10 Nisan 2016 00:48
Son Düzenlenme Tarihi: 11 Nisan 2016 18:14

Yoldaşlara ‘Ağıt’

Yoldaşlara ‘Ağıt’

Paylaş

Özkan ZÜLFİKAR
Elazığ

Ankara’nın 10 Ekim sabahında bir mola yerinde, ‘barış’ dileyen insanlarla bir araya gelmiştik güneş henüz doğmamışken. Yol boyunca dilimizde sevda türküleri, barış şiirleri vardı. Dönüş yolunda ‘ağıt’ yakacağımızı nereden bilebilirdik ki…

Acının ve travmanın tarifsiz hali benliğimizi sararken ‘Yanıp küllerimizden yeniden doğmayı’ da öğrenmiş olduk. Tıpkı Elazığlı ressam ve heykeltıraş Medayin Demirbaş’ın katliamda yitirilenler için yaptığı heykelde anlattığı gibi. Katliamın da canlı tanığı olan Demirbaş, yaptığı heykele ‘Ağıt’ ismini vererek heykeli tüm yitirilenlere adamış.

Demirbaş'ın ‘Ağıt’ını kendisinden dinleyelim; “Bu heykeli çalışırken ziyaretime gelen annem  ‘Oğul oğul hangi birine yanalım’ gibi bir laf etmişti. ‘Hangi birine yanmak’ deyimi, memleketin hali göz önünde olunca anlaşılır bir cümle kalıbı olabiliyor. Öyle ya hangisine yanalım, üst üste patlatılan bombalar, yakılıp yıkılan kentler, katledilen yüzlerce insan,  günlük yaşantımızın bir parçası haline gelen, çatışma ve ölüm haberleri. Ağlamanın, ağıt yakmanın artık anlamsızlaştığını düşünmemize sebep sayısız olay yaşanıyor. Sıradanlaşıp rutin hale gelen cinayetlere alıştırılıyoruz. ‘Hangi birine yanmak’ tespiti, annemin ve aslında atölyeye uğrayan eş dost çevresinin vardığı ortak kanı. Bu yargıyı, anlamakla beraber itiraz etmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü tarihin evveliyatından beri kanın, ölümün nerdeyse hiç devre dışı kalmadığı bu coğrafyada, halk kültüründe ağıt yakmak, söylenceler üretmek gibi bir müessese olmasaydı, tarih sadece tozlu kitap raflarında, sadece çok merak edenler dışında kimsenin ilgilenmediği bir şey olup çıkardı. Duygusuz bir halk, ninniler üretmez, şarkıları, şiirleri, masalları ve söylenceleri olmaz. Bu halk her daim ağlamıştır da. İnsan olmanın türlü halleri gibi korkak ve cesur da olmuştur. Ama hissetmiştir. Biraz uzaktan bakmaya çalışırsanız; katletmeye çalıştıkları sadece bedenlerimiz değil işte. Geride kalan cümle insanların tekmilini birden, ayakta gezen, duygusuz ve kabullenen yaratıklara dönüştürmeye çalıştıklarını görürüz. Bu heykel tam da böyle bir şey olsun istedim. Bu heykel yitip giden yoldaşlarımıza, dostlarımıza utanıp sıkılmadan gözyaşı dökmektir, ağıttır. On Ekim’in Ankara’sındaki patlamadan sonra, meydanda sağ kalan yaralı arkadaşları taşımaya çalışırken gördüğümüzdür o el. Yırtılmış bir pankartla örttüğümüz. Arkadaşlarımın da önerisiyle parmaklarına efsanedeki kuşu, simurgu kondurdum. Simurg diye bir kuş yoktur aslında, kendini bulabilme cesaretini gösteren herkesin içinde var olan bir şeydir o. Kendini bulabilmek için kendinden vazgeçeme cüretini gösteren herkesin içinde yaşayan bir kuş. Ölen arkadaşlarımızın dönüştüğü gibi. Yanıp yanıp küllerinden yeniden doğmak gibi bir ağıdı anlatmaya çalıştım bu heykelde.”

Demirbaş’ın atölyesinde efsaneleşmiş birçok motifin vücut bulduğu heykelleri de görmek mümkün. Simurgun içimizde yaşadığını bize anlatan ‘Ağıt’ gibi. Küllerimizden bizi yeniden dirilten ‘Ağıt’, yitirdiklerimizin de mücadelemizde yanımızda olacağının simgesi.

ÖNCEKİ HABER

Eğitim Sen Adana Şubesi: Şiddetin çözümü jiletli teller değil pedagojidir

SONRAKİ HABER

Akdeniz'de Libya açıklarında mültecileri taşıyan bot battı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa