Fransa işçilerinin gösterdiği yoldan

Fransa işçilerinin gösterdiği yoldan

Fransa'da devam eden direnişlere karşı koyamayan hükümet hem medyayı kullanarak hem de sendikaları birbirine düşürerek hareketi bölmek istiyor.

Fransa’da aylardır devam eden grev ve direnişler karşısında geri adım atmaya zorlanan hükümet, işverenler tarafından  sendikaları birbirine düşürerek yasayı çıkarmaya yönlendiriliyor. Medyada sürdürülen karşı kampanya, sendikaları birbirine düşürme çabaları ve hükümetin manevraları işçilere geri adım arttırmadı. Çelişki uzlaşmaz hale geldi, tarafların masaya oturması imkansızlaştı. Sonucu mücadele belirleyecek. Politis dergisinden yaptığımız çeviri son gelişmeleri ele alarak hükümetin çıkmazını ortaya koyuyor.
Fransa’da aylardır devam eden eylemler Alman medyası ve politik çevreler tarafından görülmezden gelindi. Yaygın düşünce, Almanların 13 yıl önce  içtikleri acı hapı Fransızların da yutması gerektiğiydi.  Basında çok az yer alan haberlerde eylemler, Fransızların geçici heyecanı, eli boş gençlerin sevimli eylemleri olarak gösterilmeye çalışıldı. Ancak grevler, barikatlar, eylemler durmayınca, ülke içinde sıkıntı başlayınca ve hele hele de futbol şampiyonası yaklaşınca bir telaş başladı.  Fransız emekçileri kendilerini ne sanıyorlardı, halkın nadir eğlencelerinden birini (Avrupa Futbol Şampiyonası) berbat etmeye kimsenin hakkı yoktu.  TAZ gazetesinden aldığımız yorumda bunun nedeni yanında Alman emekçilerinin neden Fransız emekçilerinin yolundan gitmek zorunda oldukları açıklanıyor.


BAŞARI İÇİN BU YOLDAN GİTMEK ZORUNDASIN

Fransa’da insanlar sosyal ve çalışma yasalarına karşı çetin bir mücadele veriyor. Almanya görmezden geliyor. Neden?
Fransa’da neler oluyor? Filmi hızlı çekimle izleyelim: Sosyal demokrat bir hükümet daha önceleri hiçbir muhafazakar hükümetin cesaret edemediğini yapıyor ve işçi haklarına azgınca saldırıyor. Halkın dörtte üçünün reddettiği bir yasaya sarılıyor. Bunu yaparken de Hollande’ın muhalefette iken demokrasinin gasbı olarak nitelediği parlamentoyu devre dışı bırakacak Anayasa maddesine sığınılıyor.
Üç aydan beri eylemler yapan, kamu dairelerini işgal eden yüz binler, medya ve politik çevreler tarafından dikkate alınmıyor. İçişleri Bakanı, kasım ayındaki saldırıları gerekçe göstererek anayasal hakları devre dışı bırakan olağanüstü hali uzatıyor. Keyfi olarak seçilen insanlara, altı ay hapis cezası tehdidiyle eylemlere katılma yasağı getiriliyor.
Eylem ve grevdekilere polis sistematik olarak plastik mermi, el bombası ve biber gazıyla saldırıyor. Cuma gününden beri polisin keyfi olarak el bombası attığı bir gazeteci, ölümle boğuşuyor. Sendika binaları talan ediliyor, gençler hızlı davalarla akıllara durgunluk getiren cezalara çarptırılıyor. Buna rağmen başta akaryakıtta olmak üzere çok alanda darlığa yol açan grev ve barikatlar devam ediyor. Halkın yüzde 62’si bu durumun sorumlusu olarak hükümeti görüyor.
Tüm bunlara rağmen Almanya sessiz. Fransız büyük elçiliği önünde neden eylemler yapılmıyor? Alman hükümetinin AB içinde insan haklarının korunması konusunda sorumluluğu yok mu?  İnternette İstanbul ve Moskova’da yapılan eylemlere polisin saldırısı ile ilgili fotograflar dolaşıyor ve öfke yaratıyor. Paris ve Nantes’den gelen resimler neden bu kadar az ve neden öfke yaratmıyor?
....
Alman medyası üç aydan beri Fransa’daki olaylara neden bu kadar az yer verdi? Uzun süre Almanca sosyal medyada Fransa’daki olaylar hemen hemen hiç görünmedi. Daha sonra  az da olsa gençlerin yaptığı gece eylemleri ile ilgili resimler ve haberler yer almaya başladı ama bunlar da folklorik perspektifle Fransız gençlerinin sevimli  çılgınlıklarını anlatmayı hedefledi. Şimdilerde ise Avrupa Futbol Şampiyonası’nın yaklaşmasına bağlı olarak panik ortamı yaratılmaya çalışılıyor.
....
Esas olarak Almanya’daki gazetecilerin, analistlerin ve uzmanların çoğunluğu Hollande’e hak veriyor. ‘Tamam tarzı pek hoş değil, iletişim eksiklikleri ve Fransa’da uzlaşma kültürünün olmamasından kaynaklanan eksiklikler var ama amaç kutsal. O Almanya’daki Ajanda 2010’u Fransa’da uygulamak istiyor. Acılı ama başarısı kesin olan kısıtlamaların yapılması zorunlu...’
İster ortanın sağında ister solunda olsunlar hepsi 2003 yılında Almanya’da gerçekleştirilen radikal kısıtlamaların Fransa’da da yapılmasında hemfikir: ‘Fransa’nın içinde bulunduğu kötü durum bu zorunlu reformları geciktirmiş olmasından. Tabii ki başlangıçta acı verecek ama sonra yara kapanacak.’ Karşı çıkanlar ise arada sırada sopanın gösterilmesi gereken zor eğitilebilen, değişimden korkan çocuklar olarak görülmekte.
Almanya’nın Avrupa’da başı çeken ekonomik güç olmasında 2003’te mucizevi ilaç diye dayatılan Hartz yasalarının değil sendikalar ve patronlar arasındaki uzlaşma çizgisi olarak hayata geçen Merkantilizm’in ve ihracat patlamasının rol oynadığı artık herkes tarafından biliniyor.  2003’te Yeşiller-SPD koalisyonu tarafından uygulamaya sokulan Hartz yasaları olmasaydı da sonuç değişmeyecekti. İş piyasasındaki kısıtlama yasalarının örnek gösterilecek bir yanı yok. Almanya’da düşük ücretli hatta 1 avroluk işler arttı, sigortasız, güvencesiz çalışma  ve çalışmalarına rağmen yoksul olanların sayısında patlama oldu. Patronların yararına olan bu yasalar tabii ki klonlanmalı, tek şart hükümette sosyal demokratların olması zorunluluğu...
2003’te Schröder’in yaptığı gibi Hollande de reformlardan vazgeçmek yerine politik ölümü tercih ediyor. Sosyal demokrasi bir hayvan olsaydı çiftleşmeden sonra dişisi tarafından öldürülen erkek peygamber devesine benzerdi.  Fonksiyonu liberal ekonomik önlemleri ekmekle sınırlı kalırdı. Bundan sonra Sosyalist Parti de  SPD gibi boş kovan bırakarak ‘yaşamını’ sürdürecek.
Almanya’da da yoksullaştırılan, aşağılanan, kölece çalıştırılanlar tabii ki egemenlerden farklı görüşteler. Bild gazetesi gibi pespaye gazetelerin forumlarında bile Fransa işçileriyle dayanışmalarını açıklıyorlar. Bir nevi savaşmadan elde ettikleri yenilginin gecikmiş intikamını alıyorlar. Bu mücadelenin sadece para için değil onurlarını korumak için sürdürüldüğünün bilincindeler. Ve işte bu öfkeden AfD gibi aşırı sağcılar besleniyor.  
Çoğunlukla AfD’nin Ajanda 2010’un filizlendirdiği bir akım olduğu iddia ediliyor. Hartz yasalarının başka bir alternatif kalmadığı için hayata geçirildiği iddiaları dikkate alındığında haklı olabilirler. Ancak Fransa’daki duruma baktığımızda AfD gibi aşırı sağcıların yüzünün de ancak sosyal haklar için verilen mücadeleyle ortaya çıkarılabileceğini görürüz. Şimdiye kadar National Front , hakları gasbedilen Fransızların  partisi iddiasıyla (Tabii ki eğer doğru etnik yapıya sahiplerse) dolaşmaktaydı.  Son hareketlenme National Front’un gerçek yüzünü gösterdi. Artık NF, grev ve eylemlere saldırıyor. Hiç tereddüt göstermeden sermayenin yanında yer aldı.  Açık ki Almanya’da gelişebilecek bir toplumsal hareket de (Mucizelere inanmak gerekir) AfD açısından aynı sonuca yol açardı. Özünde sermayenin çıkarlarını savunan neoliberal bir parti hiçbir zaman hakları konusunda demagoji yaptığı ezilenlerin yanında yer almaz. Mücadelenin başarı veya başarısızlığı bir yana aşırı sağ partilerin deşifre edilmesi açısından bile bu yoldan geçmek zorundayız!

Çeviren: Semra Çelik


NE PAHASINA OLURSA OLSUN İŞ YASASI ÇEKİLECEK

Denis SİEFFERT
Politis dergisi

Ne Fransa bir kışla, ne de Fransızlar hemen hazır ola geçen askerlerdir. Emrivaki konuşma yurttaşlar üzerinde istenilen sonuca yol açmadı. Tam tersine vatandaşı daha da öfkelendirdi.  Manuel Valls sonuçta bunun farkına vardı. Ve devlet başında bulunan iki kişi artık taktik değiştirip, daha birkaç ay önce kesinlikle reddettiklikleri farklı iş kollarının taleplerini yerine getirmeye başladılar. Ve bunun tek amacı da hareketi bölmek. Bu talebi dile getirenler için yapılan kuşkusuz iyidir, ama ne kadar içler acısı bir politika sahnesi sergileniyor. Sorun sadece meclisin baypas edilmesi de değil artık, iktidar ne olursa olsun bu iş yasasını yürürlüğe koymak istiyor. Onlara ne kadar pahalıya patlarsa patlasın ama bu yasa onaylanmalı. Bu stratejik değişiklik Hollande-Valls ikilisi için el Khomri yasası ve özellikle de onun ikinci maddesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Normlar hiyerarşisinin değişimi tüm diğer maddelerin omurgasını oluşturuyor. Buna inanmayanlar MEDEF başkanı Pierre Gattaz’ın 30 Mayıs Pazartesi Le Monde gazetesindeki röportajını okusunlar yeter. MEDEF başkanı CGT’ye karşı akla gelecek her türlü hakareti saymış durmuş(…) Nelerin söz konusu olduğuna bakılırsa aslında emri kimin verdiği de gayet iyi bir şekilde anlaşılır. Safça sınıflar mücadelesinin bittiğini düşünenler patronların bu kadar direnmesi, Hollande ve Valls ikilisinin bu kadar sinsice hareket etmesine bakarlarsa aslında ne kadar yanıldıklarını görürler. El Khomri Yasası’nın tüm toplumun menfaatine olduğunu bir cumhurbaşkanı söylese bir yere kadar anlaşılır, ama aynı şeyin patronların patronunun ağzından duyulması kulaklara zor geliyor. Aslında söz konusu olan gerçekten de sosyal mücadeleler konusu. (…) İş konusundaki bütün müzakereleri iş yeri düzeyine indirmek, işçiler açısından sürekli deplasmanda oynamaya mahkum edilmiş (Madem futbol dönemindeyiz) bir futbol kulübüne benzer. CFDT sendikasından ifade edilen “İş yeri temsilcilerine güvenin!” çağrıları ya aşırı saflık, ya da art niyettir. Yani burada tüm toplumun menfaatine olan bir şey yok. İşte tam da bu nedenden dolayı MEDEF başkanı Pierre Gattaz, hükümetin geri adım atma ihtimali karşısında inanılmaz derecede öfkeli. Dolayısıyla hükümetin geri adım atma ihtimalini bile gündeme getirmemek için çırpınıp duruyor. Ya yasanın tüm toplumun menfaatine olduğunu ifade etmek, olmazsa da tartışmayı CGT ve CFDT sürtüşmesine indirgemeye çalışıyorlar. Bu konuda son günlerde neler söylenmedi ki?  
Var olan mücadele aslında yürütmenin içine düştüğü krizin de yansımasıdır. Manuel Valls yasanın “İyi olduğundan dolayı yürürlüğe girmesi gerektiğini” savunurken toplumun ezici çoğunluğu, milletvekillerinin çoğunluğu ve sol siyasi partilerin tümü bunu reddederse, başbakanın kimin adına konuştuğunu sorgulamamız gerekir. 2011’de cumhurbaşkanlığı aday adaylığı yarışında yüzde 5 oy alan bir kişi olarak tek başına herkese karşı haklı olduğunu söyleyebilir mi? Bu bile kendi başına 5. Cumhuriyetin kurumlarını sorgulamaya yeter bile. Kuşkusuz Manuel Valls, Cumhurbaşkanının yurttaşlardan aldığı meşruluğa yaslandığını ifade edebilir. Evet ama François Hollande iş yasası üzerinden bir seçim kampanyası yürütmüş olsaydı seçilebilir miydi hiç? Yürütmenin başındaki bu iki kişi o kadar rahat konuşuyorlar ki duyan sanki toplum içinde yüzde 70 destekleri var sanır. Bunun ebediyen sürmeyeceği açık. (…)
Manuel Valls hareketin kendiliğinden sönmesi konusunda kaybetti. Televizyon kanalları ise artık benzin istasyonlarını dolaşıp “CGT tarafından rehin alınmış” ve beklemeden öfkeli yurttaşları bulup televizyonlara çıkartma işinden vazgeçtiler. Avrupa Futbol Kupası da 10 Haziran’da başlıyor. Felç olmuş bir Fransa’nın durumunun çok kötü olacağı konusunda da hemfikirler ve birdenbire kulisler aktifleşti. Ama tutumlar o kadar kilitlenmiş ki aynı çerçevede masaya oturmak artık çok zor. Tartışmalar o kadar sertleşti ki, çok disiplinli Meclis Grup Başkanı Bruno Le Roux ve Yasanın Raportörü Christophe Sirugue’ün su ile ateşi uzlaştırmaya çalıştığı ifade ediliyor. Bunların işyeri düzeyindeki anlaşmanın branş düzeyindeki anlaşmalar tarafından denetlenmesini savundukları ifade ediliyor. Ama bu denetleme işyeri düzeyindeki anlaşmaya dair sadece bir tavsiyede bulunmak anlamına geliyor. Yani ciddi bir şey yok.

Çeviren: Deniz Uztopal

Son Düzenlenme Tarihi: 06 Haziran 2016 08:59
www.evrensel.net