Yıl 1992

Yıl 1992

Kimsenin canı istemesin diye gizlice yiyen bir nesilden yediğimizi herkes gördün diye fotoğrafını paylaşan bir nesil olduk şimdilerde.

Emel DEMİRTAŞ
Elazığ

Merhaba yurdumun asi ruhlu erdemlileri. Merhaba zemheride yürekleri bahar kokan güzel dostlar. Biz 1992 yılında köyümüzü boşaltmak zorunda kaldık. Doğal ve natürel yaşamın bizleri terk etmesinin üzerinden çok zaman geçmiştir. O güzelim yerleri bırakıp taş, betonların arasına girdiğimizdendir. Yüreklerimiz de, dostluklarımız da, komşuluklarımız da hatta akrabalıklarımız da betonlaştı, katılaştı, taşlaştı. Özgürlüğe doğru kanat çırpan yusufçuk kuşuna dokunmak, tüm müziklerden koparak pepuk kuşunun akşam vaktinde ötüşünü dinlemek, sonrasında yan yana dizilerek serilen döşeklerin üzerinde, üzerimize bizden daha ağır olan yorganların örtülmesiyle sıkışarak ama en huzurlu en kaygısız, tasasız şekilde uyumak ve mis gibi ot kokusu eşliğinde sabahlara uyanmak. Bahçede ağacın en tepesindeki kan kırmızı elmaya ulaşmak mücadelesi vermek. Köyün çeşmesinden büyük babaya su getirmek için yarışmak ve o büyülü sözü duymak “suyunun içinde kuş var” işte bu söz, gün bitene kadar içimizi ısıtır o küçücük yüreğimizi sevinçlere boğardı. Kapitalist bütün endişelerden uzak sade ve duru olan yaşamımızda elimizi uzatınca değecekmiş gibi yakın olan yıldızları seyretmek. Meğer bütün bunlar hayatımız boyunca bir daha asla tadına varamayacağımız güzelliklermiş. Tadına varamayacağımız güzellikler diyorum çünkü sonrasında tarihe ışık tutan, yüzyıllarca ayakta dimdik duran ve duruşundan asla taviz vermeyen o tüm güzellikler, ağaçlar, evler, böğürtlenler ateşe verilip alevlenip yakıldı, yıkıldı. Ateş bile kendinden utanmıştı. Ve kendini sorguya çekmişti. Şöyle demişti belki de “Cihan peygamberi, gerekçesi ne olursa olsun yeşile dokunmak yasaktır. Ben ise kıyamette zalimleri yakmak için varım. Neden özümden saptırdılar.”

Ama tüm bunlar beyhude artık. Çünkü köyümüzden geriye yaralı oksijensiz bir coğrafya kalmıştı. Nihayetinde biz de şehirleştik. Beklentilerimiz değişti. “Baba geldi” sözü hep aynı heyecanla babamıza doğru koşturmamıza neden olurdu. Gözlerimizi umutla babamıza dikerdik. Beklentilerimize asılı kalırdı çocukça duygular. Tatlı bir heyecan sarardı eskimiş yamalı elbiselerimizin içindeki bakır yüreğimizi. Akrabalık bağları, arkadaşlıklar, komşuluklar her şey değişti hayatımızda. Aynı döşekler üzerinde hep beraber kardeşçe uyuduğumuz amca, hala, dayı çocuklarımız, bir sokak aşağımızda veya üstümüzde oturur oldular. Modern hayat dedikleri şey ilk olarak bizi kardeşlerimizden ayırmıştı. Her eve 3’er 5’er dağıtılmıştık sanki. Yetimhanelerde ayrı ayrı evlere verilen kardeşler gibi. Bu durumu kabullenmek bir hayli zordu. Zorluklara alışmayı, kabullenmeyi öğreniyorduk. Zaman geçtikçe çocuk yüreğimiz alışır oldu. Ve eğlenmek, gülmek, oynamak için daha farklı uğraşlarımız oluyordu. İtiraf etmeliyim ki bizim çocukluğumuzdaki en büyük eğlencemiz sinek ilacı sıkan arabanın peşine koşmaktı.

Kimsenin canı istemesin diye gizlice yiyen bir nesilden yediğimizi herkes gördün diye fotoğrafını paylaşan bir nesil olduk şimdilerde. Biz paylaşan, bölen, merhamet ve şefkat gösteren çocuklardık. Sırt sırta duruşumuz vardı. Yoktu çok şeyimiz, yoksulduk ama mutluyduk. Bizi bu hale kim getirdi?

www.evrensel.net