Yargılasak da mı aklasak yargılamasak da mı aklasak?

Yargılasak da mı aklasak yargılamasak da mı aklasak?

Fethiye davası 8. duruşmasında tüm sanıkların delil yetersizliği nedeniyle beraatleri ile sona erdi. Mahkeme, dosyada birçok delil bulunmasına rağmen, erkek egemen zihniyetinin hukuka yansıyan bir örneğini daha gözler önüne serdi. “İddianı ispatlayamadın” dedi tecavüz edilen kadına. “Ben dosyada sunduğun delilleri yeterli bul

Devrim Avcı

Oysa, dosya içerisinde yer alan, Adli Tıp Kurulu 6. İhtisas Dairesinin travma sonrası stres bozukluğu olduğu, yaşadığı olayın ruh sağlığını bozduğuna dair raporun, bizzat heyet önünde dinlenen uzman psikolog, psikiyatristlerin kadının durumunu doğrulayan beyanları ve daha burada sayamayacağımız teşhis, ifade, tutanak, telefon arama kayıtları gibi “delil”leri ise nasıl bir değerlendirme süzgecinden geçirdiğini ise gerekçeli karar yazıldığında anlayacağız. Ancak, davanın tüm müdahil avukatları ve davayı takip eden tüm kadınlar tek bir soruyu soruyor: Daha ne delil lazım?
Hepimizin bu aşamada anladığı husus ise şu: Tecavüze uğrarsan mutlaka yanında bir tanığın olsun! Veya toplu, kalabalık bir yerde tecavüze uğramış ol ki yargılama aşamasında delil bulmakta zorlanma! İçin acı yanı ise bu davada sanıkların ceza almalarını sağlayacak yeterince delil bulunuyor olması.
Ancak, yargı, bir kez daha kadının beyanını esas olarak değil, tecavüz sanıklarının beyanlarını esas almış, sunulan tüm delilleri ise yok saymıştır.

CİNSEL SALDIRI KAĞIT ÜSTÜNDE Mİ SUÇ?

Açıktır ki, cinsel saldırı suçları ulu orta gözler önünde işlenebilecek suçlar değildir.
Cinsel suçlarla ilişkin davalarda, böyle bir bakış açısının yargılamaya getirilmesi, örneğin evlilik içi tecavüz suçunun sadece kağıt üzerinde kalacak bir suç olması sonucunu da doğuracaktır. Zira, bir tek eşlerin barındığı bir evde, cinsel saldırı suçunun oluştuğuna dair “delil” bulabilmenin kadın için delil de delil diye tutturan bir yargı sistemi içinde nasıl imkansız hale gelebileceğini öngörmek zor değildir.
Elbette, hukuk da herkes kendi iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Ancak, bu iddianın ispatlanması durumunda dahi, kadınların karşısına çıkan en önemli engel, erkek egemen zihniyetin yargılamayı tüm ağırlığı ile sarmalamasıdır. Bu davada çıkan karar da bunun en önemli göstergelerinden biridir. Bir tokattan bir şey çıkmayacağı, sayısız şikayete rağmen şiddet mağduru kadına tedbir kararı verilmeyeceği, evlenecekse o zaman tecavüz sanığının serbest bırakıldığı, savcılığa beraber çekilen fotoğrafları göstererek mağdurun tecavüze rızasının olduğunun kabulü ve burada sayamadığımız bir çok olay, karar, yargının kadınların başvurusu neticesinde aldığı tutumu gözler önüne sermekte.

YARGIYI DEĞİŞTİRECEK MÜCADELE

Davanın kamuoyunda tartışılan meselelerinden biri de Muğla Barosu Başkanı Mustafa İlker Gürkan’ın tecavüz sanıklarından bazılarının avukatlığını üstlenmesinin kadın örgütleri tarafından protesto edilmesi ve eleştirilmesidir. Bu durum, sadece kadın örgütleri tarafından  değil, içlerinde benim de bulunduğum bazı müdahil avukatlar tarafından da eleştirildi. Bir baro başkanının sadece bir avukat değil, bir temsiliyet sıfatının bulunduğunu, alacağı davaları aynı zamanda bir baro başkanı olarak dikkatle seçmesi gerektiği, kadınlara yönelik alacağı vekalet ilişkisini ise daha özenli kurması gerektiğini belirttik. Kaldı ki kendisi bizden yaşça büyük bir meslektaş olarak bizi pek ciddiye almamış olacak ki, tüm bu hususları değil de bu davada sanıkların savunma hakkının dokunulmazlığı, savunma hakkının kutsallığı üzerinden kendisini ifade etme yolunu seçti. Ancak, hiçbir hukukçu, ‘Tecavüz edenler savunulmaz’ dememiştir. Eleştirilen bir baro başkanının kadınlar açısından politik olan bir davada savunmanlık görevini üstlenmiş olmasıdır. Ki, kendisi Radikal gazetesinden Pınar Öğünç’e verdiği beyanda; “Ben bu davada baro başkanı olarak değil, avukat Mustafa İlker Gürkan olarak vardım. Sadece görevimi yaptım, karar aleyhimize de çıkabilirdi. Mağdur dediğiniz kızı çocukluğundan beri tanırım. Annesiyle babasının boşanması, velayet meselesi tartışmalı olmuştu, küçüklüğüyle ilgili bir neden ararken bu aklımıza geldi, ekledik. Tecavüze uğradığına inansam, babasını tanıdığım bir kız, ben uğraşırım. Hepimizin sevinmesi lazım tecavüze uğramadığı için” diyerek kadınlara hodri meydan diyerek istedikleri yerde tartışmaya hazır olduğunu ifade ediyor.
Oysa küçüklüğünden beri tanıdığı artık yetişkin biri olan kadın ise, “Ben tecavüze uğradım” diyor ve hakkını aramak için adalete başvuruyor. Duruşmada ifade verirken, dışarıdan gelen kadınların haykırışlarının tam düşeceği yerde kendisine yeniden güç verdiğini belirtiyor.
Türkiye’de kadınların adalet ararken tecavüze uğradığına inanıp inanmayan değil, dayanışma içerinde kadına yönelik bu yargılama sistemini değiştirecek mücadeleye ihtiyaç duyuyor. Ve  kadının ve davayı takip eden tüm kadınların dediği gibi, bu dava yeni başlıyor. 


HER TECAVÜZ DAVASINDA AYNI HİKAYE: İFFETLİ MİYİZ DEĞİL MİYİZ?

Biz kadınların, ‘Mahkemeden örnek karar’ diyerek sevinerek karşıladığımız cinsel saldırı suçları ile ilgili Yargıtay kararları ise, aslında örnek karar değil, hukukun kadınlar aleyhine uygulanmadığı durumlarda kadınların taleplerinde haykırdığı üzere, erkek adalet değil, gerçek adaletin “tecelli edebilmesinin” olanaklı olduğu olaylardır. Bu tür suçların nasıl soruşturulması gerektiğine dair bir Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı belirtelim: “Görgü tanığı bulunmayan olayda, katılanın (yani tecavüz mağdurunun) aşamalarda vermiş olduğu, özde değişmeyen ve birbirini destekleyen anlatımlarının tamamının doğru kabul edilerek bu beyanlara üstünlük tanınmasında ...sanıklar ile girdiği cinsel ilişkinin zora dayalı olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır”.
Ayrıca, benzer olaylarla ilgili verilen AİHM kararları da, tecavüz davalarında olayı aydınlatacak bütün olguların araştırılması görevini devlete yüklemekte ve daha önce yeterli araştırma yapılmadığı gerekçesiyle Türkiye’yi pek çok kez mahkum etmektedir. Her tecavüz mağduru kadının,davasında, kendisinin “iffetli” olduğuna dair ayrıca kendini savunmak durumunda bırakılması yine biz kadınların yargı önünde ayrıca ayrımcılığa maruz bırakıldığımız hususlardan biridir. O saatte orada ne işimizin olduğunu, neden böyle giyindiğimizi, çevremiz tarafından “iyi kadın” olarak bilindiğimizi, ...anlatmak zorunda bırakılırız. İşte, Fethiye davasının en önemli sorunların biri de tecavüze uğrayan kadın üzerinde yoğunlaştırılan ön yargı meselesi olmuştur. Her ne kadar davada gerçekte yargılanan tecavüz sanıkları ise de, bu durum yargılama aşamasında adeta tersine çevrilmiştir.
Sanıklar ve avukatları, kadının olay öncesinde hatta çocukluğundan beri ruh sağlığının bozuk olduğu suçlamasını, tecavüzün de bu hastalıklı ruh halinin iftirası olduğunu söylediler. Kadının, uyuşturucu kullanıp kullanmadığı, ruhsal bir tedavi görüp görmediği, bağımlılığının olup olmadığının araştırılmasını istediler. Akıl hastası olmasa bile, psikolojik açıdan problemli biri olduğunu ispatlamaya çabaladılar (Ki genellikle bu tür savunmalara kadın cinayetlerinde sanıklar için başvurulduğuna tanık olmaktayız. Ama dedik ya bu davada her şey tersine döndü diye). Kadın ve davayı takip eden kadınlar ve kadın örgütleri “komplo kurmakla” dahi suçlandılar. Bir sanık avukatı tarafından, kadının hangi parti ve kadın örgütüne üye olduğunun dahi araştırılması istenebilmiştir. Ve bizler de böylece, tecavüze uğramış bir kadına karşı dile getirilen bu zihniyete de bu davada tanıklık etmiş olduk. (KIRKYAMA)

www.evrensel.net