1 Mayıs’ta Gebze’de

1 Mayıs’ta Gebze’de

1 Mayıs günü, “İkindileyin saat beşte” Gebzedeydik. Gebzeliler işçisi, öğrencisi, yoksul halkı ve esnafıyla Trafo alanında toplanmıştı. Baskıya, zulme, dökülen kardeş kanına, işçi hak ve özgürlüklerinin gasp edilmesine karşı yürüdüler. Yürüyüşün başını Halkların Demokratik

Adnan Özyalçıner

Dalgalanan renk renk bayraklar, “Yaşasın 1 Mayıs”, “Biji Yek Gulan” yani “Yaşasın gül ayının biri” sloganı caddeleri doldurdu.  İşçi sendikalarının payı olmadan yalnız Gebze halkıyla, işçilerin emekçilerin örgütlediği ilk 1 Mayıs yürüyüşüydü bu. Yürüyenlerin mutluluğu yüzlerinden okunuyordu. Halk, evlerinin pencereleriyle balkonlarından, esnaf, dükkanlarının önünden, gelip geçenler kaldırımda birikerek yürüyenleri alkışlıyordu. En önde Eğitim- Sen’in sarı bayrağıyla yürüyen bir çocuk, sanki 4+4+4’ün getireceği her türlü olumsuzluğu, elindeki bayrağı dalgalandırarak savurmak istiyordu. Çünkü “parasız eğitim”, “anadilde eğitim” onun vazgeçilmez haklarındandı. Haklarına bir an önce kavuşmak istercesine en öndeydi. Akülü küçük arabasını önümüz sıra hızla süren bir başka çocuk da, “Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar” dercesine gerçek aydınlık günlerin müjdesini verir gibiydi.
Kalabalık, güzel bir parkı andıran ağaçlıklı Cumhuriyet Alanını doldurdu. İşçisi, emekçisi, öğrencisi, memuru, öğretmeni, sağlıkçısı, yazarı, milletvekili, örgüt başkanları ve halkıyla. Yani kol gücünden başka sermayesi olmayan işçiyle düşüncesinden başka sermayesi olmayan aydınlar(okumuşlar) hepimiz bir aradaydık. Yan yana.  Omuz omuza. El ele. Gücünü emekten alan işçiler konuştu önce. Bir işçi kenti olan Gebze’nin sorunlarına değindiler. Dilovası’nın zehir saçmasından, Hasköy Sanayi Sitesinde meslek öğretme bahanesiyle 12 saat, 16 saat çalıştırılarak sömürülen çocuklardan söz açtılar. İş, emek, özgürlük için sermayeye karşı, İşçi Kurultayı adı altında güçlerini birleştirdiklerini haykırdılar. Tayaş işçilerinden bir grup kadın işçi, kürsüye çıkarak sendikalı olmak istedikleri için hukuksuz olarak, çalışanların rızası alınmadan taşeronlaştırıldıklarını, itiraz edenlerin tazminatsız işten atıldıklarını açıkladılar. Haklarını savunmak için direndiklerini söylediler.
İşçi tazminatlarının ellerinden alınmasına izin vermeyeceklerini söyleyen işçiler, “İşçi tazminatı onurumuzdur” dediler. EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan ile İstanbul Bağımsız Milletvekili Levent Tüzel’in konuşmaları uzun uzun alkışlandı. Her iki konuşmada işçilerin birlik ve beraberlik içinde olmaları, yarattıkları değerden eşit pay almaları gerektiği, Türkiye halklarının barış içinde bir arada yaşamaları, savaşa son verilmesi, sömürünün ortadan kalkması vurgulandı. Bana göre işçiler, emekçiler kırk ayaklı karıncalardı. Kapitalist bir düzende onlar ne yaparlarsa yapsınlar, işçiler, her türlü baskıya, ayrımcılığa direnirdi. Ali Yüce’nin Kırk Ayaklı Karınca şiirinde kırk ayağı da koparılan karıncaya düzenbaşının dediği ile aldığı karşılık gibi:

“Hiç ayağın kalmadı işte
Sen bu dağı aşamadın
Sana demedim mi karınca
Dön de bir bak
Dağ biraz küçüldü işte
Daha çok karınca var geride.”  

Direnmek, direnebilmek, el ele olmaktan, birlikte olmaktan geçerdi. Onu da Sennur Sezer, “Sabah Türküsü” şiiriyle noktaladı :

“Heheyde hey!
Bir sabahın üç kapısı var göğe
Biri korku
Çal yere
Emek senin, umut senin
Korku ne?
Yeter ki ellerin ellere kavuşsun”

Ardından alandakiler el ele vererek, omuz omuza gelerek kadınlı, erkekli halaya durdu.  Alanda salkım salkım çiçek açan akasya, bembeyaz çiçeklerini, halay çekenlerin üstüne, pul pul savuruyordu.

www.evrensel.net