Fransa’da neler oluyor?

Fransa’da neler oluyor?

İşsizlikle nasıl mücadele edilir? Neoliberal amentü uzun yıllardır bu soruya istihdam piyasasını esnekleştirerek diye yanıt veriyor...

Görkem DOĞAN

İşsizlikle nasıl mücadele edilir? Neoliberal amentü uzun yıllardır bu soruya istihdam piyasasını esnekleştirerek diye yanıt veriyor, tam da bu yüzden seksenli yıllarda ekonomisi krize giren ülkelere IMF gibi küresel finans kurumlarının önerdiği “yapısal reformlar” her zaman işverenin işçileri işten çıkartmasını zorlaştıran yasal ve mali düzenlemelerin ortadan kaldırılmasını içerirdi. Bu reformların sonucunda işsizlik rakamları düştü ama yeni bir toplumsal kategori ortaya çıktı: Çalışan yoksul. Bugün artık esnek istihdam piyasası yüzünden insanlar belki iki işte çalışıyor ama yine de sosyal yardıma muhtaç olmaya devam ediyor. Yani aslında işsizliğin ifade ettiği sorun aynen ortada duruyor ama neoliberal gözbağcılık işsizlik rakamını düşürüyor. Tam da bu yüzden geniş tanımlı işsizlik kategorisi bir istatistik veri olarak daha çok ilgimizi çekiyor.

SOSYALİST PARTİLİ CUMHURBAŞKANI

Bunu niye anlattık çünkü Fransa’nın Sosyalist Partili cumhurbaşkanı, küresel finans sistemiyle sorunum var diye seçilen cumhurbaşkanı, 2008’den beri süregelen ekonomik krize çareyi dümeni tam sağa kırmakta buldu. Önce başbakanı Jean Marc Ayrault’yu kovdu ondan sonra ekonomi bakanı Arnaud Montebourg’da gitti, bunların yerine Fransa’nın Tony Blair’i diyebileceğimiz Manuel Valls başbakan, diğer bir piyasa liberali Emmanuel Macron da ekonomi bakanı oldu. Tabi yeni kabine hemen neoliberal amentü doğrultusunda sözde reformlara girişti.
Buradaki saçmalık şu 2008 krizi sonrası neoliberal reçetenin dünya halkları arasında alıcısı yok, seksenlerde doksanlarda olduğu gibi bu sözde reformları ballandırarak anlatıp savunan “uzman” da. Yurttaş bu reformların sonucunun zenginin daha zengin olması olduğunu yaşayarak gördü. Buna rağmen müesses siyaset eski ezberinin dışına çıkamayacak kadar neoliberal dönemde semiren kesimlerin kontrolü altında. Buna tepki oldukça da merkez partiler tarihlerinde görmedikleri oy oranlarına düşüyorlar. Tam da bu ortamda kapitalizmi demokrasiyle yönetmek ne kadar mümkün tartışılmaya başlanıyor.
Fransa’yı bu bağlamda gündeme getiren ise Valls hükümetinin son sözde reform girişimi oldu. İşsizliği düşürmek için Avrupa’nın en katı çalışma yasalarına sahip olmakla ünlü Fransa’da hükümet hedefe bu düzenlemeleri yerleştirdi ve Alman piyasacı bilgeliğinden de ilham alarak çalışma bakanının adıyla anılan El Khomry yasasını gündeme getirdi. Yasa sermayeye pek çok faydasının yanı sıra işkolu toplu sözleşmelerinin küçük işletmelerde uygulanmamasının önünü açacak ve çalışma saatlerini arttıracak bu arada fazla mesai ücretleri düşecek. Fransızlar bu şekilde azalacak işsizlik rakamının ne anlama geldiğini pekâlâ biliyor. Bundan dolayı yasa gündeme gelir gelmez eleştiriler de başlamıştı.
Bu eleştirilerden çekinen hükümet General de Gaulle için hazırlanan yarı başkanlık sistemine dayalı 5. Cumhuriyet anayasasının yürütmenin yasamayı atlatmasını sağlayan en kötü şöhretli maddesi 49a 3ü kullanarak yasayı mecliste tartıştırmadan geçirdi. François Hollande seçilmeden önce bu maddeyi yerden yere vuruyordu; demokrasinin olmadığı yerde riyakârlık gündeme gelir. Fransız halkının egemenliğinin temsil edildiği meclisten kaçırılan yasaya muhalefet halk egemenliğinin gerçek odağında yani sokaklarda ve alanlarda ortaya konuldu.
Bu halk muhalefetinin ilk biçimi son dönemlerde New York’taki Zucotti Parkından Kahire’deki Tahrir Meydanına dünyanın pek çok yerinde gördüğümüz alan işgalleri biçiminde gerçekleşti. Paris’teki Cumhuriyet Meydanı başta olmak üzere ülkedeki pek çok kamusal alan “Nuits Debout” (Ayakta Geceler) adı verilen işgal eylemlerinde demokrasi forumlarına çevrildi. Alan işgalleri bir eylem biçimi olarak devletin güvenlik güçlerinin kimi zaman kısmen, kimi zaman bütünüyle giremediği bir alanda siyasi bir taleple bir forum ortamının oluşturulmasına dayanıyordu. Çoğu zaman bu forumun kimi fiziki ihtiyaçları da komün yöntemleriyle belli oranlarda çözülüyordu. Gezi deneyimini yaşayan Türkiye’de herhalde bu eylem biçimini daha uzun uzadıya anlatmanın gereği yok. Bu tarz Tahrir, Occupy ve Podemos partisine de ilham kaynağı olan İspanya’daki Indignados (Öfkeliler) hareketlerinden sonra tüm dünyada kullanılır hale geldi, hatta günümüzün tüketim ve iletişi hızı düşünülürse eskidi bile. Dolayısıyla Fransızların “Nuits Debout”su artık alışılmış bir eylem biçiminin geç bir yansımasıydı.

FRANSA’DA SINIF SAVAŞLARI

El Khomir yasası karşıtı mücadeleyi bu kadar öne çıkaran ve alışılmadık olan tam da Ayakta Geceler hareketi küçülmeye başlarken daha da eski bir eylem tarzının bu hareketten devraldığı enerjiyle ortaya çıkarak “Fransa’da Sınıf Savaşlarının” yeni bir versiyonunu sahneye koymasıdır. Yasa meclisten anayasal bir zorbalıkla tartışılmadan geçince sınıf sendikacılığı ifadesini icat eden tarihi Fransız Konfederasyonu CGT eylem kararı aldı. CGT 1895’te anarko-sendikalist bir anlayışla kurulmuş Ekim Devrimi sonrası komünist işçi militanlarının hakim olduğu seksenlerin sonundan itibaren ise tüm dünyadaki gelişmelere paralel bir biçimde zayıflayan ve ılımlılaşan bir sendikal odak. Bununla birlikte hala kendisinden ayrılan CGT-FO ve Solidaires ile birlikte Fransız işçi hareketinin sol kanadını temsil ediyor ve bunların açık ara en güçlüsü.
Bu konfederasyon tarafından alınan ve işyerindeki militanından başlayarak 2015’te seçilen yeni genel sekreteri Philippe Martinez’e kadar bildiğimiz işçi disiplini içinde uygulanan grev ve blokaj kararları hem Fransa’da enerji üretimini ve de ulaştırmayı önemli ölçüde sekteye uğrattı hem de Fransız polisinin gerçek yüzünü ortaya koymasına yol açtı. Artan şiddet şimdilik sendikalara geri adım attırmış değil ama hükümet de neoliberal sevdasından vazgeçmiyor.
Peki, bu olaylarda olağandışı olan, bize yakın gelecekte küresel siyasette bir şeylerin değişebileceğini düşündüren ne? Fransa toplumsal taleplerle radikal eylemlerin yapılmasına alışık; hatırlanırsa 2006’da benzer bir yasaya karşı, genç işsizliği azaltmak için gençlerin işten çıkarılma prosedürünü kolaylaştıran bir yasaya karşı, liseliler sokaklara çıkmıştı ve yasayı geri çektirmişlerdi. Sanırım burada yeni olan, aslında bir anlamda eski olan, işçi sınıfı hareketinin örgütlü kesiminin tüm kurumsal yapısıyla ve tam boy eylemlere girmesi ve bunu yürüyen halk hareketine paralel bir biçimde gerçekleştirmesi. Avrupa’da aslında yetmişlerden beri görmediğimiz, belki en son Fransa’da 1995 Kasım ve Aralık’ında emeklilik reformuna karşı şahit olduğumuz türden eski usul bir işçi mücadelesi söz konusu ama bu hareket kendini yeni hareketlerden ayrıştırmaya çalışmıyor, ki Fransa 68’inde CGT tam da bunu yapmıştı, tam tersine onun enerjisinden besleniyor. Böyle bir birliktelik halkın tepkili olduğu neoliberalizmden kopmayan çürüyen merkez siyaset karşısında aşırı sağ ve sağ popülist seçeneklerin değil de sosyal ve demokratik içeriği solda bir politik programın önünü açabilir. Hollandelardan Sarkozylerden bıkan Fransızları Le Penlere mahkum kalmaz. Hatırlanırsa 2002’de sosyal demokratından liberaline oradan da milliyetçisine bütün merkezi kapsayan hükümetlerden bıkan halkımız Erdoğan’ı tercih etmişti, sonuç ortada. Belki Fransızlar başka bir yolu tercih ederse ardından başkaları da… Kim bilir?

www.evrensel.net