12 Nisan 2016 04:44

Halkın sağlığı oya tahvil edilmek üzere ipotek altında

Çalışma yaşamının tümden esnek kuralsız çalışma biçimlerinin insafına bırakılmasına karşı işçi ve memur sendikalarının ortak bir mücadele programı ortaya koyması, aynı zamanda sosyal güvenliğin (işsizlik fonu dahil) daha fazla talan edilmesine dur demek olacaktır.

Halkın sağlığı oya tahvil edilmek üzere ipotek altında

Paylaş

Mustafa GÜVEN
BES İzmir SGK İşyeri Temsilcisi

Haklarımızı kaybettikçe daha çok anlayan bir yapıdayız. 2006 yılında Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığının birleşmesiyle sosyal güvenliğin kapsamının genişlediği iddia edilmişti. “Halkın yüzde 98’ini genel sağlık sigortası (GSS) kapsamına aldık diye caka satan hükümet, gelinen noktada bugün 7 milyonu aşan GSS prim borçlusunu sağlık ve sosyal güvenlik sistemi dışına itmiştir. Üstelik asgari 68 TL ödemek zorunda bırakılan bu en yoksul, en sağlıksız halk kesimleri elektrik, su faturası öder gibi prim ödemeye zorlanmakta, ödeyemedikleri için sağlık hizmeti alamamakta ama seçim dönemlerinde af yalanlarıyla mükellef olmamaları gereken bu borçlar nedeniyle suistimal edilmektedirler. Aslında halkın yüzde 10’unun sağlığı, önce prim borçlusu yapılarak sonra ise prim affı-yapılandırma kandırmacaları arasında oya tahvil edilmek üzere ipotek altına alınmıştır.
1999 yılından bu yana uygulamaya konan kademeli emeklilik sistemiyle prim gün sayıları ve yaş haddi sürekli artırılırken,  emeklilik maaş bağlama oranları ise 2008 yılından bu yana sürekli düşmektedir. Emekliler ve emekçiler maaş artışlarında, büyümeden ve refahtan sistematik bir şekilde mahrum bırakılırken aynı zamanda kölece çalışma biçimlerini yaygınlaştıran yasal düzenlemelerle emekçiler için güvencesiz bir yaşamda “istikrar” sağlanmaktadır!

HÜKÜMETİN SOSYAL GÜVENLİK POLİTİKALARI İFLAS ETTİ

Çalışma düzeninin esnekleştirilerek,  çalışma ilişkilerinde kuralsızlığın egemen olması sosyal güvenlik sistemini çöküşe götüren yolu açmıştır. Esnek, güvencesiz, kuralsız çalışma ile emek yoğun sömürü artırılırken sosyal güvenlik hakkı ise kıdem tazminatının gasbı, kiralık işçilik ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in müjdelediği “otomatik bireysel emeklilik” gibi uygulamalarla aslında sosyal devlet tamamen tasfiye edilerek, sosyal güvenlik ve sağlığın maliyeti halkın sırtına yüklenmek istenmektedir.
Nitekim kamu reformuna bağlı olarak sosyal güvenlik reformunun son on yılına bakıldığında sosyal güvenlik açığı diye tabir edilen ancak Anayasanın 60. maddesine göre devletin karşılamak zorunda olduğu sosyal güvenlikten, desteğini çektiğini anlamak için kahin olmaya gerek yok. 2007 yılında sosyal güvenlik kurumlarına yapılan toplam bütçe transferlerinin GSYİH’ya oranı yüzde 4 iken 2015 yılında yüzde 1’in altına düşmüştür. Yani devlet kademeli olarak sosyal güvenlik hakkıyla ilgili her şeyden çekilmekte ve bunların finansmanını işçi emekçi halka yüklemektedir.
Genel sağlık sigortası uygulamalarına bakıldığında devletin desteğini nasıl çektiğini açık biçimde görebiliyoruz. 2013 yılı Sayıştay raporu verilerine göre 2013 yılında GSS (Fon) prim gelirleri ile giderlerine göre yaklaşık 13 milyar TL fazla vermiş. Bu nasıl olabilir, acaba bu fazlalık 10 milyarı aşkın prim borcu olan 7 milyon GSS prim borçlusundan kaynaklanıyor olabilir mi? Çünkü bunlar hem borçlu hem hastaneye gitmiyorlar ya da sağlık giderlerini cebinden karşılıyorlar, dolayısıyla devlete maliyet yaratmıyorlar.

SEÇİM VAATLERİNİ BİLE TUTMADILAR

2012 TÜİK verilerine göre hane halkı, toplam sağlık harcamasının yüzde 15.4’ünü karşılıyor ve giderek bu oran artma eğiliminde devletin katkısı azaldıkça vatandaşın cebinden çıkan para artıyor. Üstelik GSS fonu fazla vermesine rağmen katılım payları, ilaç kutu parası vb. uygulamaların yanı sıra sürekli olarak kanser iğneleri dahil bazı ilaç ve tedavilerin karşılanmasını zorlaştıran yeni kriterler getiriliyor. Vatandaşın, sağlığın finansmanına, payını artırmak için en ince hesaplar yapılarak yasalaştırılıyor ama daha 1 Kasım seçimlerinde yapılan vaatler unutturuluyor. 1 Kasım seçimleri öncesi 5 milyon prim borçlusu gencin toplam 7 milyar TL prim borcunu sileceklerini vadeden AKP, bu sözünde de durmadı. Çıkardıkları 6183 sayılı Yasa’da dağ fare doğurdu. Anlaşılan iş halka gelince 7 milyar TL tatlı geldi.
Öte yandan sosyal güvenliğe vatandaşın cebinden katkı alınmakla kalınmıyor; işsizlik sigortası fonunun kullanımı dahil sermayeye devlet katkısı hız kesmeden devam ediyor. Sosyal güvenlik prim tahsilat politikası sadece iki yılda bir yapılan af-yapılandırma yasalarına terk edilmiş bulunmaktadır. Bu kadar yapılandırmaya rağmen SGK’nin prim alacakları tahakkuk eden rakamların çok altında kalmakta, üstelik işveren prim alacaklarının önemli bir kısmından vazgeçildiğini Sayıştay raporlarında görmekteyiz.
2014 yılı Sayıştay raporunda belirtildiği üzere  SGK’nin 2008 ve 2011 yıllarında gerçekleştirilen yapılandırma uygulamalarının sonuçlarına göre; 2011 yılında başvuru sayısı 1 milyon 921 bin 23 kişi yapılandırılan toplam tutar 23 milyar TL, tahsil edilecek toplam tutar 18.5 milyar TL, tahsil edilen toplam tutar 10.5 milyar TL düzeyinde gerçekleşmiş. Yani esas alacak ile tahsil edilen tutar arasında 12.5 milyar TL fark var. 2014 yılı yapılandırma rakamlarında ise durum daha feci Kurum 30.5 milyar TL alacağından vazgeçmiş, bunun 23.8 milyar TL’si ise işverenlere ait. Görüldüğü gibi sosyal güvenliği kara delik olarak görenler iş patronların prim borçlarına gelince tahsil etmemekte, vergi afları, prim teşvikleri ve işsizlik sigortasından aktarılan kaynaklarla sürekli desteklemekte sakınca görmemektedirler.

İŞVERENİN PRİM YÜKÜ İŞÇİNİN SIRTINDA

2014 Sayıştay raporunda tahsil edilemeyen alacakların yıllar itibariyle hızla artmakta olduğu belirtiliyor. İki yılda bir af-yapılandırmaya başvurulmak zorunda kalan bir sosyal güvenlik sisteminin tüm yükünün emekçi halka, küçük esnafa çıkarıldığı da çok açık. SGK ve İŞKUR aracılığıyla sürekli üretilen teşviklerle “işsizlik sigortası fonunun” sermayenin yağmasına açıldığını da gözden kaçırmamak lazım. Söz konusu teşviklerle neredeyse salt kayıtlı işçi çalıştırın da ne olursa olsun denilerek işverenin prim yükü aslında işçinin sırtına yüklenmiş durumda.
Sosyal güvenlikte oyun bitmiyor, çünkü Mehmet Şimşek gitmiyor! Ve bu alanda yapılan en ufak değişiklikler dahi milyarlarca liralık maliyetler yaratabiliyor. Yıllardır sosyal güvenlik reformunun sigorta fonlarının piyasalaştırılması için özel sigortacılık özendiriliyor. “Bireysel emeklilik fonları”na yüzde 25 devlet katkısı yeterli olmamış olacak ki geçtiğimiz günlerde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, emeklilik fonlarına otomatik katılım sistemi getireceklerini açıkladı. Devletin yüzde 25 katkısının yeterli olmadığını, buharlaştığını, bu paraların aktarıldığı şirketlerin performanslarının çok kötü olduğuna vurgu yapan Şimşek, “Vatandaş para koyuyor, devlet yüzde 25 katkı yapıyor ama dönemin sonunda yüzde 25 getiri bile yok. Şimdi bunun sorgulanması lazım. Bu konuların takipçisi olacağız” diyor. Sermayeye peşkeşin bir başka kalemini yaratan Şimşek’i bu ince hesabından dolayı kutlamak gerekir. Sermayenin dahi aklına gelmeyecek teşvikleri üretebiliyor. Düşünülen sistemde 4-6 ay arası herkes için bireysel emeklilik fonuna devlet katkıda bulunacak, üstelik zorunlu olarak. Vatandaşa tüketme eğiliminde olduğundan zorunlu tasarruf yaptıracaklarmış!

SERMAYEDEN VE DEVLETTEN ALACAKLIYIZ

Tüm bu rakamlara bakıldığında halktan alınan prim, vergi ve değişik yollarla alınan diğer katkılar; sermayeye yapılan teşvikler, silinen alacaklar vb. hesaplandığında bırakınız GSS prim borçlarının silinmesini parasız sağlık hizmetini; daha iyi bir emekli maaşı ve açlık sınırının altında kalmayan bir asgari ücret istemenin ayıp değil, işçinin, emekçinin, köylünün, küçük esnaf ve üreticinin alacağı olduğunu görebiliriz.
Ancak doymuyorlar. Kıdem tazminatının kaldırılması, kiralık işçilik, özel istihdam büroları gibi çalışma yaşamını esnek kuralsız çalışma biçimlerinin yaygınlaştıracak düzenlemeler; her vesileyle yaratılan özel teşviklerle işsizlik fonunun peşkeş çekilmesi aynı zamanda emekçilerin sosyal güvenlik hakkının da yağmalanması anlamına gelmektedir. Bu anlamda kiralık işçilik gibi iş yasasında, ödünç memurluk gibi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle çalışma yaşamının tümden esnek kuralsız çalışma biçimlerinin insafına bırakılmasına karşı işçi ve memur sendikalarının ortak bir mücadele programı ortaya koyması aynı zamanda sosyal güvenliğin (işsizlik fonu dahil) daha fazla talan edilmesine dur demek olacaktır.

ÖNCEKİ HABER

İstismarın önüne geçmek için çocuğunuza kulak verin

SONRAKİ HABER

‘Sanayi üretimi geriliyor, işsizlik tırmanıyor’

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa