Siyasi irade sorumlu davranmalı

Siyasi irade sorumlu davranmalı

15 Temmuz'da yaşanan darbe girişiminde Cumhurbaşkanı ve hükümet tarafından sokağa çıkma çağrısı yapılması üzerine pek çok yerde saldırılar yaşandı

15 Temmuz akşam yaşanan darbe girişimi sonrası Cumhurbaşkanı ve hükümet tarafından sokaklara çıkma çağrısı yapılması üzerine pek çok yerde saldırılar yaşandı.

Malatya’da Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Paşaköşkü Mahallesi’ne bir grup tarafından saldırı düzenlendi. İstanbul Pendik’te Alevi bir vatandaşa ait kömürlük tekbir getirilerek yakıldı, Ankara’da 10 Ekim anıtına düzenlene  saldırıyı protesto etmek isteyenlere polis saldırdı, Kocaeli’de HDP il binasına saldırı düzenlendi. Daha pek çok kentte benzer olaylar yaşandı.

LİNCE MÜSAMAHA GÖSTERİLMEMELİ

Darbe girişimi sonrası yaşananları gazetemize değerlendiren Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ‘Demokrasi mitingleri’ adı altında sokağa çıkanların saldırgan tutumuna dikkat çekerek siyasi iktidarın sorumlu davranması gerektiğini vurgulayarak linç davranışına müsamaha gösterilmemesi gerektiğini vurguladı.

Fincancı, “Linç davranışı bizim dönem dönem karşılaştığımız bir davranış modeli. Burada önemli olan siyasi iradenin sorumlu davranıp, bu tür davranışların karşısında durduğunu ve bu tür davranışlara hiçbir şekilde müsamaha gösterilmeyeceğini topluma açıklamaları olmalı. Ama tam tersine siyasi iradenin de son derece sorumsuz bir davranışla bu linçlere karşı destekleyici bir tutum aldığını görüyoruz. Bu tabii çok kaygı verici. Toplumda infial olabilir, bireyler saldırgan tutum alabilir, linç davranışları olabilir, ama önemli olan hukuk kuralları gereği, hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde tutum alınması ve hiçbir linç davranışına müsamaha gösterilmemesidir” değerlendirmesinde bulundu.

Siyasi iktidarın sorumluluğuna dikkat çeken Fincancı, “En önemli sorumluluk siyasi iradeye düşmektedir. Demokrasi mitingleri adı altındaki çağrılar aslında ciddi anlamda linç kültürüne dönük, linç davranışını destekleyici bir çağrı olarak okunmalı” diye konuştu.

15 Temmuz gecesi ve ardından meydana gelen linç girişimleri ve saldırılar için “Böyle bir tabloda umarım ki toplum daha sağduyulu davranır, belli bir azınlık dışında böyle davranışlar gerçekleşmez” diyen Fincancı, “Şimdilik bunların bir çoğunluk olduğu ve bu tür saldırıların gerçekleşebileceği bir tablo yok ortada. Ama böyle bir şiddete çağıran yaklaşım, silahlanma ve idam bir iç savaşı çağırabilir ki bu çok daha tehlikeli. Dolayısıyla siyasi iradenin kontrol edemeyeceği şiddet biçimlerini özendirmesi sadece farklı düşünenler, tartışanlar açısından değil, kendileri için de aslında bir gün gelir o silah onları da vurur. Dolayısıyla çok özenli davranmak gerekir” değerlendirmesinde bulundu.

ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERE AYKIRI

Darbe girişimi sonrası gözaltına alınan askerlerin durumuna ilişkin de konuşan Fincancı, “Çıplak bırakma, ters kelepçe, vücutlarında görüntülenen bir takım yaralanmalar, paylaşılan fotoğraflar itibariyle bir işkence uygulamasıyla karşı karşıyayız. Sadece işkence uygulaması değil onun dışında çok kaygı verici haberler geliyor, gözaltı muayenelerinin yapılması için hastaneye gönderilemeyecekleri ifade edilip hekimlerin bulundukları yere getirilmesi yönünde bir takım girişimler olduğu belirtiliyor. Bunların tamamı uluslararası sözleşmeler çerçevesinde ve Türkiye’nin de özellikle uyması gereken işkencenin etkili biçimde soruşturulması ve belgelenmesi ile ilgili düzenleme İstanbul Protokolü’ne aykırı uygulamalar. Hekimler üzerinde bu tür tutumlarla, bağımsızlığına zarar verecek ve baskı oluşturacak uygulamalar da kabul edilemez elbette. Dolayısıyla ciddi anlamda sorunlu ayrıca bunu da uygulamaya sokanların aklında bulundurması gereken bir konu var; bu tür işkence uygulamaları sonucunda adil yargılama hakkının ihlali ve hukuka aykırı delil toplanması nedeniyle bu kişiler için cezasızlık söz konusu olabilecek, bu öfkeyle cezalandırma davranışı sonucunda tam tersi bir durumla karşı karşıya kalabilirler” değerlendirmesinde bulundu. 

Darbe girişimi ardından uygulanan yasakçı, şiddeti körükleyen politikaları eleştiren Fincancı, darbeyi engellemenin yolunun daha fazla şiddeti teşvik etmek değil, demokratik iklimin yaratılması olduğunu vurguladı. Fincancı, “Darbeler her zaman bir risk. 21. yüzyılda bile bir risk olduğunu hep beraber gördük. Ancak darbeleri önlemenin yolu daha fazla güvenlik, daha fazla şiddet ve idam, işkence değil. Tersine ifade özgürlüğünün önünün açılması, bütün özgürlüklerin korunması ve demokratik bir iklimin yaratılmasından geçer. Dolayısıyla ne silahlanmayla, ne de idam cezalarıyla darbeler engellenemez, tam tersine daha fazla darbeci oluşumların ortaya çıkmasına, gizlice bu tür planların yapılmasına olanak sağlar, önemli olan açıklık politikasıdır, ifade özgürlüğüdür ve her tür özgürlüğün ve ifade özgürlüğünün korunmasıdır” diye konuştu.

SALDIRILARDA İKTİDARIN SORUMLULUĞU VAR

Darbe girişimi sonrası Cumhurbaşkanı ve hükümetin çağrısıyla sokağa çıkanlar tarafından yapılan saldırılarda sorumluluğun siyasi iktidarda olduğunu vurgulayan Öztürk Türkdoğan, “Kitlelerin darbeye karşı sokağa çağrılması sürecinde o kitleler arasında bulunan paramiliter grupların saldırıları konusunda iktidarın sorumluluğu var. İktidar, bunu engelleyici tedbirlere başvurmalıdır. Hiç kimse eline silah alıp hiçbir cezalandırma yöntemi yapamaz bu suçtur. Askerleri linç edemez kimse, başka gruplara saldıramaz, Alevilere saldıramaz, farklı kesimlere saldıramaz böyle bir hakkı yok. O zaman bunların darbecilerden bir farkı olmaz. Dolayısıyla bunun suç olduğunun açık bir şekilde ortaya konması lazım ve engellenmesi gerekir” diye konuştu.

Siyasilerin söylemlerine dikkat etmesi gerektiğini vurgulayan Türkdoğan, “Sokaklarda kullanılan nefret söylemi çokça fazla. Bunu da önlemenin  yolu bizzat Cumhurbaşkanı, Başbakan, siyasi iktidarda bulunanların, siyasilerin söylemlerine çok dikkat etmesi gerekir. Onların söylemleri bunlara cesaret vermemelidir. Hatta bunu engelleyici bir söylem içerisinde olmalıdırlar. Aksi takdirde bu linç kültürünün gelişmesine hizmet eder” dedi.

HER TEPKİSEL OLAYDA İDAMI GÜNDEME GETİRMEK YANLIŞ

Türkdoğan, bireysel silahlanma ve idam cezasının gündeme gelmesi konusundaki çağrılar hakkında ise “Bireysel silahlanma ve idam söylemleri kesinlikle gayrimeşrudur. Bunların yasal hiçbir karşılığı yoktur. Bireysel silahlanmayı savunan kişiler karşıt grupların da silahlanacağını düşünemiyorlar mı? Bu, vatandaşın birbirine kırdırılması demektir ve bu korkunç bir şeydir, böyle bir şey olamaz. Bunu söyleyenler ne söylediğinin farkında değil. İdam cezası konusunda Cumhurbaşkanı daha önce de aynı şeyi yaptı, seçim dönemlerinde. Türkiye bunu mevzuatından çıkardı. Bu geri dönülmez bir nokta. Her tepkisel olayda ölüm cezasını gündeme getirmek çok yanlıştır. Türkiye bu defteri daha önce kapatmıştır. Cumhurbaşkanı sık sık Menderes’in geleneğinden geldiğini söylüyor. Menderes ölüm cezasıyla idam edilmiş bir başbakandır. Dolayısıyla o gelenekten geldiğini söyleyen siyasi kimliğin ölüm cezası söylemini kesinlikle kullanmamalıdır. Ölüm cezasının nerede, nasıl, kime uygulanacağı belli olmaz. Deniz Gezmişlerin devrimci gençlik önderlerinin haksız bir şekilde ölüm cezası nedeniyle idam edilmeleri de Türkiye’de bir travma yaratmıştır. Bu iki örnek bile tek başına Mecliste bulunan AKP, CHP, MHP ve özellikle HDP’nin  buna geçit vermemesi gerektiğinin tarihsel bir örneğidir” diye konuştu.

TEK ÇIKIŞ YOLU İNSAN HAKLARINA BAĞLILIK

Askeri darbelere toplumun bir bütün olarak karşı olduğunu vurgulayan Türkdoğan, “Hiçbir siyasi parti bu olaydan rant elde etmeye kalkışmamalıdır. Bu toplumun tamamına yönelik bir harekettir. Bunu da ancak toplumsal akılla yenebiliriz. Tek çıkış yolu  daha fazla demokrasi ve insan haklarına bağlılıktır” dedi.

İŞKENCE YASAĞINA UYULMALI

Gözaltına alınan askerlerin işkence ve kötü muamele gördüğüne dair yayımlanan haber ve fotoğraflar hakkında değerlendirmelerde bulunan Türkdoğan, “Darbe girişiminde bulunanlara yönelik yapılan polis operasyonlarında, savcıların denetiminde yapılan operasyonlarda mevcut ceza yasalarındaki bütün kuralların uygulanması gerekir. İşkence mutlak yasaktır. İşkence ve kötü muamele yasağına uygun hareket edilmesi gerekir. Kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkı vardır. Bu insanların gözaltına alınma biçimlerinden başlayarak, gözaltı merkezlerine götürülmesi, ailelerine ve avukatlarına haber verilmesi gerekiyor. Gerek kollukta, gerek savcılıkta, gerek sorgu hakimliğinde avukat hakkından yararlandırılması gerekir. Savunma haklarını sonuna kadar kullanmaları gerek. Çünkü suçüstü hali var, başarısız kalmış darbe girişim hali var. Dolayısıyla bu kurallara uygun bir soruşturma yürütülmezse bu gelecekte çok konuşulacaktır. Elde edilmek istenen cezai amaca gölge düşürecek hatta onu engelleyecektir. Ama ondan önce insan olarak bu insanların hakları olduğu kesinlikle unutulmamalı. Mutlak yasak olan işkence ve kötü muamele yasağına uyulmalıdır. Kişi güvenliği ve özgürlüğü ilkelerine , savunma hakkı konusunda en küçük bir zafiyet gösterilmemelidir. Çünkü bu onların hakkıdır” diye konuştu.

Asker ailelerinin korku içinde olduğunu belirten Türkdoğan, yakınlarından haber alamayan aileleri barolara yönlendirdiklerini söyledi. Türkdoğan, “Gözaltı listeleri oluşturulmuş durumda. Barolar kim nerede tutuluyor, bunun listesini tutuyorlar. Oradan bilgi alabileceklerini söylüyoruz. Onun dışında arkadaşlarımız toplu gözaltı merkezlerinde gözlem yapmak için girişimlerde bulunacak. Basına yansıyan bilgilerde bizim işkence diye tabir ettiğimiz çıplak bir şekilde ters kelepçe ile saatlerce bekletme, yiyecek, içecek vermeme, yine medyaya yansıyan görüntülerde kaba dayak atılarak işkenceye uğramış çok sayıda subay görüntüsü var. Bunlar işkence yasağını hiçe sayan uygulamalar. Bir an önce her şey hukuk düzenindeki gibi olmalı. Aksi takdirde bu konu farklı sorunlara sebep olacak” dedi. (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net