Evrendeki aşkı bulmaya giden masal

Evrendeki aşkı bulmaya giden masal

Kendimize soru sormakla başlayan evrendeki aşkı bulmaya giden bir masal. Masal hayatın kendisi, aşk evren, soru da insan bence bu çok boyutlu tuvalde.

C. Hakkı ZARİÇ

Mustafa Kemal Emirel ile Yiğit Özatalay’ı birbirine bağlayan, derin bir dostluk.. Yürüyen Merdiven olarak ilk albümlerine taşıyan ise on yılı aşkın müzikal bir yolculuk.. Mekanik bir yürüyen merdiven değil, iki bacaklı bir organizma bu; ayakta durabilmesi ve dans edebilmesi için bu ikilinin dengeli ve müzikal birlikteliğine ihtiyaç duyar. Davulun melodik kişiliğiyle piyanoya, piyanonun perküsif kişiliğiyle davula yaklaşmasıyla oluşan bir denge.. İki kişilik bu sohbette bas işlevli bir çalgının yokluğu bir yandan alışkanlıkları zorlarken diğer yandan kalıplardan uzaklaştırır, müziği açan ve özgürleştiren bir etken olabilir…
“Çınar, Güneş ve Bir Deli” adlı ilk albümlerinde Yürüyen Merdiven’e Tülay Günal, Genco Erkal, EloisaManera, Ülkü Aybala Sunat, Deniz Doğangün, Meriç Dönük, HansAndersson, Nebi Birgi, Ezgi Erol ve Volkan Topakoğlu eşlik ediyor.
Piyanist - Besteci Yiğit Özatalay ve Davulcu Mustafa Kemal Emirel ile Evrensel Pazar için konuştuk.

“Yola çıkan söz yolda kalmaz” demişti bir şiirinde Kıbrıslı şair Fikret Demirağ. Yola çıkarken sözün ve müziğin nereye ulaşmasını istiyordunuz? Geldiğiniz yerde ve ilerleyen zamanın sonrasındaki hedefleriniz nedir?
Mustafa Kemal Emirel: En önce kendi estetik kriterlerimizle buluşmasını istiyorduk. Bunu da belli bir seviyede başardık diyebiliriz. Bu bir kendini keşfetme ve geliştirme süreci aslında bizim için. İleriye yönelik isteğimiz, kendi beklentilerimizin daha da üstüne çıkarak bu sürecin devamını paylaşabilmemiz yönünde.
Yiğit Özatalay: Kemal’e katılıyorum. Öncelikle kendi estetiğimizle örtüşen ve bizi anlatabilen bir iş çıkarmak için yola çıktık. Ben geldiğimiz yeri bir virgül olarak görüyorum. Yolda olmak güzel... Oruç Aruoba’nın deyişiyle “yolunu yer kılmak”. Uzun, çetrefilli ve bir o kadar da zevkli bir içsel yolculuk bu. Bir de bu yolculuğun dış boyutu var tabii; o da dinleyiciye ulaşmak, ve onda da aynı duyguyu ve heyecanı uyandırabilmek. Amacımız olabildiğince geniş kitlelere, her yaştan, ulustan ve sınıftan insanlara ulaşmak elbette... Ama bu albümde öncelikle Türkiye var; yaşadığımız ülkeden, çevreden, onun gerçeklerinden ve dilinden bir şeyler var. Bununla uğraşmaya devam edeceğiz.

 “Çınar, Güneş ve Bir Deli” adlı albümünüz ikili bir sohbetten yola çıkıp kalabalık bir ailede buluşuyor gibi. Kalıplardan çıkıp Gezi’de soluklanıyor notalar. Geldiğimiz yerde doğanın ve insanın elinden mi tutuyor sizin şarkılarınız?
MKE:
Soluklandıktan sonra Gezi’de daha somut bir hale bürünüyor olarak da görülebilir, farklı bir açıdan bakıldığında. Doğanın ve insanın elinden tutma tarifi çok hoş, çok naif bir tarif. Doğa ve insana yönelik hassasiyet taşıdığımızı düşünmekle birlikte, bunun albüme nasıl yansıdığını dinleyenlere sormak lazım bana kalırsa.

YÖ: Evet, bunu yapıp yapamadığımıza ancak dinleyici karar verebilir en nihayetinde. Ancak bizim böyle bir amaçla yola çıktığımız bir gerçek. Kemal ve ben eski dostlarız, müzik dışında da sohbet etmeyi, diyaloğu severiz... Ama bir yandan da insanı insan yapan en temel unsurlardan biri toplumsallığı ve kollektivizmi. Birlikteliğin ve çeşitliliğin zenginliğine, gücüne olan inancımız belki de bu albümdeki kalabalık ailede vücut buldu...

 “Direndikçe” adlı şarkınızda ülkeyi ve dünyayı güzellemekten bahsediyorsunuz. Direnme, öğrenmeyi ve aktarımı sağlıyor mu, nasıl?
MKE:
İnsanın kendi iç dünyasında başlayan bir mücadele bence direnmek.. Şöyle derin bir nefes alıp sakinleşebilen bir insan, dışarıdan gelen veya kendinden kaynaklanan herhangi bir sıkıntı veya zorluk karşısında mantık ve sağduyusundan faydalanabilir. Doğru algılamak ve doğru iletişim kurmak için zihinsel sükunete ihtiyacımız var. Güzelliğin o sessizlikte olduğunu düşünüyorum ben. Bu kendini bulma, evreni anlama ve insan olabilme mücadelesini bir şekilde hayat tarzı haline getirebilmiş pek çok insan var. Bu insanlar belli düzeyde hassas, zeki, açık fikirli, yaratıcı ve paylaşımcı insanlar. Bir şeylere direnilmesi gerekiyorsa, ben bu insanların direnebildiğini düşünüyorum. İç dünyalarındaki duygusal kasırgaları dindirdikleri ve kendi içlerinde direnecek fazla problemleri olmadığından (çünkü büyük problemlerini çözmüşlerdir); zorluklara, sıkıntılara karşı artık çözüm haline gelirler. Direnmeden direnirler diyebiliriz. Sanatını çok iyi icra eden biri de öyledir benim için, kendini ilgilendiği spor alanına samimi olarak adayan kişi de, çocuğunu çok seven bir anne de, yolda yürürken karıncalara basmadan yürümeye çalışan insan da.
: Direniş, mücadele bence de insanın iç dünyasında başlıyor. Değiştirmek için önce değişmek lâzım... Benim ekleyeceğim ise şu olur: Bu iç direnişi yaşayan ve kendini arayan insan toplumsal hayatına da direnişi etkin olarak taşıyabilmeli. Yani haksızlığa, zorbalığa karşı durup insanca yaşamı savunabilmeli, “hem de hiç kimse onu buna zorlamamışken”. Hayata anlamını veren, insanı geliştiren ve eğiten, bu iç ve dış mücadeleler... Direnme ve öğrenme eylemleri birbirinden beslenen sonsuz bir döngüdür; şarkıda da söylediğimiz gibi “Direndikçe öğreniriz, öğrendikçe direniriz”... Ve bize gereken; sevmeye, anlamaya, değişmeye ve değiştirmeye olan inancımızdır.

“Kırmızı Paltolu Kız” oldukça melankolik bir şarkı. Ülkü Aybala Sunat, çok güzel yorumlamış sözleri. Aşk, masal ve soru insan hayatının neresinde kesişiyor?
MKE:
Kesişmekten öte adeta bir tablonun katman ve öğeleri bunlar. Kendimize soru sormakla başlayan, evrendeki aşkı bulmaya giden bir masal. Masal hayatın kendisi, aşk evren, soru da insan bence bu çok boyutlu tuvalde.
YÖ: Yaşam kompozisyonunun öğelerini ne güzel çözümledi Kemal... “Masal” kavramına bakarsak, albümümüzde hem Nâzım’ın “Masalların Masalı” şiirinde, hem de benim yazdığım “Kırmızı Paltolu Kız”ın metninde geçiyor. İkincisinde farkındalığın karşıtı, gerçeklerden kopuk bir yaşam anlamındaki “masal” var. Nâzım’ın masalı ise gerçek hayatın kendisinin nasıl da bir mucize olduğunu, diyalektik materyalizmin masalsı büyüsünü en güzel ve sade biçimde şiire dökmüş... İki masalı da hayatta bir şekilde yaşıyor insan. Ve hangi masalın, hangi düşün peşinden yürüyeceğine karar veriyor... ya da veremiyor!
 
“Bir Delinin Hata Defteri” şarkınızda Genco Erkal’a ne güzel bir gönderme var. Hatıra ve hata, tiyatro ve müzik kent insanının “paragraf satırbaşı” çıkmazı mı?
YÖ:
Bu şarkıda “hatıra” ve “hata” arasında bir sözcük oyunu kurduğum doğru; ancak gönderme Genco hocadan çok onun sahnede yarattığı deliye... Dostlar Tiyatrosu ile çalışmaya başladıktan sonra müziklerimdeki teatral etki kendini ister istemez belli etmeye başladı. Bu müziği onun “Bir Delinin Hata Defteri” oyunundaki muhteşem yorumundan etkilenerek, ama kendi hayatımda süregelen delilikleri de içine katarak yazdım. “Kabahat eşit midir hata?” sorusundan sonra sürrealist bir göndermeler ağına, belki de senin dediğin gibi bir çıkmaza giriyor şarkı. Bizi “deli” eden sorulara kent insanının verdiği deli yanıtlar sanki bunlar...

Albümde Nâzım’ın şiirleri yanı sıra Yiğit Özatalay’ın sözleri de var. Sonraki çalışmalarda başka şairlerden şiirleri ağırlamayı düşünüyor musunuz notalarınızda?
YÖ:
Şiir sevgisi bana annemin bir hediyesi, iyi ki de sevdirmiş... Müzik, şiiri taşıyan ve ulaştıran güçlü bir araç olabiliyor. Yürüyen Merdiven olarak buna aracılık etmeyi seviyoruz. Bir sonraki albümümüze Edip Cansever’in “Yok mu, Var” şiirinden bestelediğim ve yine birlikte düzenlediğimiz bir besteyi dahil etme düşüncemiz var. Ama ağırlamayı düşündüğümüz başka şairler ve şiirler de yok mu? Elbette var...

ÇÖZÜMLERİ BARIŞÇIL ALANLARDA ARAMAK GEREK

Bir de “Haydarpaşa” gerçeği var. Gomidas’ı ya da Nâzım’ı götüren trenler bugün boşluğun şiddetiyle paslanıyor. Kamuya ait bir İstanbul simgesinin iktidar ve para hırsına kurban edilmesi mi, toplumsal hafızanın silinme çabası mı yaşadığımız? Müzik anımsamanın ve yeniden sahiplenmenin neresinde duruyor?
MKE:
İlk soruna yanıt verecek olursak, ikisi birden. Birbirini besleyen iki olgu onlar. Para nedeniyle ve siyasi güç sayesinde toplumsal hafızaya verilen zarar sonrasında zaten yaratılan toplumsal zihin prototipi üzerinden daha fazla para ve güç kazanmak daha kolay hale gelecektir diye düşünüyor muhtemelenbu işlere kalkışanlar. Yakınımızdaki birçok müslüman ülke ve sözüm ona müslüman iktidarlar da bu duruma örnek durumdalar maalesef. Paranın dini olmadığını, bu bölgedeki uluslararası siyasetin içinde olduğumuzdan gayet iyi biliyoruz hepimiz. Siyasi savaşların verildiği ve hergün insanların öldüğü ülkeler ve dünya adına, sanatın ve müziğin üstlendiği görev biraz ütopik gibi görünüyor. Çözümleri barışçıl alanlarda aramak gerek, çünkü şiddet şiddeti arttırarak doğuruyor. İkinci soruya gelirsek, sanat, bilinçli insanların var olmaları adına mutlaka ki kapı aralıyor; ancak bunun bir ülkede gerçek anlamda bir hafıza tazeleme veya sahiplenme yaratabilmesi için tetikleme görevi yapması adına birçok şeyle desteklenmesi de gerekiyor. En azından özgür medya kurumları, sivil toplum örgütleri ve daha somut olarak bizi-yani üretenleri- politik anlamda temsil edebilecek bir öncü parti veya partiler ile.

(Fotoğraflar: Erdost Yıldırım)

www.evrensel.net