Muhafazakâr ‘mizah’!

Muhafazakâr ‘mizah’!

Fotoğrafın hikayesi için bkz: https://www.youtube.com/watch?v=8144l37GS-c

Aydın ÇUBUKÇU

Muhafazakâr kelimesinin Türkçede anlaşılır karşılığı tutuculuk! Batı dillerinde saklayan ve koruyan anlamlarını da içeren ama siyasal olarak sağcılığı işaret eden konservatif kelimesi kullanılıyor. Başlıca kaygısı her türden değişime karşı koymak, özellikle devlet ve düzen söz konusu olduğunda en küçük eleştirilere bile şiddetle karşılık vermeye hazır bir politik tutumu tanımlıyor muhafazakârlık terimi. Hemen hemen bütün ülkelerde “ana akım” durumunda olmasına karşın, ne dünya edebiyatında, müziğinde, heykelinde, sinemasında, muhafazakâr nitelikli, yani düzeni ve devleti savunma adına yapılmış ve “eser” namını hak etmiş tek bir ürün yoktur. Olanlar, propaganda amaçlı zırıltılardır ve alıcısı da, izleyicisi de yapan ve yaptıranlardan başka kimse değildir. Sanatta durum böyleyken, başka alanlarda durum nedir acaba? Mesela bilimde? Söylemesi bile bir tuhaf: Muhafazakâr bilim! Her yönüyle gelişmeye ihtiyaç duyan, sürekli yenilenen ve var olan dünyayı değiştirip dönüştürmeyi amaçlayan bilginin, “tutucu” olması nasıl mümkün olabilir? Gerçekte kimi bilim adamları, siyasal tercihleri bakımından muhafazakar olabilir, ama bu yaptıkları işin dışında, onların asla “laboratuvara sokamadıkları” bir özellikleri olarak kalır. Yaratıcılık gerektiren, dünyayı değiştirmeyi ya da daha güzel kılmayı amaçlayan herhangi bir insan etkinliği tutucu olamaz, olursa kendi doğasıyla çelişir ve olduğu yerde kalır, bir süre sonra da kullanışsız ilan edilerek çöpe atılır. Yakın geçmişte, devlet desteğiyle tiyatrolardan başlayarak bir “muhafazakar sanat” tartışması yaşamış idik. Zaten beceremeyeceklerini anlayarak ricat ettiler idi.

MİZAH NEDEN MUHAFAZAKÂR OLAMAZ?

Mizaha geçmeden önce, kısaca edebiyata bakalım. Türkiye’de muhafazakâr edebiyat ve fikir dünyası denilince adları anılabilecek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmemiştir. Üstelik en önde gelen Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç gibi edebiyatçı ve düşünürlerin bugünkü anlamda muhafazakâr olmadıklarını artık muhafazakârlar da kabul ediyorlar. Şiirde, Cahid Zarifoğlu ve Sezai Karakoç gibi şairler de, en azından biçim konusunda sürekli bir arayış içinde olmuşlar bu konuda hiç de tutucu davranmamışlardır. Mesele şudur ki, muhafazakârlık, aslında aklın ve bilginin sınırlı, toplumun da değişmeden kalması gerektiğine inanmak demektir. Böyle bir kafa yapısından sanat da, edebiyat da çıkmaz: İnsana değil, “devlet ve düzen” fikrine inanmanın doğal sonucudur bu. Çünkü bu sözde mizah, devlet başlarına, işkenceci askere, polise, rüşvetçi yargıca savcıya dokunamaz. Ama onların ezdiği, hapislere tıktığı, öldürdüğü insanlara laf sallayabilir. Onların üzerinden komiklik yapılabileceğini zanneder.
Mizah konusuna girişin kapısı budur: düzeni ve devleti neredeyse kutsal değişmezler olarak kabul eden bir yerden insanı bırakın düşündürmeyi, güldürebilecek bir ürün çıkabilir mi?

BERKİN ELVAN’I NEFRET NESNESİ YAPMAK!

Sorunu cevabını geçtiğimiz hafta yaşanan “Berkin Elvan karikatürü” olayında bulabiliriz.
Zerrece zekâ belirtisi taşımayan, en basit insani değerlerle bile ilgisiz, yalnızca nefret ve kötülük taşıyan bu sözde karikatür aslında bütün bir “muhafazakâr mizah” anlayışını son noktasına kadar götürmüş olması bakımından öğreticidir. Muhafazakâr mizah denilen şeyin tamamlanmış ve bitmiş halidir.
Cafcaf, Misvak, Hacamat gibi dergilerde yayımlanan karikatürlere bakınca iki temel “mizah konusu” görüyoruz. Birincisi muhalefet partilerine ve bu partilerin liderlerine yönelik, aşağılayıcı, hakaret düzeyine inmiş sözde espriler; ikincisi ise, doğrudan doğruya halkın sıradan hayatını gülünç ve dalga geçilebilir bir malzeme olarak gören çizgiler… Kimi zaman bunlara, devlet büyüklerini yücelten, pohpohlayan karikatürler eşlik ediyor. Nadiren cami cemaatinin gaflarına, saflıklarına da mizahi malzeme gözüyle bakıldığı oluyor. Ama bu genel olarak halk hayatına ilişkin yaklaşıma dâhil edilebilir.
Ana çizgileriyle söz konusu karikatürler, İslamiyet’in halk açısından değerlendirilişine ilişkin farklılıklar üzerine kurulmuştur. Birlikte sabah namazına kalkan eşlerin birbirlerine takılmaları, cemaatle kılınan namazların tebessüm ettiren halleri,  neşeli imamlar, saf müminler… Konuları bakımından pekâlâ solcu bir karikatüristin fırçasına da yakışabilecek bu türden karikatürler, muhafazakâr karikatürlerin ayırt edici özelliği değildir.
Ayırt edici özelliği bulmak için, devlet, özellikle bugünkü iktidar ve mevcut düzen gibi konulara bakmak gerekiyor. Bu konuda tavizsiz, işin gülmeye, şakaya gelmediğini kesin bir şekilde belirlemiş, sadık ve gerektiğinde saldırgan.
Mizah, incelik ve zekâ isteyen bir sanattır. Muhafazakâr karikatüristlerin en belirleyici eksikliği budur. Bu hödüklüğün zirvesi olarak görülebilecek Berkin karikatürü, kendi çevrelerinden de eleştiriler almıştır ama işin özüne, yani “sadık ve saldırgan devlet ve düzen koruyuculuğu” meselesine değinen olmamıştır. Karikatürde kendisini gösteren kabalık, akıl ve zeka eksikliğinden çok düşmanca nefret ve öfke duygularından kaynaklanmaktadır. Polisin ve yandaş esnafın göz oyan, gırtlağa gaz sıkan, kafaya gaz fişeği atan, öldüresiye döven, demir çubuklarla, odunlarla, satırlarla saldıran ruh hali neyse, sadık ve saldırgan karikatüristin ruh hali de odur.
Bunun için seçilen simgenin Berkin olması, “ölmüş bir çocuktan ne istiyorsun” gibi basit bir tepkiyle geçiştirilemez. Bütün tepkileri ve eleştirileri elbette değerli buluyoruz. Ama yaşadıklarımızın gösterdiği temel gerçeği asla bir yana bırakmamalıyız.
Egemenleri savunan, onların hoşuna gitmesi için çiziktirilmiş hiçbir zımbırtı, ne mizahtır ne de bir düşüncenin ürünüdür. Mizah değildir, çünkü kendi yandaşları dahil kimseyi güldürmemiştir. Düşünce ürünü de değildir. Küfrün, öfkeli kusuntunun içinde en küçük bir düşünce kırıntısı olamaz. Öyleyse bu,  bir karikatür değildir. Yalnızca Namık Kemal’in dediği gibi, “sayyad-ı bi insafa hizmet” etmekten zevk alan bir çomarın kuyruk sallamasıdır.

www.evrensel.net