18 Haziran 2016 04:18

Avrupa’da mücadele ateşi sönmüyor

Fransa’da yeni iş yasasına karşı mücadele giderek yükseliyor.

Avrupa’da mücadele ateşi sönmüyor

Paylaş

Haftaya perşembe günü İngiltere’de uzun zamandır tartışılan ve beklenen Avrupa Birliği ile ilgili referandum gerçekleşecek. Türkiye’nin AB üyeliği de bu süreçte büyük tartışma konusu oldu ve AB içinde kalma yanlısı seçmeni korkutmak için ırkçı söylemler ve korku siyaseti yapıldı. Milyonlarca Türklerin serbest dolaşım hakkı alacağı ve ‘Britanya’ya akın edeceği’ söylemi bu korku siyasetinin bir parçasıydı. The Guardian gazetesi, Türkiye’nin AB üyeliğine zaten çok uzak olduğunu vurgulayan bir yazı yayımladı ve Ortadoğu’daki kaosun bunu pekiştirdiği savundu. 

FRANSA’DA 1.3 MİLYON EMEKÇİ SOKAKTAYDI

Fransa’da el Khomri olarak adlandırılan yeni iş yasasına karşı mücadele giderek yükseliyor. Hükümetin mücadelenin söndüğüne dair propagandasına rağmen 14 Haziran’da 1.3 milyon emekçi, iş yasasını lanetlemek için sokaklara indiler. ‘Solcu’ hükümet ise ‘sağa kaymaya’ devam ederek sendikaların düzenleyeceği mitingleri yasaklama tdehdidinde bulundu.
Fransa’daki eylemler Almanya medyası, politikacılar ve hatta sendika yönetimleri tarafından da ya görmezden geliniyor ya da olumsuzlanıyor. Almanya’nın yuttuğu ‘Ajanda 2010’ acı ilacı, Fransa emekçilerine de yutturulmak isteniyor.
Almanya’da tekellerin rekabet gücünü arttırmak, Almanya’daki iş alanlarını ne pahasına olursa olsun korumak adına yapılan Hartz 4 yasaları, yoksulluğu korkunç boyutta artırdı. Oransal olarak işsizlik azaldı ama çalışmalarına rağmen yoksulların ve bir işten diğerine koşarak ayın sonunu ancak getirenlerin sayısı en üst düzeye çıktı.
TAZ gazetesinden Ulrike Hermann, “Avrupa Kupası başlıklı yaz masalını bozan” Fransız işçilerini överek onlara gerçek düşmana, AB’ye bu çalışma yasalarını dayatan Almanya’ya, karşı mücadele etme çağrısı yaptı.


Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkisinde eğriyi doğruyu anlamak

The Guardian
Başyazı

TÜRKİYE’ye Avrupa Birliğine üyelik sözü verilmesinin üzerinden 50 yıldan fazla bir süre geçti. İngiltere’de AB referandumu sürecinde korkutma amaçlı yapılan 79 milyon nüfuslu büyük bir ülkenin vatandaşlarına birdenbire serbest dolaşım verileceği söylemine rağmen, 1963’de verilen üyelik sözünün gerçekleşmesi halen pek mümkün görünmüyor. Türkiye ve Avrupa arasındaki ilişkilere bakınca -tabii uzun süreli ve aynı zamanda gerçeklere de bakmak lazım- irrasyonel hırsların mantığın önüne geçmesine izin vermemek gerekiyor. Basitçe söylemek gerekirse: Avrupa’da hiç kimse henüz Türkiye’yi kabul etmeye hazır değil; ne şimdi, ne de yakın gelecekte. Aksini iddia etmek ya cahillik ya da bilerek yanıltmaca olur.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkeyi otoriter bir yola sokmadan çok önce Türkiye’nin AB üyeliğine karşı Avrupa kıtasında geniş kesimler hemfikirdi. Örneğin Fransa: on yıl önce Fransa iç siyasetinde büyük bir Müslüman ülkenin birden kapıya dayanmasına ilişkin korkular yayılınca, o zaman ki Cumhurbaşkanı, Jacques Chirac daha önce Türkiye’yi Avrupa’ya yakınlaştırmaktan yana söylediği sözlerden radikal bir şekilde uzaklaştı.
Ve Almanya: Ne Angela Merkel ne de partisi Hristiyan Demokratlar, hiç bir zaman Türkiye’nin AB ile entegrasyonuna sıcak bakmadı. Martta neredeyse tek başına, mültecilerin Avrupa’ya gelişini engellemek için Türkiye ile anlaşma yaparken, AB üyeliği gerçekten olabilecek bir şey değil sembolik bir slogandı Merkel için.
Diplomasinin bir çok kez yararlanmaya çalıştığı yapıcı muğlaklık ile gerçek politik irade arasında fark var. Türkiye’nin politik liberalleşmeye doğru ilerlediği, ekonomik gücünün arttığı ve AB üyeliği potansiyelinin olduğu 1990’lı yıllar çoktan geride kaldı. Doğru; 2002’de hükümetin başına geldiğinde Erdoğan’ın İslamcı-muhafazakar partisi uzlaşmak için adımlar attı, böylece AB üyelik müzakereleri resmi olarak 2005’te başladı. Fakat o zamandan beri süreç tamamen tıkandı. Türkiye’nin içler acısı insan hakları sicili ve uzun yıllardır süren Kıbrıs meselesinden kaynaklı engeller halen vardı. Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen eskiden ne kadar jeopolitik argüman varsa, Ortadoğu’daki kaos onların hepsini yerle bir etmiş durumda.
Tabii bir de Türkiye vatandaşlarının Avrupa’da vizesiz dolaşımını hızlandırma tartışmaları var. Britanya’da bazı insanların iddia ettiğinin aksine, bu gerçekten olacak bir şey değildi. Aslında daha çok bir illüzyondu. Mart ayında yapılan anlaşmanın bu kısmının gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin hazirana kadar, Erdoğan’nın muhalefeti bastırmak için kullandığı Antiterör Yasası’nı fes etmek dahil, 72 kriter yerine getirmesi gerekiyordu. AB Komisyonu çarşamba günü bu sürenin sonuna gelindiğini açıkladı.
Avrupa’ya aniden “milyonlarca” Türk’ün geleceği iddiaları büyük bir yalan. Türk vatandaşlarına vizesiz dolaşma hakkı verilse bile, Britanya Schengen Bölgesi’nde olmadığı için zaten direk etkilenmeyeceği açıktı.
Türkiye’nin AB üyeliği verilmiş eski bir söz olabilir, fakat koşullar öyle değişti ki bu sözün yakın gelecekte tutulması imkansız gibi görünüyor. Üstelik, AB üyesi ülkeler veto haklarını kullanabilir. Bunlar gerçekler ve bu durumda gerçekler korkuya karşı en iyi ilaçtır.

(Çeviren: Çınar Altun)


KÖŞEYE SIKIŞAN VALLS VE HOLLANDE YÜRÜYÜŞLERİ YASAKLAMAK İSTİYOR


Julia HAMLAOUI
Clotilde MATHIEU
Humanite

NEYSE ki geri çekmek zorunda kaldıkları vatandaşlıktan çıkartma projesiyle François Hollande ve Manuel Valls özgürlükleri kısıtlama eğiliminde olduklarını daha önceden göstermişlerdi. Dün (çarşamba günü) ne pahasına olursa olsun geçirmek istedikleri iş yasasını dayatabilmek için yeni bir aşamaya geçtiler. […]
Hareketin söndüğünü yayan yaygın bir komünikasyon kampanyasına rağmen, salı günü sokaklara inen 1.3 milyon insanın karşısında Başbakan ve Cumhurbaşkanı, yürüyüşün etrafında meydana gelen çatışmaları bahane ederek, mitingleri yasaklamakla tehdit ettiler. Başbakan, France Inter radyosunda “CGT’nin bu tür eylemler Paris’te gerçekleştirmemesini istiyorum, zira genel bir yasaklama dayatamayız ama gerekli tüm kararları vereceğiz” diyerek tehdit savurdu. […]
Cumhurbaşkanı da Bakanlar Kurulunda aynı tavrı sergiledi. […] Hükümet Sözcüsü Stephane Le Foll’un sözlerine göre Cumhurbaşkanı, “Fransa’nın Euro 2016’ya ev sahipliği yaptığı, terörizme karşı mücadele ettiği bir dönemde, kişilerin, çevrenin ve mülkiyetin güvenliğinin garantisi olmadığı koşullarda yürüyüş izni verilmeyecektir” demiş. Valls daha da ileri giderek terörist, sağa/sola saldıran [anarşist grup] ve sendikaları aynı torbaya koymaya kadar gitti: “Jean-Baptiste Salvaing [pazartesi katledilen polis] kendi görevini yapıyordu […]. Polise karşı bir bildiri yayımlayan sendikanın düzenlediği yürüyüşlerde sağı/solu kıranlara karşı mücadele edenler de aynı polislerdir”.
Bu yasaklama tehditlerine sendikalar hemen tepki gösterdi : “Sinirleri bozulan bir hükümet”, “Yangının üzerine barutla giden bir başbakan” diye açıklamalar yapıldı. Saldırılara en çok maruz kalan CGT sendikası, yaptığı açıklamada Başbakana şunları hatırlattı: “Avrupa Futbol turnuvasında stadyum etrafında güvenliği sağlamak nasıl taraftarların işi değilse, Valilikten izin alınmış bir yürüyüş ve etrafında güvenliği sağlamak göstericilerin sorunluluğu değildir”. FO sendikası genel sekreteri de bu koşulda “madem ki şiddet orada da yaşanıyor […] Euro’yu [futbol kupasını da] yasaklayın” çağrısında bulundu.  
Yürütmenin bu açıklamaları sol siyasi partilerin bir kısmının öfkesine neden oldu. […] Sosyalist partisinin içerisinde bile, [sol] akımın yöneticisi Milletvekili Christian Paul resmi olarak hatırlatarak “Yürüyüş yapma hakkı müzakere konusu olamaz. 1958’den bu yana asla böyle bir tehdit gündeme gelmemişti ve devlet de bu özgürlüğü garanti altına alma sorunluluğunu taşıyor”. Ona göre “Fransızların ve sendikaların çoğunluğunun reddettiği bir yasayı tekrar tartışmaya açmak var olan bir kargaşalığı durdurmanın en iyi yoludur”.
Kendisine solcu diyen bir hükümetin yürüyüşleri yasaklama ihtimalini gündeme getirmesi bile, zaten sorun olan güvenlikçi bir virajdan da öteye gidiyor. Bunun nedenini Manuel Valls’ın bizzat kendisi açıkladı: “Aylar önce reformist sendikalarla uzlaşma sonucu oluşturulan bir metini Hükümet değiştirmeyecektir”. Sokağa inenleri azınlık olarak tarif ettikten sonra […] hükümet kaba kuvvetle görüşlerini dayatmak istiyor.

HALK İÇİN MÜCADELE MEŞRU

Yürüyüşü 7 sendika (FO, FSU, Solidaires, Unef, Fidl, UNL ve CGT) düzenlemiş olmasına karşın sadece CGT’nin hedefe konulması da tesadüf değildir. “Reformist sendikalarla uzlaşma” da söylendiği gibi değildir. Şu ana kadar sadece CFDT ve CFTC yasa tasarısını onaylamış durumda. UNSA ve CFE-CGC sendikaları ise metinden memnun olmadıklarını ifade ettiler. FO Genel Sekreteri Jean-Claude Mailly öfkesini gizlemiyor: “Başbakandan sorunlu olmasını, dik durmaya çalışmasını beklemiyorum.[…] FO adına önerilerde bulundum ve hâlâ cevap almadım. Bizlere diyalog ve uzlaşma içerisinde olduklarını anlatıp durmasın artık. Eğer Başbakan diyalog ve uzlaşmaya açık olsaydı, şu yürüyüşler olmazdı”.
Aynı şekilde CGT de […] Başbakana “bu sosyal damping ve toplum modelimizi yıkma projesini reddeden işçileri, gençleri ve yurttaşların çoğunluğunun sesini duy” öğütünde bulundu. Valls ve Hollande için esas sıkıntı da tam da burada. Art arda yapılan kamuoyu yoklamaları ne kadar sıkıştıklarını gösteriyor.
3 aydır süren mücadele ve günlük yaşamda doğurduğu onca sıkıntılara rağmen Fransızların yüzde 59’u bu sosyal mücadelenin meşru olduğunu düşünüyor. […] Araştırmacı Jerome Fourquet’ye göre “Emekçi kesimleri, özelliklede işçiler mücadeleyi başından beri meşru buluyor, ve aynı şekilde Sol Cephe ve Yeşiller partisi seçmenleri de aynı tavır içinde. Sosyalist Parti ise ikiye bölünmüş, bu durum eşi sık sık görülmeyen bir durumdur”.
İşte ülkenin siyasi ortamını belirleyen de budur ama giderek sol seçmenlerden uzaklaşan siyasi iktidarın hedefinde yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri bulunuyor. […] Geçen hafta yapılan BVA Opinion’nun son anketine göre Sol yelpaze içerisinde Hollande yüzde 13 ile 15 oy alırken, Melenchon ise 2 puan da kazanarak yüzde 14 ile 15 oy alabileceği gözleniyor”. Sosyalist ve Yeşiller partileri içerisinde Melenchon’un alabileceği oy oranında da önemli bir artış görülüyor. Tersinden ise hükümetin baskıları hiçbir zaman olmadığı kadar arttı. Mücadeleyi yürüten 7 örgüt ise boyun eğmeden uzan bir şekilde gelecek mücadele günlerini kararlaştırmak için bir araya gelecekti.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


YAZ MASALI BOZULUYOR

Ulrike HERMANN
Taz

FRANSA’daki eylem ve grevler herkes tarafından anlaşılabilir ve kesinlikle doğru. Ancak hedef yanlış: Mücadele edilmesi gereken kendi hükümetleri değil Almanya olmalıydı.
Avrupa Futbol Kupası’nda güneş parıldayacak, sokaklarda hep birlikte bira içilerek maçlar seyredilecekti. Ama Fransız sendikaları bu senaryoya uymadı. Planlanan çalışma yasası reformuna karşı Paris’ten Marsilya’ya kadar,  her yerde protesto eylemleri yapıldı. Fransa’nın yaz masalı bozuldu...
Eylemcilerin öfkesi anlaşılabilir: Yeni yasa ile işten atmalar kolaylaştırıldığında ek işyeri açılmayacak, esas olarak ücretlerin aşağıya çekilmesi planlanıyor. Ancak eylemler yanlış odağa yönelik olduğu için başarılı olma şansları düşük. Fransız sendikaları hâlâ düşmanın kendi hükümetleri olduğuna inanıyorlar. Hollande’ı ‘hain’ ilan ederek kolaya kaçıyorlar. Aslında Hollande sadece bir tetikçi.
Fransız sendikaları doğuya bakarak Federal Almanya’ya saldırmalı. Çünkü Fransa’da işsizliğin artmasının nedeni Almanya’nın bu işsizliği ihraç etmesi. Sembol karakteri taşıyan kelime ‘Ajanda 2010’. Bu sayede sistematik olarak Alman tekellerinin rekabet şansını arttırmak için gerçek ücretlerin yükselmesi engellendi.  
Fransızlar ise şimdiye kadar dürüst davrandı. Teknik gelişime bağlı olarak ücretlerin artması sağlandı yani damping ücretleriyle rekabet şanslarını arttırmaya kalkmadılar. Fransa’da işsizlik oranı yüzde 10 iken Almanya,  Ajanda 2010 hilesiyle çalışan yoksullar yaratma pahasına  işsizlik oranını azalttı ve rekabet şansını yüzde 20 arttırdı.
Bu Alman saldırganlığı karşısında Fransız politikasının yapabileceği bir şey yok. Hollande, şimdi Ajanda 2010’u taklit ederek ücretleri aşağıya çekmeyi planlıyor ama bu da Almanya ile rekabet şansını arttıramayacak. Çözüm Fransa’da değil Almanya’da: Burada ücretlerin, rekabet farkını tekrar kapatacak ölçüde yükseltilmesi gerekiyor.  Almanlar bunu yapmaya doğal olarak hiç de gönüllü değiller. Güçlü olanın manevra hakkından söz ederek, Fransa’yı hizaya gelmeye çağırıyorlar.  Fransız sendikalarının protestolarını görmezden gelebilirler ama Almanya’nın bu küstah tavrının Fransa’da aşırı sağın gücünü artırdığı gözden kaçırılmamalı. Fransa’da yaz masalının işçi mücadelesiyle  bozulması çok çok iyi oldu.
(Çeviren: Semra Çelik)

ÖNCEKİ HABER

299 ablukası

SONRAKİ HABER

Ersur Tekstil işçileri işsiz kalma kaygısı yaşıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa