Savaş, kültür, emek: Mardin’de bir Şahmaran ustası

Savaş, kültür, emek: Mardin’de bir Şahmaran ustası

Faruk Ayyıldız, Mardin'de Şahmaran Ustası Cihat Özcan'la konuştu.

Faruk AYYILDIZ

Yukarı Mezopotamya’nın en eski ve güzel kentlerinden birisi Mardin. Yaşayan birçok halk, zamanla devlet politikaları sonucu ya katledilmiş ya da göç etmek zorunda kalmış olsa da “kültür” tamamıyla yok edilememiş. Türkiye ve Kürdistan’da sık duyduğumuz acı hikayelerden, belki de mitlerden birisidir: “Eskiden bu şehirde farklı halklar da yaşarmış.” Üzerine bu yorumun yapıldığı kentlerde farklı halklardan insanlar ya kalmamış ya da çok az kalmışlardır. O “az”lığın bir kısmı ise asimilasyona uğramış, bir kısmı da korkuyla kimliklerini saklamak zorunda hissetmişlerdir. Mesela Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bulunan ve bugünlerde hakkında pek haber alamadığımız Surp Giragos Ermeni Kilisesi, bu konuya dair bir örnek teşkil ediyor. Restorasyonun ardından kentte bulunan az sayıdaki Ermeni rahatça kiliseye gelse de, hala Diyarbakır’da yaşayan ve Müslümanlaştırılmış olan Ermeni ailelerin birçoğu yukarıda bahsettiğimiz “korkular” nedeniyle açık kimlikleriyle kiliseye gel(e)miyorlardı. Mardin’de de durum farklı değil. Bir zamanlar çoğunlukta olan Hristiyanlar artık çok az, kiliseler bile dolmayabiliyor. Ermenilerin neredeyse hepsi 1915 soykırımıyla yok edilmiş, Süryaniler ise Avrupa’ya göç etmiş. Yine de kalan az sayıdaki insan ve sonradan geri dönenler sayesinde tamamen yok edilemeyen, daha doğru bir söyleyiş ile kendini yeniden kuran kültür, diğer kentlere oranla kendisini daha açık yaşatabilmiş, gösterebilmiş. İlçelerden, kent merkezine kadar Kürt, Süryani, Arap, Asuri halklarından insanları görebiliyorsunuz.  

Ne soğuk, ne de öldürücü yaz sıcaklarında, “ara gün” olarak tarifini yapabileceğim bir günde düştüm Mardin sokaklarına. Daha önce sayısız defa geldiğim kentte bu defa durum biraz farklıydı; Nusaybin’de abluka ve çatışmalar devam ediyordu. Nusaybin’deki ablukanın etkileri (JÖH-PÖH-zırhlı araç sayısı) görülse de kent merkezinde hayat bir şekilde akıyordu. Nusaybin, temas ettiğim herkesin hayatını, gündemini bir yerinden etkilemiş. Herkes ne olacağını merak ediyor. Kimisinin yakını/tanıdığı Nusaybin’de hendek arkasında bulunuyor, kimisi esnaf ve işleri çok kötü. Esnafın tek derdi “iş yapamıyor” oluşu değil elbette, gençlerin ölümünden ve kentlerin yıkılmasından duydukları üzüntü, anlatıların başında geliyor.

BAŞLIĞA DÖNECEK OLURSAK...

Bir Şahmaran ustasını anlatma isteğinde olan bu yazıda siyaset/savaş üzerine paragraflar dizmek tercih değil, atlanamayacak bir zorunluluk. Çünkü Kürdistan’da gündelik yaşam, esnaflık, yas, düğün ya da eğlence, yani bir nevi hayatın kendisi tüm detaylarıyla siyasetin etrafında şekilleniyor, şekillenmek zorunda kalıyor.

Sıcağından bayılmadığımız o gün de Mardin’in eski sokaklarındaydık. Girişteki “güzel kent” vurgusu boşuna değil, defalarca görme şansına eriştiğim sokakları yeniden görmek ne sıkıcı geldi, ne de yeniden gezmemi engelledi. Birbirine bağlanan sokaklar, eski çarşıya götürüyor insanı. Eski zamanlara oranla çok sakin, ne turist var ne de doğru düzgün müşteri. Çok sayıda dükkan arasında bir tanesi gözüme çarpıyor. Tek gözlü, küçük bir yer. İçi uzun yıllardır Mardin ile özdeşleşen Şahmaran tablolarıyla dolu. Önünde durunca davet ediliyoruz. Dükkanı Cihat Özcan işletiyor. Dükkana adım atar atmaz, birkaç ortaokul öğrencisi de dükkanın önünde bitiveriyor. Cihat amcaya; “Şahmaran’ın hikayesini bize anlatabilir misin, ödevimiz var” diye soruyorlar. Cihat amcanın ağzından birkaç cümle çıksa da birazdan çocuklarının geleceğini ve onların daha güzel anlatabileceğini söylüyor.

HEM BAKIRCI, HEM ŞAHMARANCI

Çocuklar teşekkür ederek, yan tarafta başka bir dükkana gidiyorlar. O sırada Cihat amca anlatmaya başlıyor, “Adım Cihat Özcan, 1956 doğumluyum ve Mardinliyim. Hep buradaydım.”
”Nasıl hep buradaydın?” diye sorunca da anlatmaya devam ediyor; “Ben bakırcı ve Şahmaran ustasıyım. Bakırcılığı babamdan öğrendim. Henüz çocuktum. Çocuk dediysem de gerçekten çocuktum. 8 yaşında başladım babamın yanında çalışmaya, o da bu dükkandaydı. Tüm hayatım burası. Tüm hayatım bakırlar ve Şahmarandır.”
Cihat amca, Mardin dışından birilerini özlemiş. Konuşmaya da hevesli ve anlatmak istiyor. “Şahmaran ustalığı” ne demek diye sorunca da sözü tekrar alıyor: “Şahmaran Mardin’de yaşamış ama Tarsus’ta öldürülmüş. Yani böyle de söyleniyor. Farklı hikayeler olsa da ben buna inanıyorum. Bu yaptığımız Şahmaran tablolarının hepsi nazarlık, hem de uğur getirir.”
“Nazarlık”ların yapım aşamasını da anlatıyor: “Önce çiziyorum ardından da boyuyorum. Her bir tablo iki gün sürüyor. El emeği var ha, çok emek harcamak gerekiyor.” Bakırcılığa çocuk yaşta başlasa da, Şahmaranı son 30 yıldır çiziyormuş.
Cihat amca, babasına büyük saygı duyuyor. Belki de baba mesleğini de icra ediyor olmanın getirdiği hayranlık ile de şekillenmiş bir saygı bu: “Babam önemli bir ustaydı. Şu an 86 yaşındadır, artık yapamıyor ama hala sağdır. Yaptığı işleri hep hatırlarım.” Kendisi de babasını örnek almış. Çocuklarına ustalığı öğretmiş. Heyecanla anlatıyor: “Çocuklarım da çiziyor. Ben artık çizemiyorum, ellerim titriyor,  demiştim ya üç erkek, bir kız çocuğum var. Hepsi çizebiliyor, öğrettim, onlar Şahmaranları çiziyorlar. Kendi çizdikleri Şahmaranlara da imzalarını atıyorlar.”
Ellerinin titremesi yıldırmamış Cihat amcayı. Mesleğinden vazgeçmemiş, yeni çabalar eklemiş: “Şahmaranı çocuklara bıraktıktan sonra sabunluk yapmaya başladım. Bu çarşıda bu sabunlukları böyle yapabilen kimse yoktur. Kime sorsan, söyler bunu sana. Bunlar tarihi sabunluklar. Tarihleri bayağı eski, kadınlar hamamlarda kullanıyorlarmış. Sabunluklar için bakırları düz parça olarak getiriyorum. Baştan sona kendim işliyorum.”

DEVAM EDEBİLMESİ İÇİN...

En sonunda esnaflık hallerine geliyoruz. Pek dertli. Devam eden savaş ve çatışmalar Kürt kentlerini boşaltı. Cihat amca anlatıyor: “İşler durdu, ne gelen, ne de giden var. Bizim işimiz turist. Asıl müşterilerimiz de yerli turistler ama onlar da korkuyorlar, gelmiyorlar. Kafileler gelirdi şimdi hiç öyle bir şey yok. Görüyorsun buralar bomboş. Son sekiz aydır böyledir, oturuyoruz dükkanın önünde. Bizim yaptığımız işlerin manevi değeri de var, değer veriyoruz. Her şeyi makineler yapıyor artık, biz ise burada el emeği harcıyoruz. Kuşaktan kuşağa aktarıyoruz. Bunun karşılığını bulmasını istemek aç gözlülük değildir ha, devam edebilmesi içindir.”
Röportaj sohbeti bitiyor. Cihat amca, en iyisini kendisinin yaptığını anlattığı sabunluğunu işlemeye koyuluyor. Kalkıyoruz ve uğurluyor bizi: “Bir dahaki gelişinizde yine uğrayın, ben hep burada olacağım.”

www.evrensel.net