Sıradanlaşmaktan korkanların hikayesi: Mezeleri Güzel

Sıradanlaşmaktan korkanların hikayesi: Mezeleri Güzel

Erdem Aksakal, beyaz yakalıların dünyasına ayna tuttuğu ilk kitabı Mezeleri Güzel'i anlattı.

Faruk AYYILDIZ
İstanbul

Evrensel'de yayınlanan yazılarından da bildiğimiz Erdem Aksakal, beyaz yakalıların dünyasını anlattığı bir kitap yazdı: Mezeleri Güzel. Kendisi de bir beyaz yakalı olan Aksakal, plazalarda çalışan beyaz yakalıların hayat ve davranış biçimlerini ve sınıfsal konumlarını dert etmiş görünüyor. Röportaj için sözleştikten sonra Aksakal ile Samatya’da kitabın da konseptine uygun bir meyhanede buluştuk. Birkaç duble rakı ve ‘güzel’ mezeler eşliğinde Aksakal anlattı, biz de dinledik. 

Kitabın isim hikayesi ile başlayabiliriz..
Kitabın ismini ben buldum. Kentli-eğitimli sınıf plazalarda çok yoğun çalışıyor ve kendimize, sosyal hayata, ailemize çok az zaman kalıyor. O yüzden de bir yemek yeme, restoranlara gitme bizim hayatımızın tek lütfuymuş gibi algılanır oldu. Aslında birbirlerine çok benzeyen restoranlara gidip, orada iki tane meze yemeyi hayatın bir lüksü gibi algılamaya başladık. Bu bir illüzyon aslında. Mezelere özellikle taktım çünkü, çoğu yerin mezeleri birbirine benziyor ama sürekli “Oranın mezesi güzel, buranın mezesi güzel” diye ayrıcalıklı sanma illüzyonuna kapılıyoruz. Günde 12 saat çalışıyorum, aslında günde 12 saat çalışma karşılığında çok daha iyi bedeller almamız gerekirken, bir mezeye razı olduk. 

Kitapta beyaz yakalılar çokça iğneleniyor hatta senin deyiminle “şişleniyor.” Şunu soracağım; beyaz yakalılar çok iyi insanlar ama plazaya adım attıktan sonra bozuluyorlar mı?
Ben, bozulduğumuzdan emin değilim ama o plaza camlarının sahici davranmamıza engel olduğunu düşünüyorum. Biz sürekli yaka kartlarıyla geziyoruz, benim çocuklarımın söylediği bir söz var, “Baba sen yaka kartını takınca davranışların değişiyor” diye. Demek ki o kimliğe bürününce doğal ve özgün davranmaktan vazgeçiyoruz, kurumsal kimlik diye bir şeye bürünüyoruz. Kurumsal kimlik, bizi biz yapan değerlerin tümünü örten güçlü bir beton. O betonun altında kalıyor bizim bütün renklerimiz. Biz hâlâ iyi insanlar olarak yaşamaya devam ediyoruz ama kurumsal kimlik bizim bütün özümüzü kapatıyor.

Beyaz yakalıların mensup oldukları ve olmak istedikleri sınıf üzerine de çokça vurgu var kitabında. Mesela, restorana giden beyaz yakalının kendisini patronla aynı sınıfta zannettiğini ancak aslında mekanın valesi ile aynı sınıfın mensubu olduğunu söylemişsin. Ne oluyor da beyaz yakalı kendisini olmadığı bir sınıfın mensubu görüyor?
Bu durumu zamanında Karl Marx, “yanlış bilinçlenme” diye bir şeye bağlıyor. Çalışan beyaz yakalı da, mavi yakalı da olsa aslında çeşitli formatlarda emeğini satıyor. Fakat, beyaz yakalılar emeğini satma konusunda emeğine o kadar yabancılaşmış ki, kendi özgünlüğünü sattığını zannediyor. Beyaz yakalıların tümünde “Ben ayrılırsam bu şirket çöker” algısı vardır ama çökmez, biz ayrılırsak hiçbir şirket çökmez. Beyaz yakalıların çoğu iyi eğitimli, kentli ailelerden geliyorlar. O yüzden kendilerinin özel, ayrıcalıklı başarılı olduklarını ve emeğini satma hakkını bu başarılardan dolayı edindiğini zannediyorlar. Halbuki başarımızdan dolayı değil ekonominin, sistemin işleyişinden dolayı bize ihtiyaç var.

‘BÜTÜN RENKLERİMİZ KURUMSAL KİMLİK BETONUNA GÖMÜLÜYOR’
‘Ait olunmayan sınıfa yanlama’ olayını dert etmişsin...

Çok dertli görüyorum bu konuyu. İyi arabalara binip, iyi restoranlarda yemek yediğimiz için sınıfımız kaymıyor ama beyaz yakalıların çoğu kendisini aynı iş yerindeki mavi yakalılarla eşit görmez. Bu çok absürt durum. Birisi motor eğitimi almıştır, vida sıkar. Öbürü bilgisayar eğitimi almıştır yazılım yapar ama ikisi de yaptığı işin aynı olduğunun farkına varmaz. 

Beyaz yakalı olacaksan da vasat olma, gerçeklerin farkında ol mu diyorsun...
Daha büyük toplumsal dönüşümleri insanın kalbi istiyor ama en azından bugünden yarına ne dönüşür dersek; biraz daha kendi özümüze dönersek çalıştığımız kurumları, “kurumsal kimlik” aldatmacasından çıkartırız. Her gün sosyal medyada da denk geliyoruz; kimi kurumlar, yaptıkları işler nedeniyle toplumsal tepki çekiyorlar ve bunları örtbas eden insanlar da beyaz yakalılar oluyor. Muhtemelen onu örtbas eden beyaz yakalı da, çalıştığı kurumun o duruşundan rahatsız oluyor olabilir. Ancak kurumsal kimlik denilen aldatmaca o kadar güçlü ki bütün renkleri gömüyor. Ben kendime ve beyaz yakalı arkadaşlarıma şunu söylüyorum; kendi renklerimizden utanmayalım. Biz işimizi yapmakla mükellefiz. Kanımızla canımızla çalıştığımız kurumu savunmak bizim sorumluluğumuz olmayabilir.

Patron triplerine girilmesine gerek yok mu diyorsun?
Evet, öyle diyorum. Sene sonunda kâr, zarar hesabı eden kişi patrondur. Biz oraya emeğimizi satıyoruz.

Kitapta da beyaz yakalılığa adım atanların ‘Bir gün patron olacağım’ hayaliyle ilk adımı attığını söylemişsin zaten...
Bence öyle. Başka türlü bu illüzyona kapılmaz insan. İşçi sınıfı, kendisiyle hep şöyle bir mücadele içerisindedir; “Biz okuyamadık, çocuklarımız okusun da bu fabrika, tarla köşelerinden kurtulsun.” Beyaz yakalılar ise düştükleri çalışma koşullarını bırak bataklığı, lütuf olarak görüyor. Buradan kurtulma amaçları da yoktur. Kendileri, o zamana kadar girdikleri tüm sınavlarda, mülakatlarda başarılı oldukları için burada da başarılı olursam, en tepeye ulaşabilirim diye düşünüyorlar ama Türkiye gibi kapitalizmin çarpık örneklerinde, adaletin olmadığı bir ülkede en tepeye ulaşmanın başarıyla alakalı olmadığını düşünüyorum.

SIRADANLIKLA YÜZLEŞMEK
‘Beyaz yakalılar asla zaaflarını belli etmez’ de demişsin. Ne anlama geliyor bu?

Şunu kabul etmek gerekiyor; biz sıradanız. Milyonlarca kentli, eğitimli çalışan bir sınıfız ve sıradanız. Sıradan olduğumuz için kendi hayallerimizin peşinden gitmedik, büyük kurumsal şirketlerin hayallerine takıldık. Fakat hâlâ bunun farkında değiliz. Niye zaaflarımızı belli etmek istemiyoruz? Belli edersek sıradan olduğumuz gerçeğiyle yüzleşeceğiz ve beyaz yakalıların onlarca yıldır kendini var ettiği zeminin ayağının altından kayması demek. 

‘Beyaz yakalı dünyası kumpas dünyasıdır’ da diyorsun...
Kurumsal şirketler rekabeti, terfileri, yükselmeyi çok iyi kullanıyor. Ve iş birliğinin ödüllendirilmediği aksine kişisel çalımların ödüllendirildiği bir dünyadır.

Beyaz yakalı maaşlarının gizli kalması meselesine de çokça değinmişsin. Kumpas dünyasının oluşmasında payı var mı?
Çok büyük payı var. Çalışanlar bu illüzyona bir şekilde gönüllü ya da mecburiyetten girmiş oluyorlar.  Bir süre sonra beyaz yakalılar şunu düşünüyor, “Eğer maaşım diğerlerinden çok yüksekse bu öğrenilir ve tepki çekerim, haklarımı kaybederim.” Maaşının düşük olmasını da kendisine yediremiyor, bununla barışamaz.

Yani şirketler iki tarafı da tatmin ve ikna etmiş gibi...
Evet. Kitapta da şöyle ifade etmeye çalıştım; 30 kişilik bölümde herkese 5 bin TL verip 150 bin TL’ye çalıştırmak yerine, en tepedeki müdüre 20 bin lira verip, kalanlara da 3 bin TL vererek çok daha ucuza bu insanlar yönetilebilir. Ve bu insanların 3 bin TL’lik maaşları toplu sözleşmeyle değil tek tek yönetilir. Çok yetenekli, kritik birisi arıza çıkarırsa ona yüzde 10-20 zam yaparak, konu kapatılır.

‘AİLEM VE BEYAZ YAKALI ARKADAŞLARIM KİTABI OKUDU’
Ailen senin savcı, hakim, memur gibi daha ‘garanti’ ve ‘güvenceli’ bir mesleğe sahip olmanı da istemiş ama beyaz yakalı oldun. Okudular mı kitabı?
Okudular ve beğendiler kitabı. Mühendislik okudum, sağ olsun ailem destekledi aslında. Ama bu kitabın şöyle misyonu var; biz beyaz yakalıların ne iş yaptığını ailelerimiz bilmez. Kitabın kendi ailem başta olmak üzere beyaz yakalı ailelere tercüman vazifesi görmesini, çocuklarının gün boyu neler yaptıklarını bilmelerini sağlamasını istedim.

İşyerindeki çalışma arkadaşların kitabı okudular mı?
Okudular. Benim yazma hikayem, beyaz yakalı hayat dilimlerini sosyal medyada paylaşmakla başlamıştı. Gördüm ki iş yerindeki arkadaşlarım da bu eleştirileri paylaşıyorlar. Gülerek, ya da üzülerek ama paylaşıyorlar. Şunu fark ettim; hikayelerimiz ortak. Yani plaza karanlığı içerisinde az sayıda insanız diye düşünüyordum ama baktım ki, hikayeleri ortak olan çok sayıda insandan birisiymişim. Çok arkadaşım okudu, çok beğendiğini söylediler. Çalıştığım şirketin üst düzey yöneticilerinden de okuyup, etkilendiğini söyleyen oldu.

Okuduktan sonra ‘Burada beni anlatmışsın’ diyenler oldu mu?
Oldu. Hatta, “Burada beni mi yazdın” dedi. Orada da yanıtım aynıydı; “Anlatılan hepimizin hikayesi.”

‘Kitabını okudum ve şu konuda ders çıkaracağım’ diyen beyaz yakalıyla karşılaştın mı hiç...
Karşılaştım aslında. Çok sayıda insan “Doğru ya, bunu da hiç fark etmemiştim” dedi. Ama kapitalizm aygıtlarıyla o kadar güçlü ve yerleşik ki bu alışkanlıkları değiştirmeye izin vermiyor. Hatırlarsın, Gezi’den sonra kentli sınıflar, birçok dükkan hakkında boykot kararı almışlardı ama gerçekleştiremediler. Taksim’deki hamburgerci vardı mesela, boykot kararı alınan ama olmadı. Çok gülüyorum ona. Etrafında 99 tane aynı hamburgerciden var. Diyelim o hamburgerin hastasısın, 10 metre yanında da aynısı satılıyor. Ticari olarak bir hamburgercinin üzerinde bile baskı kurulamadı.

‘ÖRGÜTSÜZLÜĞÜ LÜTUF GİBİ GÖRÜYORLAR’
Örgütlülükle alakası olsa gerek...

Kesinlikle. Beyaz yakalının, mavi yakalıdan farkı varsa örgütlülük de var. Mavi yakalı, kapitalizmin hikayesi boyunca örgütlenmesinin zorunlu olduğunu iyi ya da kötü örneklerle hissetti. Beyaz yakalı bu bilince bile gelemedi. Hatta kendisine yöneltilen örgütsüzlüğü lütuf gibi görmeye başladı. Tek başına, kendi işi, geliriyle ilgili sorunları kapalı kapılar ardında çözmeyi yeğledi. Fakat ironik bir durum görüyorum, örgütsüzlükten dolayı bu sorunu yaşayan beyaz yakalı, örgüt fikrine de çok sıcak değil çünkü sıradanlaşmaktan korkuyor. O yüzden de sendika, parti ya da sivil toplum örgütü altında kendisi gibi insanlarla eşit olmayı kolay kolay benliğine yediremiyor. Bizi bu dehlizden çıkaracak olan şey örgütlülük fakat çok kolay değil. 

Örgütlülük girişimleri var mı?
Kimi iş yerlerinde denendiğini biliyorum. Özellikle Gezi’den sonra artan girişimler var. Hatta 2016 1 Mayısı’nda da bir grup “Beyaz yakalı işçiler” pankartıyla yürüdüler. Çok kalabalık bir grup değildi ama farklı sektörlerden insanlar bir aradaydı.

‘BİZ BEYAZ YAKALILARIN BİR SANATI YOK’
İkinci kitap fikri var mı, yazmaya devam edecek misin?

Yazmayı sürdüreceğim. Çünkü içimdeki hikayelerin, sınıf arkadaşlarımın hikayelerinin çok azını yansıttığımı fark ettim. Bu hikayeleri anlatmaya ve dinlemeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Biz beyaz yakalıların bir sanatı yok. İşçi sınıfının sanatı, sineması, tiyatrosuyla bir sanatı vardır ama biz tüketiciyiz, üretici değiliz. Beyaz yakalıların hayat biçimini anlatan şarkı da yoktur, sinema filmi de sınırlıdır, belki birkaç dizi vardır. O yüzden kendimi ve üretebilen beyaz yakalı arkadaşlarımı daha fazla motive etmeye çalışıyorum. 

Son Düzenlenme Tarihi: 12 Mayıs 2016 11:02
www.evrensel.net