Hikayesi aynı olanlar

Hikayesi aynı olanlar

Ömer Batın GÜL

Esenyalı Gençlik Kültür Evi

İstanbul’un emekçi semtlerinden birinde yaşayan iki işçi gencin hayatından bahsedeceğim size bu sayfada; Ferhat ve Serap. Birisi inşaat işçisi, ötekisi ise uzun bir süre tekstilde çalışmış iki genç arkadaşımız. Ferhat ile derneğimizde oturuyoruz ve başlıyoruz sohbete. Bir meslek lisesinin elektrik elektronik bölümünden mezun olmuş. Ama mezun olduğu mesleği yapmıyor. Üniversite okumak için İstanbul’a gelmiş. 

BİR İNŞAAT İŞÇİSİNİN YAŞAYABİLECEKLERİ...

Burada üniversite okumak için çalışması gerekiyormuş. “Girdim bir inşaat şantiyesinde işe başladım.” diyor  Ferhat “ilk sene hep çalıştım ve üniversiteye girmedim. Ondan sonraki senede hep çalıştım sonra bir baktım üniversite okumak amacım olmaktan çıkmış. Zaten mezun olduğum bölümün işini yapmak istemiyorum. Ama gene de kısa dönem askerlik yapmak için üniversiteyi açıktan okumak istiyorum.” İnşaatı işini seviyor musun diye sorduğumda ise bana verdiği cevap hayır oluyor. Günlük 9 saat çalıştığını, bazı haftalar tatil dahi yapmadığını söylüyor. O şantiye senin bu şantiye benim İstanbul’un neredeyse bütün ilçelerinde çalışmış. Daha geçen hafta Mecidiyeköy’de bir iş kazasında ölüyormuş. Torunlar İnşaat cinayetinden de hatırladığımız gibi yük asansörünün içindeyken asansör düşmüş. “Şansım var ki asansör ilk önce 2. kattan 0’a daha sonra oradan -2 ye ve en sonda -5 e düşüp durdu” diyor Ferhat. Bütün bunlar 10 saniyede olup bitmiş. “En kötü şey ise asansör düşerken her katta durduğumuz birkaç saniyede ölümü beklemek.” diye durumu ifade ediyor Ferhat. Bazen kalmak zorunda oldukları şantiyedeki patron tarafından yaptırılan işçi çadırlarından yakınıyor. Orada ortam çok pis, içme suyu ve yemekler çok kötüymüş. Hatta bazen 3 günlük yemekleri yemek zorunda kaldıklarını anlatıyor. “Banyo yaptığım sudan dolayı alerji oldum. Su o kadar pisti ki vücudumun her yanında baloncuklar çıkmaya başlamıştı” diye durumun vahametini ortaya koyuyor Ferhat.

TEK BİR GÜN VAR

‘Peki sıradan bir günde işten gelince ne yapıyorsun Ferhat?’ diye soruyorum. “Çoğu zaman çok yorgun oluyorum. Ailem ve akrabalarım evde televizyon izliyorlar. Ben ise televizyon izlemiyorum. Telefonla vakit geçiriyorum sonra da uyuyorum” diye cevap veriyor. Kültürel aktivitelere ne kadar katılabildiğini merak ediyorum. Tiyatroya çok uzun zamandır gitmediğini ama para buldukça ayda bir sinemaya gidebildiğini söylüyor. “Haftada bir gün tatilim var zaten. Onları da yapmazsam evde sıkıntıdan ölürüm” diyor. En çok merak ettiğim ise geleceğe dair beklentileri. “Abim ile beraber çalışmak istiyorum.” diyor. Abisi de bir nevi inşaat işinde çalışıyormuş. “En azından abim ile çalıştığımda kendi işimiz olduğu için kötü koşullarda çalışmayız. Yanımızdaki ustalardan hakaret ya da azar işitmeyiz. İnsan gibi rahat çalışırız” diye sözünü bitiriyor Ferhat. Hem saat geç olduğu hem de evden bekledikleri için ayrılıyoruz Ferhat ile.

MÜMKÜN OLABİLİR Mİ?

Bu yazıda size İstanbul’un Esenyalı mahallesinde yaşayan 2 genç işçinin profilini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Ferhat ve Serap. İsimleri değiştirin, anlatılan Türkiye’de çalışan diğer genç işçilerin hikayesidir. Aynı çalışma koşulları, benzer kaygılar, aynı geçim derdi... Başka türlü bir yaşam mümkün olabilir mi Serap ve Ferhat için? Bana kalırsa hikayesi aynı olanların bir araya gelmesiyle olabilir. 


15 YAŞINDA TEKSTİL ATÖLYESİNDE

Ertesi gün ise iş çıkışında Serap ile başlıyoruz sohbetimize bu kez. Serap liseyi bırakıp başlamış tekstil atölyelerinde işe. Henüz 15 yaşında iken tanışmış işçilikle. “İlk girdiğimde bana 250-300 TL ücret veriyorlardı, ben ise normal bir tekstil atölyesi işçisi gibi neredeyse 12 -13 saat çalışıyordum” diye anlatıyor. 5 yıllık bir süreç içersinde birçok farklı tekstil atölyesinde veya fabrikasında çalışmış. “Kaçak çalıştığım, sigortasız çalıştığım da oldu” diyor Serap. “Zaten çalıştığım çoğu yerde işçileri kaçak olarak çalıştırıyorlardı. İş hem hızlı hem de yorucu olmasına rağmen uzun saatler boyu çalışıyordum.” diyor. “Sigorta yapmıyorlar ama normal bir işçinin aldığı ücretten biraz daha fazla ücret veriyorlar. Bu sayede insanlar bunu kabul ediyor” diye devam ediyor Serap “Bazen işin çok yoğun olduğu günler toplu olarak sabahlardık. Herkes bulduğu bir köşede uyurdu. Kimi bezlerin üstünde, kimi yerde kimi de masaların altlarında yatarlardı.” diye çalışma koşullarını anlatıyor. ‘Tiyatroya ya da sinemaya gidiyor musun Serap?’ diye soruyorum. Tiyatroya hiç gitmediğini, sinemaya ise eskiden sık sık gittiğini ama şimdi buna da vakit bulamadığını söylüyor Serap. Ferhat’a sorduğum sorunun aynısını soruyorum. Peki sıradan bir günde işten gelince ne yapıyorsun? “Çoğu zaman yorgunluktan direk uyuyorum. Ama televizyon gibi bir alışkanlığım yok, hiç televizyon izlemem” diyor Serap. Ona da gelecek planlarını soruyorum. Tek bir kelime ile anlatıyor: “Bilmiyorum.” 

www.evrensel.net