Geri Kabul Anlaşması'nın getirdiği sorular

Geri Kabul Anlaşması'nın getirdiği sorular

Ercüment AKDENİZ*

AB ile Türkiye arasında imzalanan “Geri Kabul Anlaşması” için at pazarlığı tabiri daha çok kullanılır oldu. Üstelik bu tabir sadece bizde değil dünya basınında da genişçe yer buluyor.

Geri kabul anlaşması taraflar arasında 18 Mart’ta imzalandı ve 4 Nisan’da ilk kafile İzmir’e getirildi. Kıyıya demirleyen ilk teknenin üzerine ise hemen bir branda gerildi. Fakat çok açık ki dünyanın gözü önünde yaşanan bu rezalet o sefil örtünün arkasına gizlenemeyecek kadar büyük ve iğrençti! Ne var ki o brandalar sadece mültecilerin üzerine çekilmiyor; aynı zamanda bizim gözlerimizin üzerine kapkara bir perde olarak iniyor.

Geri kabul anlaşması imza altına alınıp uygulamaya geçene kadar epey bir tartışma kaldırmıştı. Pratik uygulamanın başladığı 4 Nisan tarihi ise elbette yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. O nedenle Dikili’ye gelen tekne ile birlikte kafalarda yer edinen bazı soruları açmakta fayda var.   

1- Geri kabul anlaşması gerçekten insan kaçakçılarına karşı mı mücadele veriyor?
Nasıl ki savaştan kaçan insanlar, umut peşinde lastik botlara bindirilip Ege Denizi’ne salındılarsa; anlaşmaya imza koyan hükümetler de benzer bir uygulamayı devreye soktular. Hükümetlerin kolektif insan tacirliği de diyebiliriz buna. Batan botlarda çocukları kaybolmuş, ceplerindeki son paraları da kaçakçılara kaptırmış bu insanları polis zoruyla geri göndermek başka bir ölüm yolculuğuna kapı aralıyor çünkü!
Lastik botlara binmenin bedelini kaçakçılar ne kadar belirlemişti hatırlayan var mı? Yetişkinler için 3 bin, çocuklar 1500 avro. Peki geri kabul anlaşmasıyla mülteci başına biçilen bedel ne kadar? Yetişkin ve çocuklar için aynı mı? Yoksa farklı mı? Cevabı bizde değil...

2- 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne ne oldu?
Ege’de tatbik olan son uygulamayla birlikte mültecilere dair imzalanmış bugüne kadarki bütün sözleşmeler de mevta oldu.
Ne AB ne de emperyalist ülkeler, yetmiş milyon duvarına dayanmış bu yeni göç dalgasını “taşınabilir” görmüyor çünkü. Bu nedenle emperyalizmin hegemonyası altındaki dünya, mülteciler için yeni bir çerçeve metin hazırlamanın peşinde. Bu çerçevenin 1951 dünyasını bile şimdiden arattığı çok aşikar. Uluslararası sığınma ve iltica başvuru hakkının giderek ortadan kalktığı ve büsbütün sınırlandığı bir çerçeve olacak bu hiç kuşkusuz.

3- Peki Türkiye güvenli bir ülke mi?
Avrupa basınında protokolün imzalanması ve Türkiye’nin mültecilerin iadesinde güvenli bir ülke olarak ilan edilmesi çeşitli eleştirilerin konusu oldu. Bu eleştirilerin bir bölümü elbette pragmatik. Fakat son kertede Türkiye’nin güvenli bir ülke olmadığı çok net. Peki neden?
- Çünkü Türkiye, Madagaskar’la birlikte doğudan gelen sığınmacılara statü vermeme şartı koyan tek ülke.  
- Çünkü Suriye savaşının 6. yılında, Türkiye’ye sığınmış 3 milyona yakın Suriyelinin hâlâ statüsü yok.
- Çünkü savaş ve çatışmalardan kaçan insanlar, Türkiye’de de kutuplaşma ve çatışmanın derinleştiğini görüyor.
- Çünkü Türkiye’de çalışma koşulları mülteciler için katlanılır olmadığı gibi bir gelecek de vadetmiyor.
Dolayısıyla AB’nin sırf geri kabul kanallarını açmak için Türkiye’ye “güvenli ülke” etiketi vermesi, iade edilen mültecilerin kendini güvende hissetmesine yetmiyor.

4- Türkiye’nin, mültecileri geldikleri ülkelere göndermesi ne anlama gelir?
Öncelikle bunun bütün uluslararası sözleşmeleri ayaklar altına alınmadan yapılması mümkün değil. Suriyeliler gibi Afganistan, Irak, Pakistan gibi ülkelerden gelenler de iç savaş, etnik-dinsel ayrımcılık ve baskılardan kaçarak geldiler. Dolayısıyla bu insanları yeniden savaş ve çatışma bölgelerine gitmeye zorlamak o bölgelerde cereyan eden savaş suçlarına da ortak olmak demektir. Kamuoyu, teknik iadenin koşullarını tartışadursun meselenin esas özünü siyasi, hukuki ve vicdani sorumluluklar oluşturmaktadır. Ve hiç kimse bu sorumluluklardan kaçamaz.

5- Mülteciler, geri kabul anlaşmasını ne kadar kabul eder?
Yunan adalarından gelen ilk röportajlar özellikle Suriyeli mültecilerin bu durumu asla kabul etmeyeceğini söylüyor.
Ölüm yolculuğunda çok büyük bedeller ödemiş, büyük badireler atlatmış bu insanları geri göndermeye çalışanlar karşılarında mutlaka direniş göreceklerdir. Çeşitli yollarla direnişleri kırılıp geri gönderilenler ise ya bir çöküş psikolojisine kapılacak ve hayatın dışına düşecek ya da öfke seline kapılacaktır. Bu durum yeni sosyal problemleri ve toplumsal travmaları da beraberinde getirecektir. Ayrıca her şeyini kaybetmiş bu insanlar amansız bir sömürünün ve her türlü mafyatik şebekelerin ağına düşecektir.

6- Türkiye’de kurulan yeni kamplar neye işaret?
Resmi rakamlara göre Türkiye’de 3 milyona yakın mülteci bulunuyor. Ama bunların sadece 260 bini kamplarda yaşıyor. Yani ezici çoğunluk kampları güvenilir ve yaşanılır bir yer olarak görmüyor. Çünkü buralar o kitle için yarı açık cezaevleri demek. Dolayısıyla iade edilenlerin kamplara sıcak bakmayacağı ve bir an önce kendilerini dışarıya atmaya çalışacakları da ortada.  
Geri kabul çerçevesinde gelenlerin bu kadar dağınık bölgelere bu kadar çok kamp kurularak serpiştirilmesi de oldukça düşündürücü doğrusu. AB ülkeleri içinde mültecilere dair en ılımlı görüntüyü veren Merkel Almanyası’nın geri kabul anlaşmasındaki projeciliği dudak uçuklatıyor. Her ne kadar “Kayseri pazarlığı”yla övünüp projenin patentinin Türkiye’de olduğunu söyleyen siyasilerimiz olsa da; geri kabul projesinin AB ile birlikte oldukça planlı yapıldığı ve üzerinde çalışıldığı anlaşılıyor. Zira oradan oraya sürülen, kamplara yerleştirilen mültecilerin görüntüsü 1930’ların faşist Avrupası’nı  ve onun deneylerini anımsatıyor.

7- Türkiye ‘açık kapı’ politikasından neden vazgeçti?
“Ensar”lık edebiyatıyla böbürlenen hükümet sözcüleri son süreçte Suriye sınırında uyguladığı açık kapı politikasını terk etti. Sınıra yığılan insanların çatışma bölgelerine geri gönderildiği ve yer yer üzerlerine ateş açıldığına dair haberler de artmaya başladı. Dolayısıyla geri kabul anlaşmasının bir yanı nasıl ki AB’den getirilen mültecileri elimine etmeyi hedefliyorsa bir yanı da yeni göç dalgalarının önünü şimdiden kesmeyi hedefliyor.
***
Peki, yukarda açmaya çalıştığımız bu soruların ortaya çıkardığı trajik tablo karşısında işçi ve emekçileri hangi görevler bekliyor? Türkiye solu, sosyalistler, demokrasi güçleri ve sendikalar bu kritik gelişmeler karşısında nasıl bir sınav veriyor?
Onu da bir sonraki yazıda tartışmak üzere...

*Gazeteci

www.evrensel.net