Takımlarımızı  kamulaştırma mecburiyetimiz

Takımlarımızı kamulaştırma mecburiyetimiz

Ülkede koltuğa bir kez oturan her egemen savaş meditasyonuna kaptırıyor kendini. Türk tipi başkanlık Türkiye’den önce Fenerbahçe’de ilan edilmiş.

Kaan Kavuşan

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım pazartesi günü kameraların önüne geçip, “Kızdırmasınlar beni 10 sene daha gitmem kulübün başından” dediğinden beri kafamda Kemal Sunal filmlerinin saykodelik üzüntü müzikleri çalıyor. Bu öyle bir cüret ki, sanki “Halkın Takımı” olmakla övünen Fenerbahçe Cumhuriyeti’nde rejim değişikliği olmuş, Türk tipi başkanlık Türkiye’den önce Fenerbahçe’de ilan edilmiş. Filipin tipi demokrasilerde olan şeyler, deyip geçebilirdik şüphesiz. Ama biz şaşırmadığımız için tepki vermeyi bıraktıkça her şey daha da kötüye gitti. Yeni fark etmedik bunu tabii ama en rahatsızlık verici olanı bu cüret işte…

Ülkede koltuğa bir kez oturan her egemen savaş meditasyonuna kaptırıyor kendini. Bir kere göreve seçilen, kiracısının canına okuyan mal sahibine; emekçisini sömüren patrona dönüşüyor. Hepsi de yaptıkları şeylerin alkışlanmasını, hatalarının hiçbir eleştiriye tabii tutulmamasını istiyor. Artık kimse ultra-gereksiz bir kavram olan “eleştirinin yapıcılığını” bile dile getirmiyor. Olumlu veya olumsuz eleştirildiklerinde savaş davulları çalınmaya başlıyor. “Mesafe hak getire, haydi Allah rast getire”, artık önlerine kim gelirse. Keyfiyet böyle bir şey.

AZİZ YILDIRIM VE KLİŞELER

Açıklamanın sevimsizliğini tartışmaya pek lüzum yok herhalde. Aziz Yıldırım’ın toplantısının girişindeki sözü adeta toplantının havasını tayin etmişti zaten. Bir spor kulübünün başkanı sporla ilgili bir basın toplantısında söze şöyle giriyor: “Türkiye’nin 2 sorunu var. Bir tanesi terör sorunu, bir tanesi de paralel yapı sorunu. Her gün şehitler veriliyor. Bunlar olmuyor gibi gece televizyonları açıyoruz, yorumcular konuşuyor. İçiyorlar viskileri konuşuyorlar.” 

Bir parça paralel, bir parça terör, biraz şehitlerimiz; ne güzel… Hem viskiciler de eksik geçilmemiş, tebrik ederim. Ama gördüğüm kadarıyla “darbe sorunu”nun boynu bükük kalmış; darbenin gelişini Richter ölçeğiymiş gibi hisseden Murat Belge’ye bir selam çakılabilirdi. O da eksik kalmış yani n’apalım. Diğer klişeler yerli yerinde en azından. 

Bu sözlerin ardından dinlemeye pek gerek yoktu aslında ama alamadım kendimi. Suçlular tek tek sayılıp giyotine gönderildi Kral tarafından. Ersun Yanal’dan tutun da Aykut Kocaman’a, onların adını haykıran taraftar gruplarına ve hatta Terraneo’ya kadar herkes paralelci veya terörist oldu bir bakıma giriş cümlelerinin ışığında. Motamot almazsanız iyi paralellik bence. Tarihin büyük sosyolojik fenomenlerinden “düşman yaratma” fenomeni tekrar devreye girdi aynı siyasette olduğu gibi. Şiddet içermeyen, kulüp halkının en demokratik tepki çeşitlerinden biri olan “protesto” hakkı ellerinden alındı. Ersun Yanal tezahüratları yapanları savcılara vereceğini söyledi Aziz Bey. Çünkü onlar “tribünde alkol içenler”, “rant elde edenler” olarak kodlanmış sportif iktidar tarafından. Acaba türbanlı bacılarımıza bir şey yapmışlar mı diye merak ediyorum. Çok benzer olaylar, haksız mıyım?

BU TAKIMLAR KİMİN TAKIMLARI?

Bir başka olay da geçtiğimiz günlerde Beşiktaş taraftarı stadyumun önünde gaz yemeden birkaç gün önce Fikret Orman, halk takımı falan olmadıklarını, saray takımı olduklarını ilan etmişti övünülecek bir şeymiş gibi. Bu sadece Kaçaksaray’la ilgili bir özenme ifadesi değildi, Fikret Bey sınıfsal olarak saray mensuplarının ait olduğu sınıfa dahil etmek istiyordu takımı. 

Öte yandan her iki tarafın taraftarı da durumlara tepkili. Ama ne Fenerbahçe ne de Beşiktaş taraftarının otorite üzerinde baskı uygulayacak gücü yok. O zaman bu takımlar kimin takımları? Birkaç gündür bunu düşünür oldum. Halkın Takımı Fenerbahçe, Halkın Takımı Beşiktaş nereye gitti? Ne zaman sarayların ve başkanların keyifhanelerine dönüştüler? Biz buna nasıl izin verdik? “Hep destek tam destek” diyerek sorunların cezasız kalmasını sağlayarak mı? Tüm iyi niyetimizle “FEDA” diyerek kulüpleri çıkmaza sokan yönetimleri kurtararak mı? Bileklik veya forma alarak mı? Yoksa daha en başından futbol müşterisi olmayı kabul edip sevgimizin sömürülmesine izin verdiğimiz anda mı? “Bu kadar çok paranın döndüğü bir sektörde Fenerbahçe’yi Beşiktaş’ı Galatasaray’ı sana yedirirler mi Kamil?” diyesi geliyor insanın uzata uzata.

’90’lı yıllarda piyasada bu kadar para dönmüyorken, “Yönetim istifa” sesleri kulüpteki yöneticilerin içini kan ağlatırdı.”En büyük taraftar, futbolcular sahtekar” sesleri futbolcular için intihar demekti. Bir kulübü ülkeye benzetirsek, tribüne gitme ihtimali olan herkes -ister kahvehanede izlesin, ister stada gitsin- halktı. O zaman da belki halkın her istediği olmuyordu ama “istifa talebi” ciddiyetle tartışılır bir şeydi. Birçok teknik adam da tribünlerin çağrısına kulak vererek istifa ediyor, başkanlar kongreler topluyordu. Bugün bir tribünün istifaya çağırması sebebiyle hocanın ya da başkanın istifa etmesi ihtimali sizce yüzde kaç? Bu kadar büyük paraların döndüğü bir sektörde kim taraftarın sözüyle kazandığı milyon dolarlardan vazgeçer? Kimin işini yapıp kimin yapmadığının ne önemi var!

Bir gün biz bütün bunlardan sıkılıp, “Canımıza tak etti” deyip bir devrim planlayacağız. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor ve diğer kulüpleri işgal edeceğiz. Hepsini Kocaelispor’a, Amedspor’a, Karşıyaka’ya çevireceğiz. Parayla satın adlıkları tüm putları kıracağız. Buna çapulculuk diyecekler, buna hainlik, buna teröristlik, komünistlik, anarşistlik diyecekler. Ama o kulüpleri geri alacağız, kamulaştırıp yeniden halkın takımı yapacağız.

Belki rüyamda, belki 50 sene sonra…

Ama olsun, yapacağız!

Son Düzenlenme Tarihi: 20 Nisan 2016 07:17
www.evrensel.net