Savaş çığırtkanları yargılanmalı

Savaş çığırtkanları yargılanmalı

Irak savaşını soruşturan Chilcot Komisyonu, İngiltere’deki sonuçları açıkladı. 2003 Irak işgalinin gerekçelerini yerle bir eden rapor yankı uyandırdı.

Irak savaşını uzun yıllardır soruşturan Chilcot Komisyonu, bu hafta İngiltere’de elde ettiği sonuçları açıkladı. Chilcot soruşturması diğer soruşturmalarla kıyaslandığında düzene karşı ağır suçlamalar getirmesi ve dönemin hükümetini “ne pahasına olursa olsun” savaşa gitmekle suçlamasıyla dikkat çekiyor. Rapordu, savaş dışındaki diğer imkânların kullanılmadığı, istihbarat bilgilerinin abartıldığı ve savaşın son seçenek olmadığı vurgulanıyor.

Chilcot soruşturmanın yasal bir hükümlülüğü olmadığı için zamanın Başbakanı Tony Blair ve savaşı körükleyenler bu rapordan dolayı yargılanmayacak. Fakat savaşı engellemek için ülkede kurulan Savaşa Karşı Koalisyon uzun soluklu bir mücadeleye atılmış ve Chilcot raporunun hazırlanması için önemli eylemler gerçekleştirmişti. Sayfamızda Savaşa Karşı Koalisyonun rapordan sonra yaptığı açıklamaya yer veriyoruz.

AVRUPA’DA YANKI BULDU

Chilcot Raporu, Avrupa’nın birçok ülkesinde geniş yankı buldu. Almanya’dan Mitteldeutsche Zeitung gazetesi olayı‚ “13 yıl ve binlerce ölüden sonra savaşı eleştirenlerin başından bu yana savundukları resmi olarak doğrulandı. Savaş sebebi olarak gösterilen kitlesel imha silahları ve Saddam Hüseyin’in el Kaide ile bağlantıları olduğu iddiası kof çıktı. Askeri müdahale, demokrasi ve barış getirmedi.” diye yorumladı. Deutsche Welle ise, raporun açıklanması sonrası Blair’in tavrında bir değişiklik olmaması eleştirildi.

FRANSA’DA İŞ YAŞASI KABUL EDİLDİ

Fransa’da 4 aylık yoğun ve kitlesel mücadelelere rağmen el Khomri Yasası denilen yeni iş yasası tasarısı Mecliste onaylandı. Senato’dan sonra 5 Temmuz’da Meclise gönderilen tasarı, hükümetin Meclisi ikinci defa baypas etmesiyle yürürlüğe girdi. Yasa tasarısına karşı çıkan solcu ve ilerici milletvekilleri hükümete karşı bir gensoru vermeye girişiminde bulundular, ancak asgari sayıya ulaşamadılar. Toplumun, sendikaların, Meclisin, Senato’nun, hatta iktidar partisinin çoğunluğunun karşı olduğu bir yasanın Mecliste bir dakika bile tartışılmadan onaylanmış olması, Fransız demokrasisinin geldiği boyutları ortaya koyarken ülke siyasetinde de kalıcı tahribatlar bırakacak görünüyor.


TONY BLAIR YARGILANMALI

Linsey GERMAN
Savaşa Karşı Koalisyon

BU günleri göreceğimize bazıları inanmıyordu. 7 yıl sonra ancak kanıt toplamaya başlayan Chilcot Komisyonu ve 12 yıl önce Lord Butler tarafından yapılan soruşturma sonrası birçok savaş karşıtı eylemcinin, çıkacak sonuca kuşkuyla bakması anlaşılır bir durum.
Cep telefonları aracılıyla ilk defa okunan, mikrofon ve megafonlardan yapılan ilk yorumlar, eylemciler tarafından militanca karşılandı.
Başından beri bu savaşa karşı çıkanlar için o an doğrulandığımızı hissettik ve kararlılığımızı arttırdı. Çünkü bizim için bu meselenin sonu değil ve hareket için yeni bir aşama.
Eski Başbakan Tony Blair’e ve ona yakın olan diğer şahıslara karşı getirilen suçlamalar o kadar ağır ki, bunun bir cezası olmalı. Hiç bir ceza almaması kabul edilir değil ama biliyoruz ki Chilcot Komisyonu yasal bir yaptırım olanağı olmaması şartıyla kabul edilmiş ve ancak bu koşulda soruşturma başlatılmıştı.
Savaşa karşı eylemciler için bu kısmi bir zafer ve bu yüzden sonuca tam sevinemiyoruz. Milyonlarca kişi, o dönem, sokaklara çıktı ama görmezden gelindi. Sadece İşçi Partisi değil (Bugünkü İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn savaşa karşı başkaldırıya öncülük etmişti) Muhafazakâr parti üyelerin nerdeyse hepsi de eylemcileri görmezden geldi. Halkın iradesini veya milletvekillerin kendi bölgelerin seçmenlerin fikrini hiçe sayması, insanların siyasetçilere karşı tatminsiz olmaların temel faktörü ve bu güvensizlik mevcut siyasette önemli bir yer kapsıyor.
Çarşamba günü Chilcot Raporunun açıklamasından önce gerçekleşen eylem, savaşa karşı ve barış savunan hareketinin farklı kesimlerden oluştuğunu yansıtıyordu. Eylemde sendikacılar, barış savunucuları ve milletvekilleri, diğer eylemlere göre az da olsa yine de varlardı.
Chilcot Komisyon raporunun açıklandığı binanın önündeki eylem benim ve birçok insan için duygusal bir andı. Askerlerin aileleri içerdeydi, ama bu savaş yüzünden acı çeken birçok insanları hatırlamamak imkânsızdı. Ölen bir milyon Iraklıyı, milyonlarca mülteciyi, mezhep çatışmaları yüzünden yaşanan ölümleri ve saldırıları ve tabi ki ölen, yaralanan ve acı çeken asker ailelerini unutmak imkânsızdı.
Irak savaşı sonrası dünya daha tehlikeli oldu ve şu an Ortadoğu kaynıyor. “Blair yalan söyledi, binlerce insan öldü” gibi sloganlar atan veya, hâkim klıgına girerek (sembolik olarak) Tony Blair’i tutuklayan gösteriler halkın genel fikrini yansıtıyor ve bu yüzden eylemcilerin söyledikleri dikkate alınmalıdır. Chilcot’un eleştirisi ve değerlendirmesi kahredici, ama ulaşılan sonucun aynısı 2002 ve 2003’te de söyleniyordu. Bu öngörünmeyen bir felaket değil. Birçok kişi tarafından tahmin ediliyordu, yine de Irak’taki durumun bu kadar kötü olacağını kimse hesap etmiyordu. Şu da bir gerçek ki devamlı süren savaşa karşı bir hareket olmasaydı Chilcot soruşturması da olmazdı. İnsanlar bir araya gelerek ve gerçekler ve adalet için dayanışma içinde olunca -Hillsborough kampanyasında olduğu gibi- düzene karşı gelebiliyorlar.
Şimdi ne olmalı? Bütün bu meselenin üstüne bir çizik atacağımız anlamına gelmiyor, bu gelişme yeni kampanyaların önünü açıyor. Yasal bir uygulama olmalı ve Blair ceza almalı. Bunun yanı sıra devlet dairelerden men edilmeli. Bu gelişme ülkedeki demokrasi için de bir uyarı. 2003’de milyonlarca insan sokaklara çıktı, yol kesti, bina işgalleri yaptı, dersleri boykot etti ve greve çıktı. Hepsi de daha başlamadan savaşı durdurmak istedi. Siyasetçilerin ve genel düzenin hesap vermeme alışkanlığı artık son bulmalı.
Chilcot raporu ülkedeki siyasi krizi daha da derinleştirecek. Tarihin yanlış tarafında duranlar yaptıkları büyük hataları görmeli ve işgal siyasetinden vazgeçmeli. Ne kadar sürerse sürsün Irak konusunda adalet yerini bulacak. Bu da Britanya’nın 15 yıldır yanlış askeri girişimlerin olduğunu kabul etmekten geçiyor.
(Çeviren: Çağdaş Canbolat)


PİŞMAN DEĞİL; TONY BLAIR HİÇBİR ŞEY ANLAMAMIŞ

Barbara WESEL
Deutsche Welle

Irak savaşına İngiltere’nin katılımıyla ilgili rapor eski başbakan Tony Blair’i yok etti. Tarihe yalancı ve savaş kışkırtıcısı olarak geçecek. Kamuoyunda zaten çoktan mahkûm edilmişti: Halkın çoğunluğu Tony Blair’in, ABD’nin en sadık müttefiki ve dünyaya yön veren bir politikacı olduğunu göstermek için George W. Bush’la birlikte Irak savaşına katıldığını düşünüyor. Parlamentoyu ve halkı kandırarak İngiltere’yi savaşa sokmuştu ve Ortadoğu’daki kaos ve kan gölünde büyük sorumluluk taşımaktaydı. Buna rağmen sabredip araştırma komisyonunun raporunu beklemek iyi oldu, savaşa katılma kararının İngiltere’nin savaş sonrası en büyük politik hatası olduğu hiçbir şüphe götürecek yanı kalmadan kanıtlanmış oldu. En ince ayrıntısına kadar araştırılarak hazırlanmış raporla Tony Blair’e, onu tuş eden vuruş yapılmış oldu. Brexit sonrası oluşan tüm politik kaosa rağmen eski hükümet aygıtı bir kez daha kalitesini gösterdi; Sir John Chilcot iki buçuk milyon sözcükle Blair’in 2002 yılında savaşa nasıl karar verdiğini ve kendini haklı göstermek için nasıl yalan söylediğini ortaya koydu.
Raportörün hükmü oldukça açık: 2003 yılında Irak’a müdahale edilmesinin hiç bir nedeni ve hukuki temeli yoktu. Saddam’ın kitle yok etme silahlarına sahip olduğuyla ilgili gizli servis raporları inandırıcı değildi. Blair buna rağmen BM Güvenlik Konseyini de hiçe sayarak, hiç de hazırlıklı ve donanımlı olmayan askerlerini savaşa gönderdi. Karar sonrası İngilizler, sokağa çıktılar; kandırıldıklarını, Saddam’ın kitle yok etme silahlarına sahip olduğu ve İngiltere’nin de doğrudan tehlike altında bulunduğunun yalan olduğunu içgüdüsel olarak sezmişlerdi. Ama Tony Blair, halkını ve Almanya ve Fransa’dan gelen itirazları dinlemedi.
Megaloman George W. Bush’un sadık destekçisi oldu, İngiltere’yi sonu rezaletle biten bir savaşın içine soktu.
Sir John Chilcot raporunda 2003’ten bu yana Irak’taki gelişmeleri ve şimdiki durumu anlatarak Blair’in iflasını gözler önüne serdi. Blair, savaşa katılmanın zorunluluğu konusundaki yalanlarıyla seçmenlerinin güvenini yitirdi. Hükümetinin sesini kıstı ve her şeyi kendi kontrolü altına aldı. Eski başbakan, şimdilerde oldukça yaygınlaşan, politikacılara yönelik güvensizlik, nefret ve itirazın temelini attı. Halkın demokrasiye olan güvensizliğine yol açarak en büyük suçu işledi. Blair kürsüye kanı çekilmiş yüzü, yaşlanmış haliyle çıktı. Üzgün ve pişman olduğunu söyledi. Fakat aynı kararı yine vereceğini ve yanlış yapmadığını söylerken pişmanlık duymadığını ve rapordan hiçbir şey anlamadığını sonraki sözleri ortaya koyuverdi; dünya Saddam’sız daha güzeldi, 11 Eylül saldırısı dünyayı değiştirmişti ve bölgede şu an egemen olan terörizmin Irak’ın işgaliyle hiç ama hiç alakası yoktu. Blair’in konuşması, inkârcılığın abidesi niteliğinde bir konuşmaydı; savunulacak hiçbir yanı olmayan politik ve askeri hataları iflah olmaz burnu büyüklükle savundu.
Tony Blair, 2002 yılında George W. Bush’a yazdığı “Seninle ve her zamanki gibi!” dipsiz kuyunun içine atmıştı. Bu sözler,  kör sadakat ve politik kibirliliğin nelere yol açacağını sonraki kuşaklara göstermek için Blair’in mezar taşına yazılmalı. Araştırma raporundan sonra Tony Blair’in itibarı tamamen yok oldu. Hükümet ettiği zamandaki Kuzey İrlanda ile barış sözleşmesi gibi iyi şeyler Irak Savaşı’nın enkazları altında kaldı. Kışkırtıcısı, suçlusu olarak mahkemeye çıkacağı kesin ama onun hakkındaki gerçek hükmü tarih verecek; “Burada ikiyüzlü bir plana bağlı olarak sahte nedenlerle yanlış bir savaş sürdüren Tony Blair yatıyor”.
(Çeviren: Semra Çelik)


GENSORU VERİLEMEDİ AMA TAHRİBAT SÜRÜYOR

Adrien ROUCHELEOU
Pierre YVES BAILLET
Humanite

Çarşamba öğleden sonra Meclis başkanı sosyalist Claude Bartolone “Anayasa’nın 49.3 maddesine göre, hükümete karşı yasal 24 saat süre içinde hiçbir gensoru verilmediğinden sosyal diyalogun modernleştirilmesi, mesleki hayatın güvence altına alınması ile ilgili yasası onaylanmış sayılıyor” diye ilan etti. […] Başbakanın, Meclisi baypas ederek onaya sunulan yasanın bu şekilde kabul edileceğini saat 15.00’dan itibaren biliniyordu: yasaya ‘sol’dan karşı çıkan milletvekilleri ikinci defa hükümete karşı gensoru verebilmek için gerekli imza sayısı olan 58’e (yani 577 milletvekilinin yüzde 10’u) ulaşamadılar. […] Geçen sefer olduğu gibi bu sefer de iki imza eksik kaldı. İmza veren 56 milletvekilinin 10’u Sol Cephe, 10’u Yeşiller, biri bağımsız […] ve geri kalanlar ise Sosyalist Parti (SP) grup üyelerinden oluşuyor. Geçen sefer imzalayanlardan 4’ü bu sefer imza vermediler, yalnız onların yerlerine başka 4 kişi geldi. […] Gensoru verme önerisini ilk ifade eden sol demokrat ve cumhuriyetçi grup başkanı, Sol Cepheli Milletvekili Andre Chassaigne “kimilerinin sorumluluklarını üstlenmediklerine” üzüldüğünü ifade etti […] Komünist milletvekiline göre salı günü Meclisten çıkıldığında gensoruyu imzalamak isteyen milletvekili sayısı 58’den çok daha fazlaydı. […] Fakat Sosyalist Grup içinde baskılar da az olmadı. Grup içinde belki de hükümete en öfkeli milletvekili olan Pascal Cherki, “Milletvekillerine şantajlar yapıldı, maddi yardım etmeme, genel seçimlerde desteklememe gibi tehditlerin” savrulduğunu ifade ediyor. Diğer taraftan üstü kapalı olarak partiden ihraç edilme tehditleri de gündeme geldi. Muhaliflerden olan Laurent Baumel “Partiden ihraç tehditine hiçbir zaman inanmadım. Bizler ihraç edilemezdik, en iyi ihtimalde Parti içinde bir bölünmeye yol açarlardı. Milletvekillerini mi ihraç edeceksiniz, ama arkasında güçlü bölge federasyonları olduğunu unutmayacaksınız. Aday adaylığı sürecinde bu elde patlayan bir bomba olurdu” diye değerlendiriyor. Ama bundan en çok zararlı çıkacak ise her şeyini yeniden aday olmaya ayarlamış François Hollande olur.
Salı günkü grup toplantısında, yasayı destekleyen ama bir çıkış yolu için uzlaşma bulmaya çalışan Olivier Faure’a karşı sert çıkışların da gösterdiği gibi, hükümet, bu bölünmeden çok da çekinmiyor gibi görünüyor. Meclisle İlişkiler Bakanı Jean-Marie Le Guen’in şu sözleri de ne pahasına olursa olsun hükümetin bu yasayı onaylatmak istediğini kanıtlıyor: “Meclis grubunun tavırlarını tanımayan, Cumhurbaşkanına ve Başbakana olmadık sözler söyleyenlerin hâlâ Sosyalist Parti üyesi olarak kalmalarına anlam veremiyorum”. Aslında bu sözler Meclis’te Sosyalist Grup içinde çok ciddi sıkıntıların olduğunu ve Meclisin “Sosyalist, Yeşiller ve Cumhuriyetçiler” grubunun artık bir hayal olduğunun da itirafıdır.
Pascal Cherki de ağır konuşmadan geri durmadı: “1993 yılında yaşadığımız krizle bugün yaşadığımız krizin arasında şöyle temel bir farklılık var: Bu kriz artık François Hollande’un sonudur. 1993’de bir önder vardı. Herkes Mitterand’ın cumhurbaşkanı olarak liderliğini kabul ediyordu. Oysa bugün cumhurbaşkanı tanınmıyor. İnsanlar başından beri onlara yalan söyleyen bir soytarının başta olduğunu düşünüyor”.  
Partisinden kopma aşamasına gelen Sosyalist Parti milletvekili sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Ülkenin iş yasasını kökten değiştiren bir yasa, kamuoyunda eşi çok nadir görülen bir karşı koyuş yaşanıyor, sendikaların çoğunluğu buna karşı ve Mecliste bu yasaya dair bir dakika bile tartışma yaşanmıyor… Tüm bundan sonra utanmadan çıkın politikayı canlandırmak için popülizme karşı temsili demokrasiyi canlandırmak lazım deyin”.  Üstelik Meclisin iki defa baypas edilmesi de kamuoyu açısından bir dönemeç olduğu ve tepkileri daha da sertleştiği genel kabul görüyor. […] Sol Cephe Milletvekili Andre Chassaigne’nin “Meclis’te bu yasayı durdurmaya çalıştık, başarılı olamadık. Artık söz halkta. Mücadele devam etmeli” sözleri, geleceğe dair ip ucu veriyor.
(Çeviren: Deniz Uztopal)

www.evrensel.net