Evladımızla aramıza  iktidarı alıyoruz

Evladımızla aramıza iktidarı alıyoruz

Ankara Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alan Ana Yurdu filminin yönetmeni Senem Tüzen ile filmi hakkında konuştuk.

Devrim ACAROĞLU
Çağdaş GÜNERBÜYÜK
İstanbul

Ana Yurdu’nun çekildiği yer, Niğde’nin Altunhisar ilçesi, yönetmeni Senem Tüzen’in memleketi. Önceki kısa filmlerinden bölgede çalışmak, oralı, doğal oyuncuları oynatmak konusunda da deneyimi var. Ana Yurdu’ndaki köyün başarıyla hissedilmesi özellikle yöreden, amatör oyuncuların doğallığı ile mümkün oluyor. Bunun için “Oyuncularını, bastığın toprağı tanıman lazım” diyor Tüzen. Köye roman yazmaya giden Nesrin’in – ve onun duygusunu paylaşan şehirlilerin – köyü ne kadar tanıdığı sorusuyla başladık konuşmaya bu yüzden. Köyün, taşranın doğallığı, sadeliği gibi romantik yanları kadar, kapalılığı, korumacılığı, yer yer tahammülsüzlüğü, aydınlığı ve karanlığıyla bir bütün olduğunu anlamak gerektiğini düşünüyor. Ana Yurdu bu düşünceden besleniyor, kahramanı Nesrin’in yaşadıklarında bu farklı yanlara ara ara tanık oluyoruz. Filmin temel meselesi “hiç bitmeyen kız evlat, kadınlık eğitimi” bu dünyanın içinde yaşanıyor. Ana Yurdu’na buradan geldik, “ana karnından çıkamamış çocukların ülkesi”ne ve sırtında kutsallık yükünü taşıyan anneliğe. Venedik Film Festivali’nde ilk kez gösterildikten, Ankara Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldıktan sonra, Ana Yurdu bu haftadan itibaren sinemalarda. Meselesine dair bir tartışma da aşağıda. 

Yazmak için köyüne dönen Nesrin’in başına gelenleri gördük. Benzer hayaller kuran binlerce kentli entel derin uykulardan uyansın mı bu durumda, ne yapsınlar?
Evet, bir an önce. Tabii ki ihtiyacımız olduğu için bu hayallere kapılıyoruz da gerçekliği yok. Hayaller suya düştüğünde de “ne kadar korkunç bir toplumda yaşıyoruz aman allahım” oluyor. Onun yerine, durumu baştan hakikati ile analiz edip ona göre köye gidilirse bu yaşanmaz. Çok samimi ama çok trajik yolculuklar oluyor çoğu zaman, insan üzülüyor. Gittiğimizde sadece pozitifi anlatılmış bir resmin hakikati ile karşılaşıyoruz. Boş bir zemin değil çünkü köy. Orada bir kültür, bir yaşam var. Sadece iyi ya da sadece kötü bir şey yok aslında. Kapalı bir toplum yapısı, değer dizgesi var. Kocaman bir sistem var; senin alçak gönüllü girip, önce sistemi anlaman lazım. Onunla hemhal olman lazım. Kendini koruyacaksın tabii, ama önce etüt et. Bizim sinemamızda da var o köye dönme, nostalji, her şeyi temize çekme hikayeleri. Onlardan bir yılma durumu vardı bende. 

Nesrin pek çok şehirliye göre çok yabancı da değil oradaki kültüre aslında. Gelir gelmez şalvarı geçiriyor, anneannesinin mezarında fatihasını okuyor, köy evini beceriyle temizliyor falan. Gelince annesi de bunları yapıyor aslında. Peki Nesrin nerede hata yapıyor, neden olmuyor?
Dediklerin doğru ama yine de yazı masasını kuruşunda, mahalleli ile ilişkilerinde, “ay ne tatlı benim köylüm” bakışında eleştirilecek bir şey var. Tabii ki çok karikatürize bir yerden girmiyor Nesrin. Girse komedi yapmamız gerekirdi. Ama yine de üstten giriyor. En demokrat şehirlinin bilinç altında bile kendini üstte gördüğü içselleştirilmiş bir hiyerarşi var. Köye girerken de çoğunlukla biraz üsten giriyor ve düşüşü de çok acı oluyor bu yüzden. Diğer yandan özeniyor da köylüye Nesrin, kendini ezik, eksik de buluyor onların yanında. 

Köyün sadeliğinde bir bilgelik görüyor falan...
Evet, bireysel oryantalizm dediğimiz şey bu. Bu değerleri tatlı bir köşeye hapsedip özeniyorsun. Ama bu yanılgılı bir şey. İnsan pistir, terler, kaka yapar, kanar. Ama biz insanı bunlardan azad edip konuşmak isteriz, sanki bunlar onu küçültüyormuş gibi. Oysa insanın bir parçasıdır hayvansallığı. Toplumsal yapılar da böyle. Bireyselleşmeye karşı hemen hemen tahammülsüzlüğe varan kuşkuculuğuyla, kendine has hiyerarşisiyle, aydınlık ve karanlık taraflarıyla köy de bir bütün. O bütünün içinden çıkıyor o sadelik. Diğer taraflarını kırpıp, sadece doğayla bütünleşmiş tarafını idealize edemezsin. Bence Nesrin de o hatayı yapıyor. Kendinden kaçarak giriyor köye. Diğer yandan sorunun açtığı bir esas kanal var onu da atlamamak lazım; Halise’nin gelip de, Nesrin’in zaten anne ocağında öğrenip yaptığı bu ritüellerin dozunu, biçimini beğenmeyip tekrar, tırnak içinde daha iyi, daha doğru bir şekilde yapması, filmin temel konusu. Hiç bitmeyen kız evlat, kadınlık eğitimi...

Anneanne yaşasa o da Halise’yi beğenmeyecek değil mi?
Tabii. Aynısını yapacak. Çünkü kadınlar sürekli nasıl kadın olunması gerektiği konusunda birbirini eğitiyor. Halise annesinden aldıklarını kızında görmek istiyor. Ama kendisini yetersiz buluyor, annesinin olduğu gibi bir ‘kadın’ olamadığını düşünüyor. Eksik olduğunu bildiği için o eksikliğinin tezahürünü kızında görünce görevini yerine getiremediğini düşünüp daha da paniğe kapılıyor. 

DEĞİŞMEYEN ANNE-KIZ DİNAMİĞİ 

Kuşaklar arasındaki çatışma ve sonra çatıştığına dönüşme hali çok dikkat çekici filmde. 30 sene sonra Nesrin de çocuğu karşısında Halise’nin onun karşısında durduğu gibi duracağını mı düşünmeliyiz?
Halise annesinin her dediğini yapmış ama yine de ona göre ‘doğru kadın’ olmayı başaramamış ve bu yetersizlik benzer bir gerilimi tersinden yaratmış olabilir. Nesrin ise bunu “ne olursam olayım annem gibi olmayayım” şeklinde yaşıyor. Ama gün geçtikçe annesine benzediğinin farkında ve bu bir kimlik bunalımı yaratıyor. Kendi kendinden korkuyor. Ama bu demek değil ki Nesrin de çocuğuyla bire bir aynı şeyi yaşayacak. Tam tersi değer yargılarını da içselleştirip dogmalaştırabilir ve kızı üzerinde bu değerler üzerinden tahakküm kurabilir. Değerler değişebiliyor, değişmeyen anne-kız dinamiği. Kızın kendi kendini kurma çabası, annenin ise ölüp gitmeden kendinin kız evlatta kurulduğunu görme arzusu. 

Anne kız bir sahnede bir hayli yakınlaşıyorlar. İki arkadaş gibi birbirlerine takılıyorlar falan. Ama ardından başka bir gerginlik peydahlanıyor ve o güzel hava dağılıyor. Küçücük de olsa bir anne kız ilişkisi içinde başka türlü bir şeyin doğabileceği imkanını mı görüyoruz orada?
Evet öyle oluyor. Bir an için toplumsal rollerinden sıyrılmayı başarıyorlar. İki kadın kalıyorlar, Halise anneliği bi tarafa bırakıyor, o anneliği bıraktığı için öbürü de mesafeyi bırakıyor bir anlığına. Ve iki ergen kız gibi, paylaştıkları mutluluktan esrik, değişik bir hale giriyorlar. Tabii böyle bir imkan var. Toplumsal rollerimizin ağırlığı altında ezilmesek, böyle bir kapı açılabilir. Orada da sonra ayağımıza başka taşlar takılacaktır mutlaka, ama en azında 1-0 mağlup başlamayız ilişkiye.

Annesi kızının delireceği kehanetinde bulunuyor ve bir bakıma oluyor da bu delirme... 
Bir bakıma öyle, bir bakıma değil… Kız çocukları annelerinin söylediği pek çok şeyi bilinçaltında çalışır ki hayatı normal düzeninde devam etsin. Bu olgun yaşımızda bile, etkilenmemiş gibi görünürüz, ‘Aman anne sen de…’ deyip geçeriz, ama içimizde yaşamaya devam eden o küçük çocuk, ta içerlerde bir yerlerde sonsuz bir güvenle bağlıdır annesine. Özellikle bizde, ana karnından çıkamamış çocukların ülkesinde bu daha da böyle. O anlamda bir kehanet varsa da Nesrin annesini yalancı çıkarmamak için o kehaneti doğruluyor. Diğer yandan durumu sadece Nesrin delirdiği için böyle bir şey yaptı diye açıklayamayız. Nesrin cevap da veriyor annesine, sonunda göbek bağını koparıyor. Bunu yaparken sağına soluna çarpıyor, kan revan içinde kalıyor, bakınca bir öz yıkım gibi duruyor bu. Ama kendini de böylelikle var ediyor. 

Sinemasal karakterleri çok rasyonel davranışlar içinde görmek isteyebiliyoruz, “filmi anlamak” adına. Oysa kendisinin bile sebebini bilmediği davranışlar gösterebiliyor insan.
Katılıyorum. Film bittiğinde tüm aşamaları tek tek görüp izlememize rağmen yine de soruyoruz: Ama Nesrin bunu neden yaptı? Bizim hayatımızdaki büyük eylemler, kaderimizi biçimlendiren eylemler, irrasyonel eylemlerdir. Nereye gideceği belli olmayan, sonunda bizi aynı noktaya ya da çok uzağa taşıyabilecek, aydınlığa ya da karanlığa çıkarabilecek eylemlerdir. Film aslında bir açıdan bu irrasyonelliğin hikayesini anlatıyor. İnsan hem çözümlenebilir, hem de ne kadar akla uydurmaya çalışsan da bilinemez, açıklanamaz.

ALTERNATİF BİR KÜLTÜR DAMARI VAR 

AKP’li yılların köyleri muhafazakarlaştırdığına dair bir göndermen yok. Köyler zaten muhafazakardı mı diyorsun?
Bir bakıma evet. Köyler yani Türkiye’deki toplumsal kültürün koru her zaman dindar ve muhafazakardı. Bu dini muhafazakarlığın haksız temsili AKP’li yılları doğurdu. Ama aynı zamanda iktidara geldikten sonra bu ideoloji bir intikam hikayesi yazar gibi tabandaki tahammülsüzlüğü besledi. Bugünkü taassuptaki kendine güveni yarattı. Bunu filmde biraz iktidarın medya üzerindeki etkisi üzerinden görebiliyoruz. Halise devamlı dini kanalları izliyor. Kurbanın nasıl kesileceğinden, aile ilişkilerimizin nasıl dizayn edilmesi gerektiğine kadar kültürü yeniden yapılandıran programları… Elbette kurbanın nasıl kesileceğini TV’den izlemesinde bir sıkıntı yok. Cem evinde nasıl cem edildiğini, Paskalya kutlamalarına nasıl hazırlanıldığını vs. de aynı şekilde izleyebildiğimiz sürece. Çoğunluğa ait değerlerin, diğer alt kültürler yok sayılarak, iktidar medya işbirliği ile mutlaklaştırılması halkın farklı seslere karşı kendinden daha emin bir tahammülsüzlük ortaya koyabilmesinin zeminini oluşturuyor.

Bir de hep muhafazakarlıktan dem vuruyoruz ama aslında sorunun ismi belki de başka. Neyi ‘muhafaza’ etmeyi arzuladığınla ilgili. Türkiye’de zamanında fazlaca romantize edildiği için nasıl yaklaşmamız gerektiğini yeniden düşünmemizde fayda olan bir alternatif taban kültür damarı var. Kendini türkülerde, deyişlerde, klamlarda yaşatan Anadolu bilgeliği, Mezopotamya bilgeliği denilen bir şey var. Bu da pek ala muhafaza edilebilir. Halkın içindeki bu tahammül, hoşgörü ve saygı da iktidar eliyle, medyayla muhafaza edilip, beslenip büyütülebilir. Bu imkan içinde yaşadığımız kültürün içinde var. Ama bir şekilde beslenmiyor ve manipülasyonu ve kontrolü daha kolay olduğu için dogmatik taraf palazlanıyor. 

ANNELİK KUTSAL AMA TARTIŞILMAZ DEĞİL

Annenin kutsallığını tartışıyor Ana Yurdu. Ki çok zor bir alan bu. Nesrin de devamlı o kutsallığın duvarına tosluyor zaten kendi içinde. Bir sınır mı çizeceğiz kutsallığa, nereye kadar makul göreceğiz?
Kutsallığı tartışmak lazım. Ne kaybettirir? ‘O zaman bu kutsallığı yerle bir mi edeceğiz?’ diye hemen bir kaygı, bir soru geliyor. Ya tartışmaya açmak ile yerle bir etmek arasında o kadar büyük mesafe var ki, hemen bu korku niye? Kutsallık eleştirilemez mi demek? Anneler elbette ki kutsaldır. Yaşamın kendisi kutsaldır çünkü ve yaşamı devam ettiren anne de kutsaldır. Ama bugün, hem bizim toplumumuzda, hem dünyada, annenin genel geçer kutsallaştırılma biçimi öncelikle annelerin sırtına yüktür. Erkek bir bakışın fantezisi, salt iyi, salt verici, insani ihtiyaçlardan izole edilmiş bir üst makam. Elinden eylem gücü alınmış, dokunsan parçalanacak, beyazlığı, temizliği ile kristalize edilmiş, kontrastından ara tonlarından ve griliğinden mahrum bırakılmış gerçek dışı bir ideal. Bu idealin içini doldurmaya çalışırken kırılıp dökülen, eksik ve yetersiz, hep suçlu ve yeterince verememiş hisseden anneler… Biz anneler, bu yükün altında eziliyoruz. Evladımızla aramıza, sırtımıza bu yükü yükleyen iktidarı alıyoruz.

www.evrensel.net