‘Yasaklar kadınların canına mal oluyor’

‘Yasaklar kadınların canına mal oluyor’

12 kadın örgütünün yaptığı araştırma gösterdi ki, Erdoğan’ın sözleriyle ifadesini bulan kürtaj yasağı yıllardır fiilen uygulanmakta.

Elif Ekin SALTIK
Duygu AYBER

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş. Müslüman aile böyle bir anlayış içerisinde olamaz” sözleri doğum kontrolü yöntemleri, kürtaj ve sezaryen tartışmalarını yeniden gündeme getirdi.
Farklı illerde 12 kadın örgütünün bulundukları illerdeki kamu hastanelerini tek tek arayarak yaptıkları araştırma gösterdi ki, Erdoğan’ın sözleriyle ifadesini bulan kürtaj yasağı yıllardır fiilen uygulanmakta. Çoğu zaman “Yasak; kürtaj yapacak doktor yok; hastanenin fiziki alt yapısı yetersiz” bahaneleriyle fiili olarak engellenen kürtaj, çok az sayıda hastanede yasalara uygun biçimde yapılabiliyor. Ancak o durumda bile kürtaj yaptırmak isteyen kadına kötü muamele “sıradan” hale gelmiş durumda.
Bir yandan doğum kontrol yöntemlerinin sağlıkta dönüşüm programı ve iktidar baskısıyla kısıtlanması, diğer yandan doğum kontrol yöntemlerine ulaşamadığı için istemediği gebelikler yaşayan kadınların kürtaj hakkının kısıtlanması... Bu kısıtlamalar silsilesi esas olarak kadınların kendi yaşamları hakkında karar verme haklarının kısıtlanması anlamına geliyor.  
Bütün bu sürecin özellikle yoksul kadınların sağlıklarını nasıl etkilediğinin çarpıcı tablosunu Pratisyen Hekimlik Derneği Genel Başkanı Dr. Selma Okkaoğlu anlatıyor:

Son 10 yılda doğum kontrol yöntemlerine erişim konusunda ne değişti? Nasıl değişti?
Çok uzun yıllar ana-çocuk sağlığı ve aile planlaması hizmetleri Sağlık Bakanlığı içerisinde ayrı bir birim üzerinden yürütülen, en ücra köşelere kadar bu hizmetlere ihtiyacı olan insanların hepsine ulaşmaya çalışan bir ağ üzerinden yürütülüyordu. 2010 yılında tüm Türkiye’de birinci basamak sağlık hizmetleri tamamen değişti. Sağlıkta dönüşüm programı adı altında aile hekimliği uygulaması geldi, devlet hastaneleri neredeyse özelleştirildi. Bütün bunlarla birlikte koruyucu sağlık hizmetlerine ulaşımda sıkıntılar doğdu.
Türkiye’de kullanılan doğum kontrol yöntemlerine baktığımızda 2013 Nüfus Sağlık Araştırmaları kadınların yüzde 74’ünün bir doğum kontrol yöntemi kullandığını, ancak bunların çok azının modern yöntemler olduğunu söylüyor. Spiral, kondom, tüplerin bağlanması ve hap; bunlar etkin, modern yöntemlerdir. Bunların kullanım oranı da yüzde 47. Geri kalan ise geleneksel yöntemler dediğimiz etkinliği sınırlı yöntemleri kullanıyor. Bir yandan da 15-49 yaş arası evli kadınların doğurganlık tercihleriyle ilgili yapılan araştırmalar gösteriyor ki kadınların yüzde 47’si çocuk istemiyor. Çocuk istemediği için tüplerini bağlatmış yüzde 10’luk bir grubumuz daha var. Toplamda yaklaşık yüzde 60’lık bir kesim çocuk istemiyor. Ancak kadınlar modern doğum kontrol yöntemlerine ulaşamadıkları için geleneksel yöntemlerin kullanımı artıyor.  

Neden ulaşamıyor kadınlar modern doğum kontrol yöntemlerine?
Sağlıkta dönüşüm politikasından önce sağlık ocağı çatısı altında aile planlaması polikliniği vardı, danışmanlık hizmeti verilirdi. Aile planlaması birinci basamak sağlık hizmetinde önemli ve öncelikliydi. Aile hekimliğiyle birlikte hekim ve hemşireler birim birim çalışmaya başladılar. Aile planlaması polikliniği kaldırıldı.
Danışmanlık hizmeti için özel odaların olması lazım. Özel odalar artık yok. Üç hemşire birden bir odada çalışabiliyor. Bir hemşire aşı yaparken ebe hemşire kadınlara hangi yöntemle korunduğunu sorabiliyor ya da gebenin izlemini yapmaya çalışıyor. Aile planlaması açısından da mahremiyet açısından da bu durum doğru değil. Bir de danışmanlık hizmeti “bilgiyi ver geç” haline geldi.
Performans uygulaması yine aile hekimliğinde bir sorun oldu. Çünkü RİA uygulamasında spiral takma performansa dahil olmadığı için ve spiral takma zaman gerektirdiği için sağlık çalışanı tercih etmeyebiliyor. Siyaseten de makbul görülmüyor. Performans uygulaması, altyapının olmaması ve siyasi söylemler birinci basamakta bu hizmetin verilmesine engel oluyor.

Bu sürecin kadınlar açısından sonuçları ne oldu?  
Sağlık çalışanları açısında hizmeti verme noktasında bir geri çekiliş yaşanıyor. Ama ben asıl kadınlar açısından ciddi sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Yoksul, ev içinde yaşayan, sosyokültürel açıdan dezavantajlı olan  kadınlar bu söylemlerle daha fazla baskılanıyor. Kadınların kendi hayatları üzerine karar vermeleri, söz söylemeleri çok zorken bir de böyle bir baskılanma olduğunda ne ‘yarım aklınız’ ne de ‘başkalığınız’ kalıyor. Kadının stasüsü ne kadar düşükse, ne kadar baskılanmışsa, ne kadar az sorguluyorsa, ekonomik anlamda, eğitimi açısından ne kadar geriyse kadının tek başına karar veremeyen biri haline geldiğini görüyoruz. Kadınların koruyucu sağlık hizmetlerine ulaşması ne kadar zorlaşırsa kendi hayatları hakkında karar verme yetilerinin o kadar sınırlandırıldığını, eşitsizliğin arttığını görüyoruz.  
Bunun kadın için çok yıkıcı bir şey olduğunu düşünüyorum. Kadının güvensiz ortamlarda güvensiz yöntemlerle gebeliğini sonlandırması canına mal olabilir, sakat kalmasına neden olabilir. Ya da diyelim bunu göze alamadı ve doğurdu. Kadın, istemediği bir hayata mahkum edilecek. Biliyorsunuz tecavüz, ensest bunlar da çok yaygın ülkemizde. Ya da ergen gebelikler, yani bilmeden, sonunu hesap edemeden gençlerimizin yaşadığı gebelikler... Bunların sonlandırılamıyor olması çok vahim.  
Bu sağlık hizmetinin kadına ulaşmasını sağlaması gereken devlettir. Anayasada aile planlaması hizmetlerini yapacaksın denmiş. Uluslararası sözleşmeler var, ama bunlar ne yazık ki uygulanmıyor.

YASAKLAR EN ÇOK YOKSUL KADINLARI ETKİLER

Üreme sağlığına ilişkin hizmetlere kamu hastanelerinden erişemiyoruz. Ama bir yandan da bu hizmetlere erişmek için özel sağlık kuruluşları devreye sokuluyor. Bunun sınıfsal sonuçları da var tabii, siz nasıl değerlendirirsiniz?  
Evet, bu durum sınıfsal olarak ciddi bir ayrımcılık yaratıyor.
Burada en riskli grup yoksullar. Maddi durumu biraz daha iyi ya da eğitim seviyesi daha yüksek kişiler özel sektörden bu hizmeti  alıyor, ama yoksulsa, evlilik dışı bir ilişki yaşamışsa ya da ergense bunu kamu kurumundan alması zaten çok zor. Hizmeti almak için gittiğinizde bile size bir başka gözle bakıyorlar. “Kürtaj ya da doğum kontrolü meşru değil, resmi değil, ayıp günah...” bu kavramlarla bakılıyor. Parası olmayanın erişemeyeceği bir hak, zaten artık hak değildir. Parayla satın alınan bir “hizmet” haline gelmiştir. Sağlığın parayla alınıp satılan bir hizmet haline gelmesi en çok yoksul kadınların hayatını etkiler. 

DOĞUM KONTROLÜNDE ‘YASAK’ YÖNTEMLERİ: TAVUK TÜYÜ SOKMA, AĞIR KALDIRMA, YÜKSEKTEN ATLAMA

Yapılan araştırmalar kadınların yüzde 32’sinin korunma yöntemlerine ulaşamıyor olduğunu gösteriyor. Kadınlar korunma yöntemlerine ulaşamıyorlarsa istenmeyen gebeliklerle karşı karşıya kalıyor demektir. Kürtaj zaten fiilen yasak. Peki ne yapıyor kadınlar?
İsteyerek düşük ve kendiliğinden düşük sayısına ilişkin yıllar içinde değişen durum, bize bazı şeyleri düşündürüyor. 90’lı yıllardan 2013 yılına kadar isteyerek düşüklerde -yani kürtajda- bir azalma var. Bu, iyi bir şey, çünkü kürtajın bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanılması zaten istenen bir şey değildir. Bu düşüş yıllar içinde etkin, modern doğum kontrol yöntemlerine kadınların erişebildiğini gösteriyor. Ancak sonrasında kendiliğinden düşük sayısında önceki yıllarla karşılaştırıldığında iki katına varan bir yükseliş gözlemliyoruz araştırmalarda. Kendiliğinden düşük, kadının herhangi bir şekilde düşük yapması olayıdır. Hekimler olarak şunu sorguluyoruz, kadınlar kendiliğinden düşük gerçekleştirmek için geleneksel düşürme yöntemlerini mi kullanıyorlar? Örneğin tavuk tüyü sokma, ağır kaldırma, yüksek bir yerden atlama gibi yöntemlere mi başvuruyorlar? Merdiven altı dediğimiz yerlerde bu tarz uygulamalar oluyor da bunlar kendiliğinden düşük olarak mı geçiyor? Sistemde bunu ortaya koyacak bir veri de yok. Ama bu yükselişin nedenlerini böyle değerlendirmek ne yazık ki çok olası...

www.evrensel.net