Gürsel Korat: Kapadokya benim için ana dilidir

Gürsel Korat: Kapadokya benim için ana dilidir

Eylem Aydoğdu, Senarist ve Roman Yazarı Gürsel Korat ile yeni kitabı “Unutkan Ayna” üzerine konuştu.

Eylem AYDOĞDU
İstanbul

12 Haziran 1915 günü Nevşehir’de, bir bozkır sabahı: İğde kokuları içindeyiz, serinlikten ürpererek gözlerimizi ovuşturuyoruz. Yaşam olağan akışındadır, ölüm bu dünyaya yakışmaz görünmektedir. Oysa her şey koşup gelecek birazdan. On gün içinde devran değişecek. Hiç kimse o sabahtan sonra eskisi gibi olamayacak. 
Gürsel Korat Unutkan Ayna’da insanlığın soluğunu tuttuğu ve bakışlarını Anadolu’ya diktiği bir zaman parçasını anlatıyor: “Unutmanın” bazen “her şeyi eksiksiz görmek” anlamına geldiğini söyler gibi...
Senarist ve Roman Yazarı Gürsel Korat ile yeni kitabı “Unutkan Ayna” üzerine konuştuk.

“Unutkan Ayna” romanınız 1915’te Nevşehir’de yaşanan Ermeni Soykırımı’nı konu alıyor. Hikayenin başına dönerek çıkış noktasını anlatabilir misiniz?
Önce senaryo tasarısıydı Unutkan Ayna. Ezel Akay’la birlikte 2014’te Kapadokya’ya bir yolculuk yaptık. Kanımca sanatsal amaçlı her yolculuktan içe, duyulara ve duygulara doğru bir yürüyüş çıktığı gibi, bilince doğru bir yürüyüş de gerçekleşir. Kapadokya’dan döndükten sonra senaryoyu yazdım, fakat o metinde film için gerekli atmosferi oluşturacak, karakter derinliklerini gösterecek bir yapı oluşmadı. 

Kapadokya’nın sizin için önemi nedir?
Benim için ana dilidir, ruhumun ışığıdır, yaratma tutkumun beşiğidir. Bir yazarın coğrafyası varsa yazar onunla daha dolaysız görünür. Öte yandan bir coğrafyanın yazarı varsa o coğrafya estetik bir dolayım edinir. Ben Kapadokya’yı yalnızca bir coğrafyaya yaslanmak amacı için değil, merkezin dışında duran bir edebi dünya kurmak için de seçtim.

Romanınızın kişilerinden Diruhi’nin söylediği sözleri anımsayalım: “Sen ölürsün” diyordu Diruhi; “Ama ben senin öldüğünü görmekle kalmam, çocuğumu ve bedenim üzerindeki söz hakkımı da yitiririm.” Anlatılan tarihin içindeki insanı anlatıyor... 
Başka bir söyleşide dile getirdim: Ermeni sorunu yalnızca bir özerklik, mal mülk sorunu değildi. O, aynı zamanda kadın ve çocuk sorunuydu. Biz ölenleri söylüyoruz da, ona buna eş, besleme, uşak olarak verilmiş kadınları ve çocukları hiç konuşmuyoruz. Olan kadına oluyor derken erkeğe de oluyor elbet. Fakat kadına daha çok şey oluyor. Diruhi’nin kocasına söylediği sözleri anımsamak bu açıdan önemli. 

Ziya’ya göre “Türkçe konuşan Müslüman olmalı” bu fikir tarihsel durumunu çok da kaybetmemiş gibi, bugün de iktidarların elinde bir sopa kimlikler ve din... 
İttihat ve Terakki, Ömer Seyfettin, milli edebiyat,  milli eğitim... Okutulan çok sayıdaki kitapta var bu fikir. “Bir Türk, Türk olarak doğar ve Türklük şuuruyla milletinin her koşulda yanındadır. O hem Müslüman’dır, hem de kan bakımından Türk’tür.” 

Bu sözleri ilk kez benim romanımda duyuyor değiliz. Ben bu kadarına katlanmadım, yazmadım zaten. Ziya Bey’in fikri, Müslümanları bir araya getirerek kurulan bu ülkenin tarihini özetler, o kadar. Yunanistan da Hristiyanların bir araya getirilerek kurulduğu bir ülkedir. Din birliği esas alınarak kuruldukları bu ülkeler sonradan etnisite merkezli bir görüşle hem dindar hem milliyetçi bir ideolojiyle hareket etmişlerdir. Kanımca İttihatçılardan beri bu ülke de facto Türk İslam senteziyle yönetilmektedir.

İNSAN TARİHE FON OLARAK GİRER

Romanınızda gerçek ve kurgu ayrımı yaparsak -özellikle karakterler için- hangileri gerçek, hangileri kurgudur?
Kıyıda köşede olan bir iki kişi gerçek. Gerisi yaratılmıştır. Böyle kişiler tarih okunarak yazılamaz. Romancı, tarih araştırmasını kişileri yaratmak için yapıyorsa vay o romanın haline! Tarihi kişilikleri anlatıp o kişiliklerin hikayesi altında kalanlara hep acırım. Etrafımız böyle kişilerle dolu. Oysa roman yazarının tarihle uğraşmasının amacı anakronizme düşmemek veya dönemi doğru vermek gibi şeyler olsa gerektir. Üstelik romancı tarihsel gerçeklere hiç aldırmayıp anakronik şeyler de yazabilir. Orada bakılması gereken asıl şey sanat yapılmış mıdır, tarihin nasıl anlatıldığı değildir.

Bir yazar tarihi bilgileri doğru vermekle ilgilenmiyor, fantastik bir şeyler yazıyorsa, onunla “Bu bilgiler doğru değil” diyerek tarih tartışması yapılamaz. Fakat benim gibi tarihi zemini doğru kurmak amacını güdüyorsa, yazarın iyi bir tarih okuması yapması gerekir. Yine de ben, gördüğünüz gibi roman üzerinden tarih tartışması yapmam. Çünkü tarih romana tarih olarak değil, arka plan olarak girer. Esas unsur insandır. Çünkü tarih söz konusu olduğunda insan tarihe fon olarak girer, tarih için esas unsur tek tek insanlar değil olaylardır.

‘GÖRSEL YAZMA TEKNİĞİNİ HİÇ ELDEN BIRAKMADIM’

Hikayenin içinde sanki bir anlatıcı gizli gibi, yani bir kurgu değil de bir yaşanmışlığı dinliyor gibiyiz...
Ben romanı yalnızca olay dizisi olarak görmeyen, kişileri yazıp geçmeyen, anlatıcı üzerinde çok düşünmüş bir yazarım. Bu, “görsel yazma” dediğim teknikle ilgili bir şeydir. Konu üzerinde epeyce yazı yazdım. Hem akademik dünyada hem de yazın dünyasında. 2008’de Kalenderiye’de, 2010’da Rüya Körü’nde, 2014 Yine doğdu Tanyıldızı’da uyguladığım “görsel yazma” tekniğini hiç elden bırakmadan Unutkan Ayna’yı kurdum. 

Senaryo yazan bir yazar olarak kitapta “Bir senaristin dokunuşları” fazlaca hissediliyor...
Senaristin dokunuşları olarak görünen şey görsel yazı tekniğinin dokunuşudur. Senaryo roman tekniğini belirleyemez. Senaryo, eylemlerin ve sözlerin örüntüsüyle kurulur. Senaryo işitsel ve görsel bir karşılığı olacağı bilinerek yazılan edebi metindir. Oysa roman ses, müzik ve görüntü ile gösterilme olanağı olmayan bir yere yazılır. Eğer romanı okurken kişileri renkleri ve kokuları önünüzde görüyorsanız bu senaristin mucizevi ellerinin dokunuşuyla oluşan bir başarı değil, roman tekniğinin başarısıdır. 

Özellikle her olay öncesi satır başlarındaki -bir nevi Gürsel Korat’tan aforizmalar- olarak da adlandırılabilecek özlü sözleriniz yer alıyor. Örneğin; aynalar zamanın tersine bakar, kadındır erkeğin zaman ölçüsü, yalnızca ölenler için ölür zaman gibi…
Ara bölümlerdeki başlıklar -bunu ilk kez size söylüyorum- benim ilk kitabımdan bugün bütün romanlarımdaki olayları düşünerek kurduğum özlü sözlerdir. Unutkan Ayna’ya adeta baskına gelmişlerdir. Yeni bir bağlam oluşturmuşlardır. Bölümlere esin ve ruh katmışlardır.

www.evrensel.net