#GazetecilikSuçDeğildir

#GazetecilikSuçDeğildir

Sözünü kamusal mecralarda ifade etme yoluyla barış ve demokrasi talebinde bulunup da emniyet sorgu odalarına uğramayan kaldı mı bilmiyorum.

Mahmut ÇINAR*

Bu yıl, sözünü kamusal mecralarda ifade etme yoluyla barış ve demokrasi talebinde bulunup da adliye koridorlarına, emniyet sorgu odalarına uğramayan kaldı mı bilmiyorum; ancak biz epeyce bir süredir önümüze konan izansız, temelsiz soruşturma dosyaları, açılan davalar, dava açılan dostlara destek gibi vesilelerle sık sık ziyaret eder olduk buraları. Polis merkezleri ve adliye salonları Türkiye’de sözünü barış ve demokrasiden yana kullanan herkesin yazık ki bir şekilde görmek, tanımak, anlamak zorunda olduğu yerler oldu hep. Aramızda, sırf “barış” dedikleri için kendilerini “terörist” olmakla itham eden savcılarla senli benli konuşabilecek kadar çokça muhatap olan, emniyette kendilerini sorgulayan polis memuru Ahmet’le, Mehmet’le, işler daha kolay yürüsün, bir sabah ansızın evinden alınacaksa önceden bilgisi olsun diye telefon numarası alışverişinde bulunanlar bile var artık. Tuhaf, absürt ancak Türkiye’deki yargı sistemi, hele de aldığı son hal düşünüldüğünde başka bir şey beklemek de abes. Mahkemeler, devletin kendisi gibi düşünmeyenden intikam aldığı, onu hizaya getirmeye çalıştığı, bir sonraki durak olan cezaevleriyle, işkencelerle tehdit ettiği yerler oldu; yalnız Türkiye’de de değil üstelik. Buradan bakınca, kurulmuş olan otoriter sistemde iktidarı yerinden edebilecek demokrasi arayışının, kapitalist devletin vahşi uygulamalarına karşı emeğin hak mücadelesinin, Kürt hareketinin ve daha nice özgürlük mücadelesinin sindirilmesinin yasal kılıfları hep bulundu.
Ancak yaşadığımız olağandışı günlerde mahkemelerin bu “muhafaza” etme işlevinin dışında bir işlevi var: Kurulmaya çalışılan yeni sistemin kanundışı dayanaklarını meşrulaştırmak, bu yolla, yeni sisteme karşı çıkanları, sistemin kuruluşu sürecinde bertaraf etmek…

HUKUKSUZLUK GENİŞ ALANA YAYILDI

Bu nedenle belki, hâlihazırda sistemin faşizan uygulamalarıyla mücadele eden, aslında politik bilinçle, örgütlü mücadele içerisinde bulunan herkese karşı yıllardır uygulanan hukuksuzluk, şimdi daha geniş bir alana, artık binleri, yüz binleri bulan kitlelere yayıldı. Son birkaç yılda, kendisini “sol”da, özgürlük davası içerisinde tanımlayıp da dava süreçlerinde saçmasapan ithamlarla karşılaşmayan ne kadar az insan kaldı. Binlerin yargılandığı Gezi davası, her gün yeni bir örneğiyle karşılaştığımız “devlet büyüklerimiz”e hakaret davaları, bu yılın başında Barış Bildirisi’ne imza atan binden fazla akademisyene dönük, hukuk sisteminin de alet edildiği korkunç cadı avı, Bölge’de başlatılan savaşa karşı sesini yükselten herkese yönelik, şiddet dozu yüksek baskı ve tabii her dönemdekinden ağır biçimde gazetecileri hedef alan sindirme operasyonları…
Adı konmamış bir çeşit iç savaş yaşıyoruz: Devleti, bir vesayetten alıp bu kez merkezinde yalnız kendi varlığının yer alabildiği yeni bir vesayete sokmaya çalışan, üstelik bunu, kendisi ve banal bir milli-manevi hassasiyet çemberinde siyasetine sürekli olarak yeniden bağladığı kitleler dışındaki herkesi açıkça düşman ederek yapan bir resmi odak, bu savaşın bir tarafı. Diğer tarafta duran, düşüncelerinin özü itibariyle, içine sokulmaya çalışıldığı da dâhil tüm savaşları reddetmesine rağmen her gün kolluk güçleriyle yüzleşen, kelepçelenen odak ise en özet adıyla “biz”iz.
Bize karşı başlatılan son taarruzun yeni halkası ise, geçtiğimiz pazartesi günü, dayanışma çağrısına ses verip Özgür Gündem’in nöbetçi yayın yönetmenliği koltuğuna oturan üç arkadaşımızın, gazetecilik yapmak, ana akım medyanın görmezden geldiği gerçeği aktarmak dışında bir niyetleri olmayan üç barış yürüyüşçüsünün tutuklanması oldu. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu ve gazeteci yazar Ahmet Nesin’in ellerindeki kelepçelerle cezaevine götürüldüğü anların fotoğrafı, birçoğumuz için durumun giderek daha vahim bir hal aldığının da resmine dönüştü.

MESAJ AÇIK: BİAT!

Aynı fotoğraf, iktidarın, belli ki içine hepimizi sürükleme niyetinde olduğu topyekûn kutuplaştırma siyasetinin de önemli bir dönemeci olarak tarihteki yerini alacak. Verilmeye çalışılan mesaj çok açık:
“İnsan hakları”, “ifade özgürlüğü”, “haber alma hakkı” gibi, geçmişte en azından esamesi okunan yahut iktidarların bir şekilde minareyi kılıfına uydurmak, sözde “hukuk devleti”nin formalitelerini yerine getirmek için dillerinden düşmeyen kavramlar, Yeni Türkiye’de geçerliliğini yitirdi. Bu kutuplaşmanın iktidar bahçesinde siyasi tarafgirliğin artık tek bir karşılığı var: Biat! Yıllardır oynanan liberal demokrasi oyununun temel kavramlarının, örneğin güçler ayrılığının, örneğin hukukun üstünlüğünün, örneğin iktidarın hesap verebilirliğinin pek de anlaşılmadığı bir toplumsal yapıda, mevcut iktidar bu kavramlara ihtiyacı olmadığını, aksine, arzu ettiği biat kültürünün tam da bu kavramların bittiği yerde başladığını çok net bir biçimde gördü. Biz ise bu yeni durumda, mahkeme salonlarına dayanışmak için giderken “hangi madde?”, “hangi kanun?” diye sormadan önce “hangi hâkim?”, “hangi savcı?” diye soruyoruz birbirimize. Artık, otoriter ve halk düşmanı bir ceza kanununun, en azından başı, sonu belli maddelerine, hani özgürlük mücadelesi veren herkesin karşısına dikilen o tuhaf metne bile referans veremez, ona göre hareket edemez olduk. “Hukukun üstünlüğü…”
Öngörmenin çok zor olmadığı üzere, önümüzdeki günler daha aydınlık olmayacak. Aksine, üçü de birbirinden mutedil, üçü de birbirinden özenli ve sağduyulu üç hak savunucusu arkadaşımızın yüzleştiği son tutuklamaların da gösterdiği üzere, önümüzdeki günlerde Türkiye’de politik ayrışmanın bizzat devlet eliyle politik çatışmaya dönüştürüleceği, iktidarın utanmadan arzu ettiği teksesliliğin baskı ve şiddet yoluyla kurulmaya çalışılacağı yeni bir siyasi projeye tanık olacağız. Ama nafile… Tarih, bu denli açıktan, bu denli yüzsüzce yürütülen otoriter projelerin ne gibi sonlara gebe olduğunun örnekleriyle dolu. Acı, zulüm, öfke ve gözyaşı, ödediğimiz, ödemek zorunda bırakıldığımız bedeller olsa da arkadaşlarımızın bileklerine takılan kelepçelerin ya da benzerlerinin bizi yolumuzdan; barış ve özgürlük mücadelemizden çevirdiği görülmemiştir!
(Bu yazıyı, Bianet’in Çukurcuma’daki ofisinde, Erol Önderoğlu’nun kullandığı masada yazdım. Yakın zamanda aynı masada onun oturacağına, bunu dayanışmamızla sağlayabileceğimize olan inancımla…)

*Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi

www.evrensel.net
ETİKETLER Mahmut Çınar