Avrupa’da grev dayanışması

Avrupa’da grev dayanışması

Bu hafta Fransa’da işçi ve emekçilerin hükümetle mücadelesinin geldiği boyutlara dikkat çeken yazılar seçtik.

Fransa’da 23 Haziran yürüyüşünün yasaklanmasının hemen ardından geri adım atılması bir yandan demokrasinin beşiği diye bilinen bu ülkede demokrasinin ne kadar içler acısı bir duruma düşürüldüğünü gösterirken diğer yandan da saldırılara karşı kararlı direnildiği durumunda tüm siyasi saldırıların geri püskürtülebileceğini gösterdi.

Bu hafta Fransa’da işçi ve emekçilerin hükümetle mücadelesinin geldiği boyutlara dikkat çeken yazılar seçtik. Birinci yazıda 2012 seçilen François Hollande’un bu kadar otoriter bir çizgiye kayması tartışılıyor. İkinci yazıda 23 Haziran yürüyüşünü yasaklamadan önce Valls hükümetinin kamuoyu yaratma amaçlı basını nasıl kullandığını somut örnekleriyle konu alıyor. Almanya’da çevirdiğimiz yazı ise Avrupa’nın en zengin bu ülkesinde yapılan değişik reformlardan dolayı işçi ve emekçilerin ne kadar yoksullaştığını konu alıyor. Yazıda aynı zamanda Fransa’daki eylemlerle dayanışma içerisinde olduğunu ifade ediliyor. Öye yandan Attac Örgütü Bilim Konseyi üyesi Dr. Werner Rügemer’in kaleme aldığı açıklama imzaya açıldı ve şimdiye kadar yüzün üstünde bilim insanı, gazeteci ve sendikacı tarafından imzalandı. 


OTORİTARİZM, REFORMİZMİN DOĞAL ÇOCUĞUMU? 

Adrien ROUCHALEAU
Humanite

Cumhurbaşkanı adayı Hollande’ın demokratik niyetleriyle ve iktidarda olan otoriter yönetim arasında ciddi bir farklılık var. Peki, bu fark nereden geliyor? 7 Mayıs 2012’de, François Hollande’un seçilmesinden birkaç saat sonra, kampanya sözcüsü bu zaferi Fransızların “cumhuriyeti etkin etmek” istemesiyle açıklıyordu. 4 yıl sonra aynı sözcü İçişleri bakanı olmuş ve bakan olarak da ciddi ciddi bir sendikal yürüyüşü yasaklama kararı veriyor. Bernard Cazeneuve’ün bu çelişkisi aslında bütün olarak kişisel bir çelişki değildir. Bu kayış aslında yürütmenin 2012’den itibaren, özelliklede 2014 ve Manuel Valls’ın başbakan olmasından sonra gerçekleşen otoriter kayışın dışa yansımasından başka bir şey değildir. 

2012’de yapılmak istenilenle 2016 realitesi arasındaki farka bir bakın, adeta baş döndürecek kadar büyük bir uçurum. Aday Hollande aynen şunları söylüyordu: “Ben Cumhurbaşkanı olursam, meslek örgütleri ve sendikalar gibi sosyal partnerlere değer verilmesini sağlarım ve neyin yasayla, neyin müzakereler sonucu olacağını netleştirmek için onlarla sürekli diyalog içinde olurum”. Bugün ise görüşmeler başta da Fransız İşçi Sendikası (CFDT) olmak üzere sadece onlarla hemfikir olanlarla yürütülüyor. Aday Hollande’un 60 maddelik programında ‘Meclisin inisiyatif ve denetleme gücünü artırma’ vaadi vardı. Aradan geçen 4 yılık süre içerisinde parti milletvekillerine sayısı belirsiz baskıdan sonra, hükümet anayasanın 49/3 maddesini kullanarak Millet Meclisi baypas etti. Seçim programında ‘demokrasiyi ve yerel özgürlükleri güçlendirmek için bir yasa hazırlama” belirtiliyordu. Birkaç ay sonra ise Fransa bitmez tükenmez bir OHAL’de yaşamak zorunda kaldı ve militanlara ev hapsi verilirken, sendikaların yürüyüşü de yasaklanmakla tehdit ediliyor. 

Tarihçi Jean-Paul Scot, 1948’de Fransa Genel Çalışma Konfederasyonu’na bağlı (CGT) madencilere yönelik baskıları, 1956’da Cezayir’e asker gönderme ya da 1983’de Lorrain bölgesinde demir-çelik işçilerinin üzerlerine polis saldırması örneklerine dayanarak şunları belirtiyor: “Tarihsel olayların da bilinciyle hareket ettiğimizde, Sosyalist Partisi ne zaman verdiği vaatleri yerine getirmeyip, sermaye ile emek arasındaki büyük uçurumu muhafaza edemediği her durumda sermaye ve devlet lehine her zaman otoriter yöntemlere başvurmuştur”. 

2014’de belediye seçimlerinde sosyalistlerin aldığı büyük yenilgiden sonra Jean-Marc Ayrault yerine Manuel Valls’ın Başbakan yapılması bu otoriter kaymayı teyit etti. Valls her zaman Parti içerisinde sağ kanadı, “düzenci”, “otoriterci” kanadı temsil etti. 2005 isyanlarından sonra sağın ta o zaman istediği OHAL’in uzatılmasına karşı çıkmayan 3 sosyalist milletvekilinden birisiydi. İtalyan militan Cesare Battisti’nin İtalyan adaletine iade edilmesini savunan tek sosyalistti. Kendi kendisini “blairci” olarak tanıtıyor ve her zaman “haftalık 35 saat çalışmayı değiştirmeyi” önerdi. 

İttifaklar konusunda sağa kaymayı uzun zamandır savunan Valls kendi partisinde küçük bir azınlığı temsil etti. Peki, 2 yıl içerisinde nasıl oldu da hükümetin başına geldi. Tarihçi Scot’a göre “bu reformizmin özünde vardır. Onlar aşılmaz o kadar çelişki içerisindeler ki, güçler dengesinin göre farklı eğilimler içerisinde olurlar”. (…)

2012 yılında, François Hollande’un sözcülüğünü yapan Bernard Cazeneuve şunları belirtiyordu: ‘5 yıllık cumhurbaşkanlığının başarısızlığını, ne kadar enerji harcarsanız harcayın bir hamlede silinemez’. Peki, 2016’daki İçişleri bakanı olan Bernard Cazeneuve bu konuda ne düşünüyor? 

(Çeviren : Deniz Uztopal) 


BASININ ÇARPITICI AYNASI
Julia GUALTİERİ 
Politis 

‘Sorduğunuz soruya cevap vermeden önce…’ Her şey devlet kanalı France 2’in akşam 8 haberlerinde başlıda. Günlerden 14 Haziran Salı, El Khomri iş yasasına karşı 9. eylem günü daha bir saat önce bitmiş ve İçişleri bakanı Bernard Cazeneuve, Magnanville şehrinde katledilen polis çifti konusunda demeç vermek için davet edilmiş. Fransa’nın en yetkili polisi 1 dakika konuştuktan sonra birden konuşmasına ayrı bir yön veriyor: “Yürüyüşlerde kimi vahşilerin (her polise bir kurşun) sözlerini asla kabul etmem. 27 polisin yaralanması, içerde polis çocukları tedavi görürken Necker çocuk hastanesine saldırma kesinlikle kabul edilemez”. Birbirine olayların bu şekilde karşılaştırılmasına haberleri sunucu David Pujadas bakanı kesmeden sessiz sessiz dinliyor. Mesaj anlaşılmıştır ve bağ sağlamca kurulmuştur: Açıkça katledilen polislerin yanlarında çocuklarının bulunması ile polislere saldıran kırıcılar arasında bir paralellik kuruluyor. Daha yeterince anlaşılır değil mi? Ertesi gün bu sefer de Başbakan Manuel Valls aynı vurguya daha kalın çizgilerle değiniyor : ‘Kırıcılar’, ‘Polise saldırıp yaralamak, hatta öldürmek istiyorlardı’. Bu yapıldıktan sonra artık geriye kırıcılar ile sendikalarla (siz CGT anlayın) bağı kurup gelecek yürüyüşleri yasaklamak kalmıştı. Yine 16 Haziran akşam 8 haberlerinde David Pujadas bu konuyu gündeme getirir: “Hükümet sendikaları kırıcılara hoşgörüyle yaklaşmakla, hatta saldırılara katılmakla suçluyor. Elimizde var olan görüntüleri inceledik”. Güvenlik kameralarının çektiği ve valiliğin dağıttığı görüntülerde kırmızı önlüklü birisi yerden taş alıp attığı görülüyor. Ama hiçbir analiz yapılmıyor. Örneğin haberlerde çekilen onca fotoğraflardan sadece birisi hariç diğerlerinin hiçbirinde önlükte ne yazdığı görülmediği söylene bilinirdi. Üstelik olaydan önce ne olduğu bilinmiyor. Peki, Manuel Valls’ın teşhir ettiği “CGT’nin kırıcılara karşı muğlak tavrı” bu mudur? Burada bir komünikasyon sorunu mu var? Bizce sorun burada değil. Sorun kamu hizmeti sunması gereken bir kanalın işlediği konuları taraflı ve yeterince derinleştirmeden işlemesidir. Örneğin yine France 2 (France 3’da gerçi aynıydı) çatışmaları işleme biçimi. Yürüyüşün olduğu akşam gazeteci “sonun başlangıcı mıdır” diye soruyor. Soru retorik ama yapılan röportajların tümünde göstericiler ne kadar kararlı olduklarını ifade ediyorlar, ama söz stüdyoya döndüğünde Nathalie Saint-Cricq soruya kesin cevap veriyor: “Hiç tereddütsüz sonu yakın, çünkü belirleyici olan grevlerdir. (…) Ülke bloke olmamıştır ve artık olmazda. Bitişin başlangıcındayız”. 

Ertesi günkü France 2’nün akşam 8 haberlerinde CGT genel sekreteri Philippe Martinez davetli ama aynı taraftarlık yine egemen. Gazeteci soruyor: “Dolaylı bir sorumluluk payını üstleniyor musunuz?”. Davetlisinin ret emesi üzerine ısrar ediyor ve nihayetinde “ama Vali sizin gibi düşünmüyor” diye ekliyor. Daha sonra ise “Hareket sönmeye başladı. Sonun başındayız diyebilir miyiz?” diye soruyor. İtiraz eden sendikacıya karşı bu sefer de ısrarla ‘Yasa geri çekilmeyecek, sizde çok iyi biliyorsunuz, peki, bir çıkışa doğru gidilmesi gerekmez mi?’ diye neyin tarafını tuttuğunu itiraf ediyor. (…) Üstelik haberin devamında CGT’nin öne sürdüğü katılımcı sayısının gerçekçi olmadığı kanıtlanmaya çalışılıyor. Necker hastanesine saldırı yine eskisi gibi içler acısı bir durum olarak lanse ediliyor oysaki kimse de daha net bir görüntü yok. (…) Ertesi gün Le Monde gazetesinden bir muhabir “Periscope” unda saldırıların sadece bir kişinin eseri olduğunu kanıtlıyor, ama boş ver France 2 görüntüleri gösterirken arkadan seslendirmede kırıcıların polislere yoğun saldırısından bahsediyor. (…) Birkaç gün sonra Hasta çocuk hastanesi Necker’e saldırısının ve katledilen polislerin anıların bu kadar alet edilmesine karşı ailelerden tepkiler geldi ama bunların basında işlenmesine kimse dikkat çekmedi. Belki de alışkanlıklardan dolayıdır. 

(Çeviren : Deniz Uztopal)


Fransa’daki grev protestolarla dayanışıyoruz!
Dr. Werner RÜGEMER
NRhZ

Biz, Almanyalı bilim insanları, gazeteciler ve sendikacılar, Fransa’da yürürlüğe sokulmaya çalışan çalışma yasası reformlarına karşı aylardır süren protesto, grev ve eylemleri destekliyoruz. Bu haklı ve zorunlu grev ve protestolar tüm Avrupa Birliği açısından örnek alınmalıdır. Antidemokratik şekilde, parlamentoyu çiğneyerek yürürlüğe sokulmak istenen yasa ve buna olanak veren yasa maddesini protesto ediyoruz. Patron örgütü MEDEF’in talepleri doğrultusunda oluşturulan yasa tasarısı, halkın ezici çoğunluğunun çıkar ve taleplerine karşıdır, demokrasiye karşıdır, düşünce, grev ve eylem yapma özgürlüğüne karşıdır. 

Hollande ve Valls, bazı diğer AB ülkelerindeki uygulamaların başarılı olduğunu iddia ederek yasanın zorunlu olduğunu söylüyorlar. Biz Almanyalı bilim insanı, gazeteci ve sendikacılar olarak başarıdan söz edilemeyeceğini çok iyi biliyoruz: Almanya’da Ajanda 2010 ile çalışma yasası ‘reformları’ yapıldı. Şimdi Almanya, Avrupa’nın düşük ücretli işler cenneti haline geldi. Bu durum sadece Almanya’daki işçi, işsiz ve gençlerin yaşamını çekilmez hale getirmedi, tüm AB ülkelerinin ekonomisini etkiledi. “Reformlar” la işsizlik rekor düzeye çıktı, işsizler en düşük ücretle çalışmaya mahkum edilirken, dışarıda çok ucuza çalışacak milyonlar olduğu tehdidiyle çalışanların ücretleri de aşağıya çekildi. 

Ajanda 2010 ile Almanya’da kolektif ve şeffaf şekilde bağıtlanan TİS’lerin sayısı  azaltılmış oldu. Sendikalar güçsüz hale getirildi. Çalışma koşulları kötüleştirildi ve patronların şantaj yaparak işçileri köleleştirmesinin kapısı iyice açıldı. Ücretlerin düşürülmesi, ücretsiz fazla  mesai yaptırılması, sözleşmesiz, sigortasız işçi çalıştırma, mini işler ve gençlerin tek kuruş almadan çalıştırıldığı stajlar günlük uygulamalar haline geldi. 

Alman hükümeti bile düşük ücretler ve emeklilik maaşındaki kesintilerle yaşlılıkta yoksulluğun yaygınlaşmasının kaçınılmaz olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Emekliler, ek işlerde çalışmaya başladılar, düşük ücretli işlerde çalışanlar devlet yardımına muhtaç edildiler. Çalışmalarına rağmen yoksullar, ücretsiz veya cüzi ücretle yiyecek dağıtılan veya sıcak yemek verilen yerlerin önünde kuyruklar oluşturdular. Gelecek korkusu, yoksulluk, işsizlik, psikolojik hastalıkların şimdiye kadarki en yüksek düzeyine çıkmasına yol açtı.

Almanya örnek alınarak gerçekleştirilecek olan “reformlar”,  ülkelerdeki iş alanlarını koruma rekabetinin kızıştırılması, eşitsizliğin, istikrarsızlığın arttırılması ve Avrupa’nın demokratik ve sosyal birliğinin tam anlamıyla yok edilmesi anlamına geliyor. Bizler, Fransa’da grev ve eylem yapanlarla aynı görüşteyiz: emeğin değeri yükseltilmeli ve maddi ve manevi aşağılanmasına son verilmelidir. Mülteciler ücret dampingi için istismar edilmemelidir. 

Attac Fransa‘nın aşağıdaki taleplerine katılıyoruz: 

Özellikle düşük gelirlilerin ücretlerine zam yapılmalıdır! 

Yatırımlar istihdamı arttıracak alanlara yapılmalıdır. 

Öğretim, eğitim ve meslek eğitimine yatırım yapılmalıdır. 

Haftalık çalışma süresi ücret denkleştirilmesi ile azaltılmalıdır. 

AB ülkeleri arasında ücret dampingi yarışmasına son verilmelidir. Bu gelişmeye karşı çıkmak ve alternatifler oluşturmak için demokratik direniş, mücadele zorunludur.
 

(Çeviren: Semra Çelik)

www.evrensel.net