08 Mayıs 2016 05:00

Mungan ve Camcı: Kadınların müdahil tanıklığı gücümüz oldu

Esra Mungan ve Meral Camcı kadınların barışı neden herkesten daha çok istediği ve daha çok hak ettiğini anlatıyor.

Paylaş

Sevda KARACA

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin imzacısı olan 2 bini aşkın akademisyenin arasından 4 akademisyen “seçilmişti” tutuklanmak için. Aralarından ikisi kadın. Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan ve Yrd. Doç. Dr. Meral Camcı. İkisi de, kadınların uzun yıllardır sürdürdüğü barış mücadelesinin parçası. Onların tutuklukları, bir bakıma kadınların yıllardır sürdürdükleri “savaş hakikatlerinin ortaya çıkarılması” talebine de nasıl karşılık verildiğinin bir göstergesiydi. Cezaevinde geçirdikleri süre boyunca, tutuklu akademisyenler için tutulan barış nöbetlerinde en çok kadınların olması biraz da bundandı. “Kadınlar bu savaşın tanığı, barışın tarafı” demek için...

Esra Mungan ve Meral Camcı ile sohbetimiz bir yanıyla “barış akademisyenleri” olarak anılmalarına neden olan süreci onların nasıl yaşadığına ışık tutarken, diğer yanıyla bütün bu süreci “bir kadın” olarak nasıl anlamlandırdıklarını da ortaya koyuyor. Cezaevinde koğuş arkadaşı oldukları kadın siyasi tutsaklara da bir selam niteliği taşıyan bu sohbet, kadınların barışı neden herkesten daha çok istediği ve daha çok hak ettiğinin bir ifadesi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan imzacı akademisyenler için “Sizler ne Güneydoğu’yu, ne Doğu’yu buraların adresini bilemeyecek kadar karanlıksınız ve cahilsiniz. Ama oraları bizler kendi evimizin yolu, adresi gibi çok iyi biliriz” demişti. Biliyoruz ki kadın hareketinin en önemli barış taleplerinden biri “hakikatlerin, kadınların neler yaşadıklarının ortaya çıkarılması.” Bir kadın olarak Cumhurbaşkanının “biz biliriz, siz bilmezsiniz” sözü size ne hissettirdi?
Meral Camcı: Bu ülkede yaşayıp Fırat’ın doğusunda ne olduğunu bilmemek... Bu halihazırda, bütün bu olan biten karşısında hedeflenen durum. Oysa orada her gün ne olduğunu artık hepimiz çok iyi biliyoruz. Ana akım medyanın dışında da iletişim kanalları mevcut. Ceylan Önkol’u, Taybet Ana’yı biliyoruz... Fatma, Seve ve Pakize’nin öldürüldüğü gece onlardan kilometrelerce uzaktaydım, ama onlar yardım istediğinde ve o yardım ulaştırılmadığında, hayatlarını kaybettiklerinde, bu tanıklık benim, bizim tanıklığımızdı. Tanık olmak ama hiçbir şey yapamamak hem bireyin vicdanında hem de kamuoyu vicdanında çok büyük yaralar açar. Biz sadece tanıklığın değil müdahil bir tanıklığın peşindeyiz. Çünkü bu toplumda beraber yaşıyoruz, birlikte yaşamak istiyoruz. Kadınlar, yaşamlarının bir döneminde bu tanıklığı bilince çıkarıyorlar. Bu süreçte de kadınların bize her zaman en fazla sahip çıkan kesim olduğunu gördük. Ortak kamu vicdanı içinde kadınların değiştirici, dönüştürücü rolü, cesareti, tanık olduklarını dile getirme cüreti daha yüksek çünkü.

Esra Mungan:  Bizim “müdahil tanıklık” dediğimiz kavram çok önemli. Türkiye’de bu zamana kadar okumuş kesimlerin yayınladığı, çıkardığı imza metinleri genelde tahlil üzerine kurulu. Bizim metnimiz tahlil içerdiği kadar bir eylemlilik de öngörüyor, taşın altına elini koymaktan bahsediyor. Bu, kadınlara çok yakın bir şey. Bir insan öyle bir şeye tanıklık eder ki orada gözü kararır ve karşısındakinin gücü kendisininkinden bin misli büyük de olsa çok güçlü tepki verir. Bunun asıl kadınlarda var olan veya edinilen bir özellik olduğunu düşünüyorum. Örneğin hayvanlarda görürüz, bir dişi, yavrusuna saldırmak isteyen bir avcıya, onun boyuna posuna bakmaksızın, inanılmaz bir güçle karşı koyar. Bizimki de böyle bir şey aslında. “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler arasında kadın oranı yüzde 55 civarında, oysa Türkiye’de kadın akademisyen oranı yüzde 35. Bütün bu süreçte, kadın akademisyenlerin daha müdahil, daha eyleyen taraf olduğunu gördük. Buna hiç şaşırmıyoruz. Bizim mücadelemizi önceleyen Barış İçin Kadın Girişimi’dir. 2013 Ocak’tan itibaren onlarla birlikte kadınların barış mücadelesine daha yakından tanıklık ettim. Daha önce tamamen kadınlardan müteşekkil toplantılara, sadece kadınlarla eyleyen buluşmalara dahil olmamıştım. Olağanüstü beslendim oradan. Erkeklerin olduğu ve genelde hep de yönetmeye teşebbüs ettikleri toplantılardan farklı olarak çok daha çoğul, çok sesli; belki zaman zaman biraz daha kaotik ama çok daha eşitlikçi ve üretken toplantıların yapılabildiğine tanık oldum. Ve tabii kadınların barış için konuşmaktan ziyade eylemeye dönük o güçlü ve inatçı duruşları da müthiştir benim gözümde. Barış İçin Akademisyenler arasında da çok sayıda kadın ve genç akademisyenin olması bize muazzam bir umut veriyor. Cezaevi önünde dayanışma için gelen, nöbet tutanlar arasında da kadınların yoğun varlığı beni hiç şaşırtmadı. 

MÜCADELEMİZ EN ÇOK KADINLAR İÇİN SÜRECEK

Meral Camcı: Farklı ve eşit olarak var olmak bir haktır. Ben iktidara eleştirel olabilirim, muhalif olabilirim. Buna hakkım var, farklı sesimi duyurmaya, yazmaya hakkım var. Milyonların seçip kendilerini mecliste temsil etmek için gönderdikleri milletvekillerine yapılanlar otokratik bir yönetimin karşısındaki hiçbir farklı var oluşu kabul etmemeye, onları silmeye yönelik davranış biçimidir. 7 Haziran sonrasında neredeyse nefes alamaz durumdayız. Toplumun büyük çoğunluğunun yok edilmesi, susturulması, bastırılması, sindirilmesine yönelik bir saldırı süreci bu. Bu süreçte yargı mekanizması da tamamen iktidarın bir aracı olarak kullanılıyor. Biliyoruz ki bu, son derece erkek bir iktidar. Farklı kimliklerin, kadınların kendini ifade etmesine izin vermeyen, itibarsızlaştıran bir iktidar. Buna karşı mücadele etmeye devam edeceğiz her koldan.

Esra Mungan: Şu anki iktidar ne kadar tekçi, hiyerarşik, dikey bir sistem kurmak istiyorsa biz kadınlar o kadar yatay, demokratik, erkin eşit paylaşıldığı bir sistem için mücadele vereceğiz. Ben bugün iktidar partisine oy verenler arasında da artan sayıda kerhen oy veren insanlar olduğunu düşünüyorum. Biz şiddet kullanmayan, elimizde sadece kalem olan insanlarız. Hayaller, tahayyüller paylaşılsın bakalım. Hangisi kazanır, biz mücadeleye devam edeceğiz. Bu mücadele de en çok kadınlar için olacak.

CEZAEVİNDEKİ KADINLAR KARANLIKTA KALMAMIZA İZİN VERMEDİ

Cezaevinde daha önce karşılaşmadığınız pek çok kadınlık deneyimiyle de karşılaştınız. Nasıl bir süreç oldu sizin için? Oradaki kadınlarla ilişkiniz nasıldı?
Esra Mungan: Benim koğuşa geçmeden önce 12 günlük bir hücre sürecim oldu. Cezaevinde tutuklu konumda olup ağırlaştırılmış müebbet hükmünü almış kadınlara uygulanan protokolle hücrede tutulan yegane kişi bendim. Her ne kadar bir “yıpratma”, ek cezalandırma olarak uygulansa da, beni çok besleyen bir süreç oldu bu. Bu hücreler F tipi gibi değil, hücrelerin pencereleri havalandırmaya bakıyor. Kadınlar havalandırmaya çıktıkları zaman bu pencerelerden birbirleriyle sohbet ediyorlar. Bana cezaevine adımımı attığım andan itibaren cezaevindeki süreçlerin nasıl işlediğine, bir mahpus olarak neyi, nereden nasıl talep edebileceğime dair aydınlatıcı hiçbir düzgün bilgi verilmemişti. Yani bir nevi karanlıkta bırakma yöntemi. Ben, kadınların benimle kurdukları iletişim sayesinde karanlıkta kalmamış oldum, hemen ilk iş benimle tüm bu kritik bilgileri paylaştılar. O kadınlar olmasa çok zorlanırdım. Her biri tecritteki halimi olağanüstü kolaylaştırdı.
Gördüm ki Bakırköy Cezaevi’ndeki kadınların büyük çoğunluğu erkekler yüzünden orada. İnsan bu kadınların hikayelerini dinleyince içeride olan kadınların büyük çoğunluğunun dışarıda olması gerektiğini, dışarıda olan erkeklerin büyük çoğunluğunun ise içeride olması gerektiğini düşünmeden edemiyor! Kadınlar bana hiç unutmayacağım çok değerli şeyler kattı. Bir kere hapishane ortamında bile olağanüstü bir ilişkilenmenin ve dayanışmanın olduğu bir yaşam kurabildiklerine tanık olabildik.  Kadınların uğradığı adaletsizliklere ilişkin tanıklığımız ise bize birçok görev yüklemiş durumda, o cephede de Meral ile birlikte sıkı bir mücadele yürütmeye kararlıyız!

Meral Camcı: Dışarıda içeriye dair kurgularınız daha farklı oluyor. İçeri adımımı attığım an orada yaşamın yeniden üretilmiş olduğunu hissettim. Cezaevi, okul ve hastane binalarına çok benzeyen koşut yapısal özellikler taşıyan bir yer. Cezaevindeki idari birimler, çalışan kadrolar, oranın sakini tutuklular, hükümlüler arasındaki ayrım bana çokça hastane- okul- cezaevi üçlüsünün yaşamımızdaki yerini düşündürdü. Ben 15 günlük bir sürecin üzerine o binaya girmiş olduğum için hükümlüler ve tutuklular neden orada olduğumuzu biliyorlardı. Esra oradaydı. Yürürken koğuşlardan ya da tek tek hücrelerden sesleniyorlardı “Meral Hoca, hoş geldiniz. Sizi seviyoruz. Yanınızdayız...” Ne kadar engellenmeye çalışılırsa çalışılsın, insanın var olma mücadelesi ve iletişim engellenemiyor. Koğuşa girdiğim andan itibaren oradaki hükümlülerin ve tutukluların emekle, mücadele ile kazandıkları hakların içine girmiş oldum ben. Mücadeleci, zihinleri açık, son derece nitelikli üretimler gerçekleştiren kadınlar... Orası bizim için yine bir okul oldu. Duvarın öte yanında var olma mücadelesinin nasıl sürdürülebileceğine dair çok şey öğrendik Esra ile.

ESRA MUNGAN’DAN MEHMET METİNER’E: YİNE OLSA YİNE YAPARIM!

AKP İstanbul Milletvekili Mehmet  Metiner,  Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu incelemesinde sizin onun elini sıkmadığınızı söyledi. “Beni görmesiyle avluyu terk edip kaçması bir oldu hiddetle ve şiddetle” diyen Metiner, sizin için “Psikolojik  tedaviye ihtiyacı var” ifadelerini kullandı. Nasıl bir karşılaşmaydı? Siz Metiner’in sözlerini duyduğunuzda ne düşündünüz?
Esra Mungan:
Tecrit sürecinde CHP milletvekilleri sık sık cezaevine geldiler.  Burada da not düşmem lazım, HDP milletvekillerine, biliyorsunuz, sanırız Kasım 2015’ten beri cezaevi ziyareti izni verilmiyor. Aşama aşama tecrit sürecini, uygulanan protokole ilişkin sıkıntıları onlara aktarma fırsatım oldu. Metiner cezaevine geldiğinde koğuşa gelişimin 2. ya da 3. günüydü. Koğuştayız, memurlarda bir heyet telaşı yaşanıyor. Normalde bir heyet geldiğinde bizleri kütüphaneye alıyorlardı. Koğuşu paylaştığım kadınlar daha önce koğuşa hiç heyetin gelmediğini söylediler. Ekstra bir durum olduğu açıktı. Veli Ağbaba ve Sezgin Tanrıkulu’nun Adalet Bakanlığı ile görüştüğünü biliyordum. Heyetin Adalet Bakanlığı tarafından yollanan ve  “Esra Mungan koğuşa geçti, her şey yolunda” gibi bir halkla ilişkiler hamlesi için geldiğini düşündüm. Havalandırmadaydım, bir baktım Mehmet Metiner. Kendisini televizyonlardan tanırım. Hayatımda bu şahsın ezilen insanlardan yana bir duruş sergilediğini görmedim, ekranlarda ne kadar rahatsız edici bir dille konuştuğunu çok iyi biliriz. Ve bu insan şimdi karşıma “Tutuklu ve Hükümlü Hakları Komisyonu” gibi bir komisyonun başkanı olarak geliyor! AKP bula bula Metiner’i mi buldu bu komisyonun başı için?! Yolda görsem bırakın tokalaşmayı, selam vermeyeceğim bir insandır. Bana doğru yönelince elimi önce göğsüme götürüp (mesafeli selam verme anlamında) sonra da elimle (dur işareti yaparak) onu gördüğümü gösterdim. O ise bir adım daha üstüme geldi. Ben de bir daha (dur anlamına gelecek) işaret yaptım. Yine bir adım daha gelince öfkelendim. Ve koğuşa döndüm. Ben orada tutsağım. O ise orada erkini kullanarak, benim onun elini sıkmaya mecbur olduğumu hissettirmeye çalıştı. Oysa benim tercihime saygı duymak zorundaydı. Böyle tipik bir erkek davranışıyla, üstelik sahip olduğu tahakküm araçlarını kullanarak bana saygı göstermeyerek beni istemediğim bir şeye zorunlu kılması benim için kabul edilemez bir şeydi. Bir not düşmek istiyorum. Metiner, bu olayın yaşanmasının üstünden 10 gün geçtikten sonra bunu basına yansıttı. Hemen refleks verse bir samimiyeti olur ama ilginç bir şekilde on gün sonra bir açıklama yapıyor. Hakkımda yaptığı açıklamadaki hakaret kayda geçmiştir. Gereği yapılacaktır. Aynı Metiner örneğin önceki gün Garo Paylan’ı tekmeleyen kişidir. Sanırım başka ilave edilecek bir şey kalmıyor ruhsal durumlarımızın karşılaştırmalı analizi açısından. Takdiri Türkiye kamuoyuna bırakalım…

DUVARIN HANGİ TARAFINDA OLDUĞUMUZ DEĞİL MÜCADELENİN NERESİNDE OLDUĞUMUZ MÜHİM

Siz, cezaevine gireceğinizi bilerek döndünüz yurtdışından. Havaalanında gözaltına alınmadınız, bir gün sonra cezaevi süreci başlamış oldu sizin için. O gece ne düşündünüz? Ne yaptınız?
Meral Camcı:
Ben o 15 gün boyunca süreci herkes gibi izleyip gelmiştim. Tutuklanacağımı bile bile dönüşüm, hem vicdani hem de politik bir karardır. Politik bir söz ortaya koymuştuk ve o sözün arkasında duruyorum. Bu mücadele de devam edecek. Bunu söylemek için döndüm. Ben, havaalanında gözaltına alınacağımı düşünmüştüm, o gün alınmamış olmak aslında ertesi gün savcılıkta ve nöbetçi mahkemede farklı bir süreç izlenebilir umudu doğurmadı değil. Çünkü zaten tutukluluk için gösterdikleri göstermelik “kaçma şüphesi” hukuki bir gerekçe değildi. Arkadaşlarımın da çıkabileceği umudunu yaşadım o gece. Ama ertesi gün emniyette, savcılıkta ve nöbetçi mahkemede gördüm ki işler bir yargı mekanizması söz konusu değil. Biz de zaten bunu dile getirmiştik. Bu durumda duvarın hangi tarafında olduğumuzun bir önemi yok. Duvarı kimin yükselttiğinin, hangi gerekçelerle yükselttiğinin ve sizin mücadelenin neresinde olduğunuzun bir önemi var.

ÖNCEKİ HABER

İflah olmayan kadınların sergisi

SONRAKİ HABER

Örgütsüz ve kuralsız çalışma işyerinde taciz ve şiddeti artırıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa