Prof. Fişek: Kiralık işçilik yasası insan haklarına aykırı

Prof. Fişek: Kiralık işçilik yasası insan haklarına aykırı

Prof. Dr. Gürhan Fişek, özel istihdam büroları, kıdem tazminatının olası fona devrini Evrensel'e değerlendirdi.

Tamer Arda ERŞİN
Ankara

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürhan Fişek, özel istihdam büroları, kıdem tazminatının olası fona devrini Evrensel’e değerlendirdi. Gürhan Fişek, istihdam bürolarıyla işçilerin geçici olarak “kiralanması”nın öngörüldüğünü, bunun çağdaş uygarlıkla bağdaşmadığını söyledi. Kıdem tazminatı konusunda 1936 tarihli 3008 sayılı Yasa’ya atıf yapan Fişek, “3008 sayılı Yasa, nedeni ne olursa olsun, işten ayrılan işçilere kıdem tazminatı hakkı tanımıştı. Eğer işçilere bir iyilik etmek istiyorlarsa, böyle bir olanak tanısınlar” dedi.

Özel istihdam bürolarıyla ilgili yasa Meclisten geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan da yasayı onayladı. 1944 Philadelphia Bildirgesi’nin “Emek bir mal değildir” özdeyişinden yola çıkarsak, bu bürolar nasıl değerlendirilebilir?
Her şeyden önce TBMM’den geçen düzenleme, işçilerin geçici olarak “kiralanması”nı öngörüyor. “Kira” kavramı, “mal” için kullanılır; insan için kullanılması ise, açıkça insan haklarına aykırıdır. 1944 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen ve çalışma yaşamındaki “çağdaş uygarlık düzeyinin” ölçütlerini bize veren bildirge, açıkça emeğin bir mal olmadığını bize öğretmiştir. Demek ki, “kiralık işçi” uygulaması, “çağdaş uygarlık düzeyi” ile uyumlu değildir. Türkiye, cumhuriyetin kendisi için getirdiği kazanımları birer birer ayaklar altına alıyor.

İŞ KAZALARININ ARTMASINA YOL AÇACAK

Bu bürolarla işçiler 1 yıl içerisinde sadece belirli sürelerle çalışmış olacak. İşçilerin işinden uzak kalmasının doğuracağı sonuçlar nelerdir?
İşçinin işinden uzak kalması, yani “çalışma hakkı”nı yitirmesi, yukarıda saydığımız çağdaş ilkelerin çiğnenmesi gibi bir hak ihlalidir. İşsizlik, bir toplumsal sorundur; kısaca, yalnızca işsiz kalanı değil, işsizlik korkusu içinde yürekleri çarpan işçileri ve ailelerini de kapsar. Onun için, işsizlik ve iş güvencesi kavramlarını bir arada görüp, iş kazalarına nasıl davetiye çıkardığını çözümlememiz gerek. İster çalışsın, isterse günün birinde geçici olarak çalışacak olsun, korku içinde olan işçiler her türlü işi ve iş emrini kabul ederler. Can kaygısı ile işi reddetmeye cesaret edemezler. İşteki yaşamsal tehlikeleri dile getirip, önlem alınmasını isteyemezler. Aç kalmaktansa, canını tehlikeye atmaya razı olurlar. Örgütlenmekten korkarlar ve boyun eğerler. Bütün bunları kendine yediremeyip, ‘Bana bir şey olmaz’, ‘Akacak kan damarda durmaz’ diyerek boş inançlara sığınırlar. Öncelikle Sosyal Güvenlik Kurumu, sonra da işveren, ağır yaralanan ya da ölen işçilere tazminat vererek, onları/ailelerini susturmayı başarır.
Bütün bu koşullar, işyerlerinde sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınmamasına ve dolayısıyla, ağır yaralanmalı ve ölümlü iş kazalarına yol açar. Ülkemizde, her yıl 1500’e yakın işçinin ölümünün, bir türlü önlenememesinin nedeni budur.

EN DÜŞÜK ÜCRETLE ÇALIŞACAKLAR

Şimdi, işçilerin kıdem tazminatı almaya hak kazanamayacakları sendikalar tarafından da dile getiriliyor. Bu yasa işçilerin kıdem hakkını, çalışma koşullarını ve ücretlerini nasıl etkileyecek?
TBMM’den geçen yasanın 7. maddesine bakalım :”...Geçici işçi sağlama sözleşmesi ... en fazla dört ay süreyle kurulabilir. ...Toplam sekiz ayı geçmemek üzere en fazla iki defa yenilenebilir... Geçici işçi sağlama sözleşmesi ile çalışan işçi, ...özel istihdam bürosu ve geçici işçi çalıştıran işverenin işçi sayısına dahil edilmez.” Yani 12 ayı aşmayan çalışma, kıdem tazminatı alamaz. Sözleşme kısa süreli olduğu ve kadrosu özel istihdam bürosunda olduğu için, işin sonunda “ihbar, işsizlik ödeneği vb.” haklardan da yararlanamaz. Hem özel istihdam bürosunda ve hem de çalıştırıldığı işyerinde, işçi sayısının içine alınmıyor. Demek ki, işçinin adı yok. Bu, işyeri ölçeğine bağlı olarak elde edilecek kazanımlardan da tüm işçilerin yoksun bırakılmasına yol açar. Özel istihdam bürosunca yeniden yeniden “kiralanacağı” için, geleceğini tehlikeye atmamak için, örgütlenmez, çalışma koşullarını eleştirmez ve ne iş verilirse yapar. Her ne kadar “Geçici iş ilişkisi kurduğu” işverenin, işyerinde koyduğu sağlık ve güvenlik kurallarına uymakla yükümlü olduğu halde, bu önlemlerin yeterliliği tartışmaya açıktır. Ücrete gelince, hiç kuşkusuz, arada hem özel istihdam bürosu, hem kiralayan işveren kâr edeceği için, geçici işçi, en düşük ücretle çalışmak zorunda kalacaktır.

KIDEM TAZMİNATINDA BAHANE BAŞKA PLAN BAŞKA

Önümüzdeki günlerde kıdem tazminatının fona devriyle ilgili bir yasa daha gelmesi bekleniyor. Hükümet fonu “Kıdem tazminatını alamayan işçiler var” diyerek savunuyor. Kıdem tazminatların fona devriyle asıl amaçlanan nedir?
Doğru. Kıdem tazminatı alamayan işçiler çok. Üstelik bir kısmı, yasal olarak hak ettiği halde alamıyor. Ama ücretlerini alamayan da çok işçi var; onları neden düşünmüyorlar? İşten kendi isteği ile ayrıldığı için ya da bir yılını doldurmadığı için, kıdem tazminatı alamayanlara dönelim. 1936 yılında kabul edilen 3008 sayılı Yasa, nedeni ne olursa olsun, işten ayrılan işçilere kıdem tazminatı hakkı tanımıştı. Eğer işçilere bir iyilik etmek istiyorlarsa, böyle bir olanak tanısınlar. Ama amaç, işçilere iyilik etmek değil; sermaye piyasasına iyilik etmek. Çünkü tasarruf eğilimi düşüyor ve sermaye piyasası tarafından değerlendirilmesi beklenen fonlar yaratılmaya çalışılıyor. Mesela bireysel emeklilik için zorunlu kesinti gibi. Öne sürülen bahane başka, perdenin arkasındaki “plan” başka...

Türkiye’nin fon geçmişine baktığımız zaman pek de iç açıcı tablolar görünmüyor. Şimdi de benzer sonuçlar ortaya çıkacağı yönünde itirazlar var. Geçmişteki fonlar nasıl kullanılmıştı? Niçin kaygılar var?
Gerçekten de, Türkiye’deki fon uygulamalarının geçmişi çok karanlık. O kadar çok örnek var ki. Bu öyküleri anlatmaya gazetenin sayfaları yetmez. Hükümetler, birikmiş para gördükleri zaman, bunu farklı amaçlar için  kullanmakta tereddüt etmiyorlar. Ben okurlarımıza son bir örneği hatırlatmak istiyorum: İşsizlik Sigortası Fonu. İşsiz kalanların yararlanabilme koşulları o kadar ağır ki, çoğu beklemekten ya da yararlanamamaktan şikayetçi. Buna karşın, Hükümet bu fonda biriken büyük paraları, farklı amaçlar için kullanmakta. O zaman neden işçilere dağıtılmıyor sorusunu sormamız gerek...

Özel istihdam büroları ve kıdem tazminatı konusunda sendikaların tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
İşçi sendikaları her iki konuda da tepkili. Ama mücadeleyi yalnızca bu iki konuyla sınırlarlarsa, başarılı olamazlar. Sürekli geri adımlar atıldığı için, olaylar bu noktaya geldi. Önce özelleştirmelere direnme konusunda görüş birliği içerisinde olamadılar. Oysaki, çalışma koşullarına en saygılı işletmeler, “kamu girişim”leriydi. Onları yitirdiğimiz için, hem işçi sendikaları ve hem de toplum, küreselleşme rüzgarına ayak direyemiyor. En son olarak da özgürlükler ve demokraside mücadele konusunda görüş birliği içinde değiller. Oysaki, örgütlülüğün en büyük düşmanı olan, yasaklar ve adaletsizlik, işçi sınıfının örgütlenmesini daha da kıracak. Her istediğini yapan bir yönetim karşısında, zayıf örgütlenmeler nasıl direnebilir? İşçi sendikaları, toplumun çağdaş uygarlık düzeyine erişme ve insan haklarına saygı gösterme hedefleri konusunda, en büyük gücün kendileri olduğunun bilincinde, iş birliği içinde olmalılar. Bazı işçi sendikaları, Hükümete yandaş olmanın kısa vadeli, ama yukarıdaki hedeflere yönelmenin uzun vadeli olduğunu hatırlamalılar.

www.evrensel.net