20 Nisan 2016 04:56

Kapitalizmin B planı yok!

Bu yıl 40.’sı düzenlenen ve pazartesi başlayan İktisatçılar Haftası’nın ana başlığı şöyle: 'Krizin bugünü, kapitalizm ve demokrasinin geleceği'

Kapitalizmin B planı yok!

Paylaş

Bülent FALAKAOĞLU
İstanbul

Kapitalizm kavramı adeta yok oldu. Uluslararası finans kuruluşlarının raporlarında mercekle aransa bulunamayacak bir kavram haline geldi. Neoliberal dönemde yerleşik bir kavram olmaktan çıkarıldı.

Böylesi bir dönemde bu yıl 40.’sı düzenlenen ve pazartesi başlayan İktisatçılar Haftası’nın ana başlığı şöyle: “Krizin bugünü, kapitalizm ve demokrasinin geleceği.” Yani, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti (İFMC) tarafından düzenlenen etkinlik kavramdan imtina etmek bir yana kavramı ana başlığa taşıdı. 

Duayen iktisatçılardan Prof. Dr. Korkut Boratav bu durumu oldukça isabetli buldu. “Çünkü 2008 yılından beri gündemde olan ekonomik kriz, kapitalizmin yığılarak devam etmekte olan sorunlarından başka bir şey değil” diyor, Boratav.

20 YIL BOYUNCA KİMLER KAYBETTİ?

İktisatçılar Haftasının ilk oturumunda, “Dünya ekonomisi nereye? Kapitalizm ve kriz” konulu panel gerçekleştirildi. Panel öncesi sunum yapan Boratav, sunumuna, 2008 yılında ABD’de patlayan krize gelinceye kadar sürecin çatışmalar biriktirdiğine dikkat çekerek başladı. Ardından “Krize gelene kadar 20 yıl boyunca (1988 ile 2008 arası) kimler kaybetti?” sorusunu yöneltti.

Sorusuna, Financial Times’ın kıdemli iktisat yazarlarından Martin Wolf’un analizlerine gönderme yaparak cevap verdi. Dünya gelir dağılımı tablolarını özetleyen Wolf’a göre kaybeden iki grup var.

Birincisi, yoksul ülkelerin en düşük gelirleri. Emperyalist işgal, iç savaş, kuraklık, salgın gibi felaketlerin yoğunlaştığı coğrafyaların ‘sefilleri’ yani. Bunların 20 yıl boyunca gelirleri düşmüş. 

İkincisi ise Batı ekonomilerinin alt ve alt-orta gelir grupları. ABD ve Avrupa’nın (işsizlerin de dahil olduğu) emekçileri. 

Bu iki grup 20 yıl boyunca mutlak yoksullaştıkları için mutlak kaybedenler.

Bir de mutlak kaybetmeseler de pay kaybına uğrayanlar var. Wolf, bunların kimler olduğunu, işçilerin saatlik ücretleri ile emek verimliliklerini inceleyen araştırmalardan yola çıkarak anlatıyor.

Son 40 yıldır, yani neoliberalizm döneminde, ücretler, emek verimliliği kadar artmıyor. 

ABD başta olmak üzere tüm merkez kapitalist ülkeler için geçerli. Batı kapitalizminde sömürüyü artıran bu tablo emekçilerin aldığı payın sürekli düştüğünü gösteriyor. 

GÖÇ DALGASININ YARATTIĞI SORUNLAR 

Martin Wolf’un üzerinde durduğu üçüncü durum ise son 25 yılda ABD ile 7 Batı Avrupa ülkesinde göçmenlerin toplam nüfus içindeki payları. 

Hızlı artış sonucu günümüzde göçmen nüfusun payı en az olan İtalya’da bile yüzde 10. en yüksek olan İsveç’te yüzde 17.  ABD ve Almanya’da yüzde 15 eşiğinde. Bu oranlar, Meksika’dan, Güney Amerika’dan ABD’ye; Afrika’dan, Orta Doğu’dan Batı Avrupa’ya milyonlarca insanın göçmesiyle oluştu. 

Yeni ülkelerinde iş bulabildikleri oranda kendi gelir düzeylerini artıran bu göçmenler, “eski işçilerin” ortalama gelirlerinin düşmesine aracı kılındılar. 

Gelir kaybı (mutlak yoksullaşma), pay kaybı (sömürü artışı) ve göç darbesi. Bu üç olgu emekçileri isyana itici güç işlevi görüyor.

İSYANLARIN KRONOLOJİSİ

“Böyle bir tablonun tepki doğurmaması mümkün müdür?” sorusunu yönelten Boratav tepkilerin kısa bir kronolojisini sundu.  

Neoliberal sürece ilk tepkinin, ‘sol’ siyasetten, sistemi sorgulayanlardan, kapitalizm eleştirisi yapanlardan geldiğini hatırlattı: “IMF’ye yönelik eylemler, Dünya Ticaret Örgütüne yönelik eylemler bunlara örnektir. 1999’da, Dünya Ticaret Örgütünün, Seattle’deki toplantısının, dünyanın dört bir yanından gelen protestocularca engellenmesi 1980’lerden beri oluşan neoliberal küreselleşme karşıtı hareketlerin bir nevi tepe noktasıydı.”

Düzenlenen, Dünya Sosyal Forumu oturumlarında sorulan, “Başka bir dünya mümkün mü ?” sorusu eleştirel yaklaşımın ürünüydü. 

Latin Amerika ülkelerinde ardı ardına ‘sol’dan iktidarların kurulmasını sürecin siyasi yansıması olarak değerlendiren Boratav ardından sürecin kitlesel eylemlerle sürdüğünü anımsattı: “Amerikan kapitalizminin, hatta dünya kapitalizminin finans merkezi, “Wall Street’i işgal et” eylemlerinin dalga dalga kıtalara yayılması... Tunus’ta Mısır’da esen ‘Arap Baharı.’ Ülkemizdeki Gezi hareketi.  Hepsi bir sürecin halkaları. Seattle’lerden başlayıp Gezi’ye içine alarak 2013’te zirve yapan bir sürecin.”

Boratav yeni dalganın siyasi iktidara gelmemesi için emperyalist ülkelerin hamleler yaptığını vurguladı: Ortadoğu direnişini dejenere etti. Direnişte hiç emeği olmayan Müslüman Kardeşlerle kol kola girdi.  Sonra Müslüman Kardeşlere yönelen tepkiyi darbe planlayarak bastırdı. Güney Avrupa’da muhalefetin güçlü iktidar seçeneği oluşturmasını engelleme işi Almanya’ya düştü. Yunanistan’da SYRIZA’nın programının engellenmesi, “isyankarlığının” cezalandırılması AB’nin çıkarları uğruna demokrasiyi nasıl da çiğnediğini gözler önüne serdi.” 

NEOFAŞİZME SARILMAK

Korkut Boratav sunumunda, Wolf’un, Batı’daki yerli işçi sınıflarının siyasal tepkisine ilişkin öngörülerini de paylaştı. ABD’de Donald Trump’a, Fransa’da Le Pen’in Ulusal Cephesine ve Britanya’da Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisine (UKIPe) oy verilmesi

Wolf’a göre Batı’nın sağ/sol merkez (“düzen”) partilerinin çökmesi demek.

Öyle ya egemenlerin sağ kanadının öncelikleri; yüksek gelirlerde daha düşük vergi oranları, sosyal harcamaların frenlenmesi, esnek iş gücü piyasaları, yükselen borsalardan oluşuyor. Seçkinlerin sol kanadının önceliklerinde ise, çok kültürlülük, laiklik, kürtaj dahil bireysel özgürlüklerin genişlemesi yer alır. Göçmenlere karşı liberal politikalar ve küreselleşme, iki grubun ortak önceliğidir.

Wolf’a göre bu iki programın hiçbiri, kaybeden “yerli işçi sınıfının” endişelerini karşılayamaz. 

İşte böyle bir tablonun Rosa Lüksemburg’un, ‘Ya sosyalizm ya barbarlık’ lafını gündeme getirdiğini belirten Boratav şu tespiti yapıyor: “Batı’nın merkez partileri için iki seçenek gündemdedir: Neofaşist programın bazı ögelerini benimsemek veya ‘ulusalcı popülizmler’ ile doğrudan ittifak. Bu ikincisi ABD ve Fransa’da gündemdedir. SYRIZA’nın “isyankarlığını” cezalandıran AB’nin, Macaristan ve Polonya’daki neofaşist iktidarları sineye çektiğini de hatırlatalım. Bir başka risk de söz konusudur: İsyankar yerli işçi sınıflarının doğrudan doğruya geleneksel sosyalist, antikapitalist akımlara (katı sol siyasete) yönelme olasılığı…”

‘SÜRDÜRÜLEBİLİR’ KAMUFLAJI

“Kapitalizm ve kriz” başlıklı oturumun panelistlerinden biri Cem Somel’di. Kapitalizmin gelir eşitsizliği sorununun çaresinin neden iktisadi büyüme olamayacağına dair yaptığı sunumunun ardından Somel, büyüme ile iktisadi buhranı aşma gayretinin doğal çevre tahribatı şeklinde başka bir buhrana yol açtığına dikkat çekti.

Yapılan hesaplamalara göre insanların yer kürede ekolojik dengeleri korumak şartıyla yararlanabileceği ekolojik kaynaklardan her yıl yüzde 50 fazlasını tükettiğini söyleyen Somel tahribata dayalı üretimin ülkeler arasındaki dağılımında adaletsiz olduğunu dile getirdi: “Gelişmekte olan ülkelerde doğayı tahrip ederek üretilen tüketim mallarının önemli bir kısmını merkez ülke toplumları tüketmektedir.”

Gelir ve servet dağılımındaki dengesizlik ile doğal kaynak kullanımındaki ve doğa tahribatında adaletsizliğin bir birine yansıdığını dile getiren Somel, “Sürdürülmesi olumsuz sonuçlar veren politikaları egemen zümreler toplumlara, ‘sürdürülebilir’ yaftası ile kabul ettirmeye çalışmaktadır. ‘Sürdürülebilir büyüme’, ‘sürdürülebilir kalkınma’, ‘sürdürülebilir cari açık’, ‘sürdürülebilir borçlanma’. Bu terimler mevcut dünya nizamında sürdürülemeyeceği apaçık olan uygulamaları kamufle etmekte kullanılmaktadır.”

Somel ile aynı oturumda sunum yapan Doç. Dr. Ümit Akçay’da krizi aşmak adına hayata geçirilen politikaların çözüm üretmediğine, yeni sorunlar yaratığına dikkat çekti. Uygulanan politikaların sadece krizin yansıyış biçimlerini değiştirdiğine ABD’den AB’ye, Çin’den gelişmekte olan diğer ülkelere uzanan somut gelişmelerle anlattı. 

SÖNMEZ: ÇÖZÜM SOSYALİZM

Küresel sermayenin buluşma zirvesi Davos’u yakından takibiyle tanınan Osman Ulagay,
Batı’nın A planının sanayi, ticaret, finans ve teknoloji yoluyla refahı ve aynı zamanda liberal demokrasiyi dünyaya yaymak olduğunu belirtti. Ulagay, 2008 krizi sonrası planın işlemediğini gören Batı’nın büyük bir karamsarlık içinde olduğunu, bir çözüm üretemediğini, A planını sürüncemede bırakarak tedavi yerine hastayı ayakta tutma çabası içinde olduğunu vurguladı. Batılı orta sınıfların, “Biz eskiden iyiydik” duygusu içinde ulusalcı popülist siyasetlere yöneldiğini kaydetti.

“Büyüme, kim için, ne için, ne pahasına?” konulu oturumun panelistlerinden Gündüz Fındıkçıoğlu, Marx ve Engels’in, “kapitalizmin yıkıcı ve yenileyici momentum” analizine atıf yaparak, “Kapitalizmi eleştirecekseniz büyüme yaratmıyor diye değil başka noktalardan eleştireceksiniz” dedi.    

Aynı oturumun bir diğer panelisti İktisatçı Mustafa Sönmez, “Büyüme kavramının nötr bir kavram olmadığına, kavramın kapitalist sermaye birikimini anlattığına dikkat çekerek başladığı konuşmasında şu tespiti yaptı: “Sermaye birikimine, kâra dayalı kapitalizmin ekonomik ve ekolojik sorunlar yaratması kaçınılmazdır. Çözüm, tüketime dayalı olmayan, ihtiyaca göre, doğa ve insan odaklı bir üretim sistemine sahip olan Sosyalizmdir. Geçmişteki başarısızlıkları, ondan uzak durmamızı değil ders çıkarmamızı gerektirir.” 

Sönmez’in çözüm önerisi başka bir konuyu akla getirdi. Korkut Boratav başka bir oturumda, Venezuela’dan Yunanistan’a, Portekiz’den İspanya’ya ‘sol’, ‘sosyalist’ partilerin tutumuna bakarak şu tespiti yapmıştı: “Sermaye, halk muhalefetini sağa açılan bir güzergaha yönlendirmeye çalışıyor. Sosyalist güzergah ise, devrimci bir dönüşümü değil, direnme seçeneklerini içeriyor.” 

Sönmez’in çözüm önerisi ise, gerekli olanın devrimci dönüşüm olduğunu hatırlattı.

DEMOKRASİMİZ, FAY HATLARIMIZ

Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi Kongre Kültür Merkezinde gerçekleştirilen ve bugün sona erecek olan “40. İktisatçılar Haftası”nın son iki oturumunun başlığı şöyle: ‘Türkiye’nin Ortadoğu politikaları’ ve ‘Demokrasimiz, fay hatlarımız, travmalarımız.’

İlk oturum Saat 09.30 - 13.00 arısında gerçekleştirilecek. Açış konuşmasını Prof. Dr. Faruk Sönmezoğlu’nun yapacağı Oturumun Başkanı Prof. Dr. S. Ateş Oktar olacak. Panelistler; Mete Çubukçu, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kasım Han, Ceyda Karan ve Faruk Loğoğlu.

14.00 - 17.30 saatleri arasında gerçekleştirilecek ‘Demokrasimiz, fay hatlarımız, travmalarımız’ başlıklı ikinci oturumun açılış konuşmacısı, Prof. Dr. İlhan Tekeli. Oturum Başkanı Prof. Dr. Levent Ürer olacak. Panelistler ise şöyle: Prof. Dr. Mehmet Altan, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Kadri Gürsel, Fatih Polat, Bülent Somay. 

ÖNCEKİ HABER

DİSK'e bağlı sendikalar: Taksim ısrarı sermayeye yarar

SONRAKİ HABER

Sudan’da eylemler sürüyor: Eczacılar başkentte greve başladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa