İktidarlar katliamlara  her zaman bir kılıf bulur

İktidarlar katliamlara her zaman bir kılıf bulur

Yazar Ali Özenç Çağlar Sivas olaylarını merkezine aldığı yeni öykü kitabı 'Ateş Küskünleri' anlattı

İsmail BİÇER
İstanbul

Türkiye ve Almanya’da çeşitli dergi ve gazetelerde desenleri, karikatürleri, şiirleri ve öyküleri yayımlanan Ali Özenç Çağlar’ın Sivas olaylarını merkezine aldığı yeni öykü kitabı “Ateş Küskünleri” yayınlandı. 

Çağlar, 1979 yılında Sanat Emeği dergisinin açtığı İşçi Yazarlar Öykü ve Roman Yarışması’nda “Kurtuluşun Düşleri” adlı öyküsü, başarılı ilk beş yapıt arasına giriyor. 1985’te Gelsenkirchen’de düzenlenen “Türkler Almanya’da” konulu şiir ve öykü yarışmasında “Kürt Şoreş” isimli öyküsü ödül alıyor. İsviçre’de 1986 Dünya Barış Yılı nedeniyle açılan bir edebiyat yarışmasında da “Leke” isimli öyküsü ikincilik ödülüne değer görülür. 1993 yılında Çağlar, Milliyet Gazetesi ve Türkiye İş Bankası’nın Avrupa düzeyinde açtıkları Örsan Öymen Yazın ve Karikatür Yarışması’nda, dil konusunu işlediği karikatürüyle başarı ödülü alır. 1999 yılında  Samim Kocagöz Öykü Birincilik Ödülü’nü de almış olan Çağlar’la, Solingen ve Sivas olaylarını merkezine aldığı yeni öykü kitabı “Ateş Küskünleri”ni konuştuk.

Yeni öykü kitabınız, Solingen ve Madımak katliamını anlatıyor. Dünyanın farklı iki noktasında yaşanmasına rağmen, benzer bir katliam. Peki, neydi bu olay ve sizin Madımak katliamıyla kurduğunuz bağ nerede başlıyor, nerede bitiyordu?
O dönemde iktidarda Federal Almanya Başbakanı Helmut Kohl vardı. Yabancılara karşı yükselen düşmanlık, faşist Alman Neo Nazi örgütlerinin saldırıları kontrolsüzce ülkenin her köşesinde sürdürülüyordu. MHP’li Bozkurtların da o sıralar çeşitli işçi dernek lokallerini yakmaları, Alman faşistleriyle el ele verip eylem koymaları alışıldık bir şeydi. Bugün bile Google’u bir kez tıklasanız o süreçte yabancılara karşı yapılan saldırıların sayısının iki binleri aştığını görürsünüz. Faşist Evren Hükümeti ve şürekası durumdan oldukça memnun... Yani Türkiyeli işçi ve emekçi aileler burada tamamiyle sahipsizdiler. Değişik görüşlerdeki Türk-Kürt işçi örgütleri de saldırıların önünü almada yetersiz kalıyordu. 

Kuşkusuz o dönem Türkiye’deki gericilik de bu saldırıları yüreklendirir nitelikdeydi..
Zaten en kötüsü de oydu. İşte böyle bir gecede 29 Şubat 1993 sabaha karşı Almanya’nın Solingen kentinde Almanların Neo Nazi dedikleri, faşist gençlik örgütleri bu katliamı gerçekleştirdi ve Türklerin kaldığı bu binada beş can cayır cayır yandı. Cenazelerin kaldırılması sırasında cenaze törenine Başbakan Helmut Kohl bile gelme gereği duymadı. Sonuçta sürdürülen uyduruk yargılamalarla verilen kimi cezalar sonucu, bir müddet sonra katillerin bir kısmı, gençlik yasalarından yararlanılarak salıverildiler.

Sivas, Madımak yangınındaki senaryonun hemen hemen aynısı orada da uygulanmış.
Emperyalizmin güdümündeki iktidarlar her zaman yaptıkları katliamlara birer kılıf bulurlar. Bizde de Madımak vahşeti sırasında iki otel görevlisi bir de saldırgan olmak üzere, toplam 37 insan can verdi. Aziz Nesin’in şans eseri kurtulduğu bu yangında kimleri yitirmedik ki: Metin Altıok, Muhlis Akarsu, Behçet Aysan, Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Hasret Gültekin, Uğur Kaynar, orada o gün can verenlerden sadece bazıları. Bunların hepsi de ülkemiz için, bizim için birer kültürel değerdi. Yazın, düşün insanlarıydı, genç, kıymetli müzisyenler, yayıncılar, felsefecilerdi. Ağızları salyalı bir sürü güruhun kurbanı oldular bu güzel insanlar.  Tam 24 saat süren bu kâbus dolu güne TBMM’ndekiler öylece baktılar. Ardından yıllarca yargılamaları sürdü, sonucu biliyorsunuz. O günün katillerini savunanlarsa bu gün hala iktidarını sürdürüyorlar. Şimdi onları mahkemelerde savunanları arasanız hepsini de AKP’nin içinde rahatlıkla bulursunuz.  Bu olay bir kâbustu. Ölenlere salt bir isim olarak bakmak, onları her yıl ardı ardına sıralamak yetmez. Aslolan onları unutmamak, unutturmamaktır. İşte ben bunu yapmak istedim. Bu kitap böyle doğdu. “Ateş Küskünleri” kitabında, git-gellerle yaşanılan bu kabusu yazmak istedim.

BENİM SEVDALI YANIM ŞİİR

Çok yönlü bir yazar, sanatçı olarak; karikatür, şiir,  öykü, roman olmak üzere birden fazla ödüle değer görüldünüz. Romanlarınızı da sayarsak, yazınsal hayatınızda hangi tür daha ağır basıyor? 

Benim için bunu söylemek gerçekten zor. Aslında ben sanat çalışmalarına resimle başladım. Öyle ki, adımı yazmasını öğrenmeden 1951 yılında çevrilen Hintli sanatçı Raj Kapoor’in o meşhur Avare filmi ortalığı kasıp kavururken, Türkiye’de aynı isim ve desenleri üzerinde taşıyan kumaşlar da üretildiğini anımsıyorum; şöyle çok renkli, desenli falan. Bir gün benim sırtımda da onlardan bir gömlek vardı. İlkokul’da resim dersinde öğretmenin verdiği konuyu değil de, üzerimdeki gömleğin desenlerini çiziyordum. Bu durum öğretmenin dikkatini çekmiş, hemen önümden yaptığım resmi alıp sınıfta arkadaşlarıma gösterdi. Ardından övücü birkaç söz de etti. Bu benim çok hoşuma gitmiş, gururumu okşamıştı. Ardından da öğretmenim, “Devam et oğlum sende iş var.” diyerek, beni tetiklemesiyle, uzun yıllar resimle uğraştım, yağlı boya, sulu boya, daha sonraları politik gazetelere kare karikatürler çizdim; sergiler, ödüller vs. Ne var ki benim bir başka sevdalı yanım vardı, o da şiir. 

Sıradaki çalışmalarınızı da merak ediyoruz. Şimdilerde neler var? 
Biliyorsunuz,  bir üçleme olarak ele aldığım “Ölü Yüzler” romanım 1998’de yayımlanmıştı. Ardından ikincisi olan “Sular Kuruyunca” çıktı. Sırada üçüncüsü, yani: “Darbeden Kaçıyorlardı” romanı var. Umarım o da kazasız belasız okuyucuya kavuşur. 

www.evrensel.net