aslında konuşan kişilerin verdiği özeleştiriler oldu. Bunu kıymetli buluyorum. Nihayetinde “Biz aslında onu öyle yapmak istemedik ama böyle yapmak durumunda kaldık” diyen var. Ya da “Böyle yapmak istedik ama buna imkan sağlanmadı, çünkü böyle böyleydi” diye anlatan var. Bu özeleştirilerin kıymetli olduğunu düşünüyorum.

BUGÜN İÇİN ÇIKARILACAK ÇOK DERS VAR

’90’lara benziyor mu bugünler,  OHAL, baskı, çıkan manşetler?
’90’larla benzeyen çok yan var ama bir yandan siyasi açıdan atmosfer de çok değişik. Yani OHAL ilan edildi ama ben ’90’lardaki gibi bir durum olacağını düşünmüyorum, şu anda 3 ay gibi 6 ay gibi sürelerden bahsediliyor, o zaman 15 yıllık bir OHAL süreci var. Şu anda da basın üzerinde baskılar yoğun ama o zaman bunun on katı. Çünkü Kürt meselesi bu ülkenin en hassas karnı ve bununla ilgili bir mücadeleye girişildiği zaman gerçekten habercilik yapmak isteyenlerin önünde çok ciddi engeller olduğunu görüyoruz. 

Kitap ne söylüyor bugün gazetecilik yapanlar, nedir çıkaracağımız dersler?
Bence basın mensuplarının kitaptan çıkarabileceği şey belki de baskı ortamındaki meslek büyüklerimizin bu duruma nasıl tepki verdiği ya da veremediği. Bunun aslında kitapta işlendiğini düşünüyorum. Bu açıdan da önemli zannedersem, hatta bugün çok daha önemli. Nihayetinde ben bu kitabı yazmaya başladığım zaman çözüm süreci hala devam ediyordu, ya da sonlandığı günlere denk geliyordu. Ama hala çatışmasızlık ortamına dair emareler vardı, tabi sonrasından buradan çıkıldı ve tekrardan ülke çapında bir çatışma ortamına girildi. Ve bunu ortamın medyayı etkilememesi mümkün değil. 

BİR KELİME İÇİN BİLE MÜCADELE ETMEK ÖNEMLİ

‘Ana akımda çalışanlar zaten bir şey yapamaz uymak zorunda’ algısı var. Böyle mi?
Tavır koymanın çok önemli olduğunu düşünüyorum, topyekün bir değişim sağlanamayabilir belki ama en ufak bir değişimin, değişim demeyelim ama farkın bile çok önemli olduğunu düşünüyorum... Ben de bunu ana akımda 5 yıl çalıştıktan sonra farkettim, yani bir kelimenin gazetede o şekilde çıkmaması için verdiğiniz mücadele kıymetli, bunu okuyucu fark etmeyebilir, kimse de fark etmeyebilir ama bu çok önemli.

MEDYA ‘MİLLİ BASIN’ OLMAYA GÖNÜLLÜ

Ayşenur Arslan dikkat çekiyor medya diline... Özellikle asker merkezli ifadelerin haberin bütününe sirayet etmesi meselesi? 
Bir kere askeri terimlerin içselleştirilmesi söz konusu. Türkiye medyası için çok uzun zamandır çok büyük sıkıntı. Nihayetinde Genelkurmay bir açıklama yapacaksa o açıklamayı istediği gibi yapabilir. Bunu eğer gazeteye koyacaksanız ya da ekrandan verecekseniz ve onun dilini kullanacaksanız bunu tırnak içinde vermeniz gerekir, bu çok basit bir şey. Ama o hani özsözde de söylediğim şey, medyanın ‘milli basın’ olmaya gönüllü hali tam da o aslında. Bu Genelkurmayın dilini içselleştirmek niye ki? Bu ciddi bir sıkıntı ve biz bunun sıkıntısını hala çekiyoruz. Bu nasıl kalkabilir, bilmiyorum, hele şu anki ortamda. Çok basit bir şey aslında, herhangi biri kurumun dilini değil, habercilik dilini kullanmamız gerekiyor ama işte bu bile lüks.

Son Düzenlenme Tarihi: 25 Temmuz 2016 07:30
www.evrensel.net