Almanya’dan Erdoğan’a fren

Almanya’dan Erdoğan’a fren

Ermeni Soykırımı kararı alınması sonrası gerginleşen Almanya-Türkiye ilişkileri, vekillere İncirlik yasağı getirilmesiyle daha da sertleşti.

Ermeni Soykırımı kararı alınması sonrası gerginleşen Almanya-Türkiye ilişkileri, Alman milletvekillerine İncirlik Hava Üssünü ziyaret yasağı getirilmesiyle daha da gerildi. Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, İncirlik’e gönderilecek AWACS’lar için mecliste oylanacağını, milletvekillerinin kendilerini kabul etmeyen bir ülkeye askeri uçak gönderilmesine onay vermeyeceklerinin açık olduğunu söyledi. Fränkischer Tag gazetesi yorumunda “Milletvekillerimiz İncirlik’teki askerleri ziyaret edemiyorsa, Alman ordusunun o zaman orada kaybedecek en ufak bir şeyi kalmamıştır. IŞİD teröristleriyle cepheyi zayıflatacak olsa da derhal geri çekilmeleri gerekir. Demokratik yollarla seçilmiş temsilcilerimizle istediği gibi oynayamayacağının Erdoğan’a açıkça ifade edilmesi zorunludur. Kendisi fazla ileri gitti.” dedi. Deutsche Welle’den aldığımız yorumda da Erdoğan’ın tavrı eleştiriliyor.
İngiltere’nin her bölgesine büyük siyasi krizler yaşanıyor. İşçi Partisi yeniden lider seçimine hazırlanıyor. Partinin Merkez Yürütme Kurulu Jeremy Corbyn’nin parlamento içindeki milletvekillerinin desteğini almadan oy pusulasında isminin olacağı açıklaması partinin içindeki sağcı kanat için büyük bir yenilgi olarak görülüyor.
Counterfire ve Savaşa Karşı Koalisyon Sözcüsü Lindsey German bu hafta sol hareketi için Jeremy Corby’nin desteklenmesi gerektiğini vurguluyor ve parlamento dışında da önemli eylemler yaşandığı aktarıyor.
Fransa’da el Khomri iş yasası hükümetin Meclisi ikinci defa baypas etmesiyle onaylandı. Küçük çaplı birçok eylemlerin farklı bölgelerde eş zamanlı gerçekleşmesine rağmen yaz tatillerinden dolayı hareket şimdilik çok zayıfladı. Zaten hükümet de 4 gözle tatil havasının yaygınlaşmasını bekliyordu.
Fakat işçi, emekçi ve gençler içerisinde öfke ve kararlılık hâlâ güçlü. La Forge dergisinden çevirdiğimiz yazı 4 aylık mücadelenin gelecek mücadelelere bıraktığı kazanımları konu ediyor.


ERDOĞAN’A NET MESAJ

Sabine KİNKARTZ
Deutsche Welle

NATO askeri üssü İncirlik’teki Alman askerlerini kimin ziyaret edip edemeyeceğine kim karar verecek? Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açısından bu sorunun cevabı belli: IŞİD’e karşı uluslararası mücadelede çok önemli bir rol oynayan İncirlik Üssü Türk Hava Kuvvetlerine ait ve Türkiye sınırları içinde bulunuyor. O zaman onun o günkü ruh hali ve o sıradaki dostları ve düşmanlarına göre ‘Sen gelebilirsin, sen gelemezsin’ deme hakkı var.
Alman parlamenterler için durum maalesef üç haftadan beri kötü. Federal Meclisin Osmanlı İmparatorluğu döneminde yani 100 yıldan önce vuku bulan Ermeni katliamını soykırım olarak nitelemesi Erdoğan’ı kızdırdı ve ‘İncirlik’e gelemezsiniz’ dedi. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı çocukça intikam duygularıyla mı hareket ediyor, yoksa gerçekten bu sayede Ermeni Soykırımı kararını geri çektireceğini mi düşünüyor bilemiyoruz.
Nedeni ne olursa olsun Almanya’nın parlamentonun askeri sorunlarda karara katılma hakkının gerekli olduğu bir ülke olması dikkate alındığında Erdoğan’ın pek de mantıklı davranmadığı açık.
Almanya, her askeri müdahalenin mecliste kararlaştırılması zorunluluğu olduğu için bir parlamentodan yönetilen bir orduya sahip. Zaten çok sayıda milletvekili de bu konuya dikkat çekti. Son olarak Meclis Başkanı Norbert Lammert, milletvekili arkadaşlarının eleştirilerine katılarak bu gelişmelerden sonra Alman askerlerinin İncirlik’te kalıp kalmayacağının tartışılması gerektiğini söyledi. Lammert’in sözleri, sadece şimdiye kadar milletvekillerinin bu yöndeki açıklamalarını güçlendirmek ve hemfikir olunduğunu göstermekle kalmıyor askerlerin geri çekilmesinin ciddiye alınacak bir alternatif olduğunu da gösteriyor.
Lammert, Türkiye ile ilişkilerle ilgili olarak açık tavır alan, net mesaj veren biri. Başbakan Angela Merkel ise, NATO Zirvesinde Erdoğan’ı ziyaret yasağı konusunda ikna etmeye çalıştı ama Erdoğan’ın geri adım atmaması sonrası sessiz kaldı. Merkel’in yapmadığını Norbert Lammert yapıyor ve haklı olarak, Alman ordusu istenmiyorsa orada kalmayız!’ diyor.
Ancak hem Angela Merkel hem de Norbert Lammert Alman askerlerinin IŞİD’e karşı mücadelenin bir parçası olarak İncirlik’e gönderilmesinin sadece Almanya ve Türkiye arasında bir sorun olmadığını biliyorlar. Savaş jetleri, havada yakıt nakli yapan uçaklar ve keşif uçaklarıyla İncirlik’te bulunan 250 askerli Alman ordusunun uluslararası topluluk adına görev yaptığı biliniyor. Buna rağmen askerler geri çekilebilir mi? Erdoğan’ın bir çırpıda siliverdiği politik ve insani bir durumla karşı karşıyayız. Bölgeyi IŞİD’den kurtarmak hedeflendiği için askerlerin geri çekilmesi kararını almak zor. Buna Federal Meclisin tatilinin bitmesi sonrası eylül ayında karar verilecek. Tatil sonrası tüm fraksiyonların savunma uzmanları hep birlikte İncirlik’i ziyaret etmeyi planlıyorlar. İzin dilekçelerini teslim ettiler bile. Bu nedenle umalım o zamana kadar Türkiye ile Almanya arasındaki anlaşmazlık sona ersin. Bu arada sadece bir hatırlatma olarak; İncirlik Hava Üssünün bulunduğu arazi 1915’teki Ermeni Soykırımı’na bağlı olarak kamulaştırıldı. Orası daha önce Ermenilere aitti.

Çeviren: Semra Çelik


NE YORGUNUZ NE DE BOYUN EĞİYORUZ, KARARLILIĞIMIZ İLK GÜNKÜ GİBİ SAĞLAM

La Forge Dergisi
Başyazı

Haftalardır süren bir hareketin biriktirdiği zengin deneyimlerle beslenen güçlü bir kararlılık hâlâ herkeste egemen. 4 aylık grev, miting, blokaj ve eylemlerle büyük bir yol katledildi! Kolektif eylemlere dayanan bu kazanımları kafalarımızda bilince çıkartmak ve daha da yaygınlaştırmamız lazım. Şiddet sorunu ve sınıfsal niteliğinden, işçi sınıfının belirleyici rolüne, güçler dengesinde lehte değişiklikler için grev ve mitinglerin öneminden tutun da işçi ve emekçi sınıfların desteğini almaya yönelik tertiplenen eylemlerin önemine kadar birçok alanda önemli kazanımlar gerçekleşti. Polis güçleriyle çatışma ve şiddet sorununu örnek olarak alalım… Şu veya bu şekilde mitinglere katılan herkes bu sorunla yüz yüze geldi. Yaşanan şiddetlerden dolayı iktidar tüm hareketi kriminalize etmek, hatta bir gösteriyi yasaklamaya kadar gitti. Fakat geri adım atmak zorunda kaldı. Neden? Çünkü
Hollande ve kimi bakanları, yasaklansa bile binlerce insanın sokaklara inerek yürüyüş yapacağını anladılar. Bu ise gösterilere katılanların kafasında şiddetin sınıfsal niteliğinin ve hükümetin, polisin ve adaletin bu şiddeti sermayenin ve patronların çıkarlarını savunmak için kullandığının daha iyi anlaşılmasına olanak sağladı. Baskı güçlerinin görevleri her şeyden önce bu mitinglere kendi çıkarlarını savunan işçileri korkutmak, gençleri coplamak, gözaltına almak ve işçilerin saflarına katılmalarını, emekçilerin gösterilere katılmalarını engellemekti. Adaletin hapis ya da ağır cezalar vererek, daha önce Goodyear yöneticilerinin veya Air France yöneticilerinin gömleklerinin sendikacılar tarafından yırtılmasının cezalandırılmasında ya da daha birçok örnekte sınıfsal niteliğinin görülmesi bu sefer daha da yaygınlaştı ve kolaylaştı. Tüm bu baskılara rağmen göstericiler geri çekilmedi, polislerle yüz yüze geldi, kendi aralarında örgütlendi ve hatta tutuklanmış birçok genci polislerin ellerinden kurtarmaya varacak kadar direndiler. Göstericilerin büyük bir kesiminin kafasında ilerleyen diğer bir konu ise bu hareketinin sınıfsal niteliği, ona karşı sermayenin, Medef’in ve büyük patronların hizmetinde olan bir hükümetin olduğu konusudur. Art arda gelen Hollande hükümetlerinin gündeme getirdiği karşı reformların önemli bir kısmı emek gücünü daha fazla sömürebilmek için işçi ve emekçi sınıfları hedefliyordu. El Khomri yasasına karşı mücadele, sermayenin güçleri, büyük grupların patronları, onların hizmetinde olan hükümet, baskıcı unsurlarıyla devlet aygıtı ve bunlara karşı işçi sınıfı, emekçi sınıflar, bunların gençliği ve her türlü emekçi katmanlarını karşı karşıya getirdi.
Bu mücadele tüm tartışmaların, tüm eylemlerin merkezine güçler dengesi sorununun gelmesini zorunlu kıldı. Tüm güçleri bir araya getirtme, birleştirme, grev ve eylemlerin daha kalıcı olmasını sağlama, farklı mücadele biçimlerini değerlendirme, en fazla baskıyı sağlayabilmek için tüm güçleri bir alanda merkezileştirme her zaman hareketin gündeminde oldu. Bu sefer gelecek yürüyüşlerin inisiyatifini hareket ele geçirdi ve eylem günleri bir sonraki eylem günü ilan edildi. Güçler dengesi hareketin “ilerlemesiyle” oluşturuldu, kararlılık da her geçen gün daha da arttı.
Yıllardır neoliberal politikalara karşı mücadele eden siyasi güçlerin militanları hiç tereddüt etmeden bu mücadeleye atıldılar. Militanların birçoğu için bu hareket, kendi çıkarları söz konusu olduğunda mücadeleye atılmaktan geri durmayan işçi sınıfına, gençliğe, emekçi sınıflara güvenini arttırdı ve cesaret verdi. Bu hareket kısır “aday adaylık” tartışmalarına, “Solu nasıl kurtarırız?” ve “Seçim arenasında solun kaybolmasını nasıl engelleriz?” türü boş tartışmalara ciddi bir darbe vurdu. Böyle kapsamlı bir gösteri seçim çerçevesiyle kendisini kuşkusuz sınırlı tutamazdı: görünmesini sağladığı sınıflar çatışması 2017 seçimlerinin çok çok daha ötesine geçti. Bu sorunlar sistemle nasıl kopulması gerektiğini, bunun koşullarının neler olduğu meselelerini gündeme getirdi. Yaygın olarak haykırılan “Bu toplumu istemiyoruz, ona karşı mücadele ediyoruz” sloganı tam da bu konuya işaret ediyor.
Burada sadece mücadelenin toplumsal dönüşüme yol açabileceği ve sadece bunun gerekli güçler dengesini sağlayabileceği fikrinin yaygınlaşması çok önemli. En azından Fransa İşçileri Komünist Partisi (PCOF), devrimci bir kopuşu öne çıkartarak bu sorunları gündeme getiriyor ve daha da derinleştirmek istiyor. İşte bunları tam da yapma ve kolektif olarak hareketin kazanımlarını sağlamlaştırma zamanı.

Çeviren: Deniz Uztopal


SİYASETTE SICAK GELİŞMELER

Lindsey GERMAN
Counterfire

Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi birbirlerini parçalıyor olabilir ama Parlamentonun dışındaki gelişmelere baktığınızda diğer hareketler gün geçtikçe güçleniyor.
Referandum sonrası alanlarda bir çok gelişme olduğunu görüyoruz ve dönemin en olağanüstü durumunu yaşıyoruz. Ülkede gerçekleşen “Siyah Hayatlar Değerlidir” eylemleri ABD polisi tarafından öldürülenlerle dayanışma ifadesi ve bu ülkede de ırkçılığa karşı bir duruş sergiliyor. Kurumsal ırkçılık ABD’de farklı biçimler alıyor olabilir ama Britanya toplumu içinde de önemli bir sorun.
Bir kaç haftadır Jeremy Corbyn’i destekleyen eylemler gerçekleşti ve Liverpool şehrinde katılım binleri buldu. Geçen hafta öğretmenlerin grevi şu ana kadar gerçekleşen en büyük gösterilerden birisi oldu.
Üniversite hocaları da  grev kararı aldı, tren işçilerinin sendikal anlaşmazlığı, kamulaştırmanın aksine, trenleri toplumun yönetmesi gerektiğini savunan bir kampanyaya dönüşüyor. Cumartesi günü (bugün) kemer sıkma siyasetine ve ırkçılığa karşı da bir eylem var.
Sendika konferanslarının hepsinde Jeremy Corbyn konuşmalar yaptı ve delegasyonların bir çoğu onu destekliyor. Durham maden işçilerinin galasında bir kahraman olarak karşılandı.
Corbyn’nin İşçi Partisi adına yaptığı Irak savaşı için özür açıklaması Chilcot raporu sonrası milyonlarca insanın Tony Blair’in yargılanması isteği ile örtüştü ve Irak savaşının hata olduğu
konusunda halkın doğrulandığını hissetmesini sağladı. İki hafta içinde parlamentoda iki önemli seçim gerçekleşecek. Biri Trident’ın (nükleer deniz altı silahları) yenilenmesiyle ilgili diğeri de Tony Blair’in parlamento tarafından itaatsizlikle suçlanması.
Ülkedeki siyasette sıcak gelişmeler yaşanıyor ve bu sadece parlamento içinde değil. Bu ana siyasi partiler içinde görünüyor. Muhafazakarlar Theresa May’i başkan yapmak için hızlı davranmak zorunda kaldı ama bu da Brexit (AB’den çıkma) yanlısı tüm önemli liderlerin sırtından vurulduğu anlamına geldi. Yaz boyunca Muhafazakar Parti birlik gösterisi yapacak ama siyasi farklılıklar o kadar derin ki ve tüm ülkedeki zayıf halkaları ele aldığında bunların üstünü örtmek pek mümkün olamayacak.
Ana akım partilerin hemen hepsinde bu tarz krizler yaşanıyor. Bazı İşçi Parti milletvekillerinin haince davranışı sonucu böyle bir süreç başladı ve bundan sonra İşçi Partisinin nasıl olması gerektiği kavgası yaşanıyor. Jeremy Corbyn’in önderliği tartışmanın merkezinde olsa bile, işçi partisindeki tartışmalar sadece Jeremy Corbyn’in önderliği meselesi değil. Bu mesele Blaircilerin dibe vuruşu ve üyelerin sol bir alternatif arayışıyla başladı ve bu Jeremy Corbyne destekle sonuç verdi. Bu aynı koşul İşçi Partisinin oylarının UKİP’e (sağcı ve AB karşıtı parti) gitmesine neden oldu. Milletvekilleri halktan kopuk, ve temsiliyetçi rolü yok, bir çoğu güçlü işçi partisi desteği olan bölgeler hariç seçilme şansları yok ve bazı güçlü olduğu yerlerde de zaten kaybettiler, 2015’deki İşçi Partisi Maliye Sorumlusu Ed Balls bunun bir örneği.[..]
Yukarıdaki verilen eylem örneklerin hepsi, sağ değil, sol hareketi temsil ediyor. Bu süreç kararlı ve güçlenen bir hareketin yeniden geliştiğini yansıtıyor, bu yüzden solun içindeki zayıflık konusunda şikayet etmek çok anlamsız geliyor. Bu sol için ekonomik krize karşı cevaplar üretmesi ve sunması için iyi bir fırsat. Büyük şirketlerin desteklenmesi gerektiğini vurgulayan bir siyaseti değil iş fırsatları yaratacak, konut inşa edecek, ulusal sağlık sistemini güvence altına alacak, ırkçılığa ve savaşa karşı tutumu öne çıkaracak bir tutum sergilenmesi gerek.
Bu yolda ilerlemenin yolu Jeremy Corbyn’e sahip çıkmaktan geçiyor. Bir kaç hafta içinde ve Parlamento dışındaki gelişmeler Britanya toplumunun 30 yıl sonra ki gidişatını belirleyecek.

Çeviren: Çağdaş Canbolat

www.evrensel.net
ETİKETLER Avrupa Gündemi