Eyfel Kulesi ve Dört Ayaklı Minare

Eyfel Kulesi ve Dört Ayaklı Minare

Aydın Çubukçu yazdı: 'Ey tatlı dilli masalcı, bana şu Paris masalını bir daha anlatsana! Benim de sana bir diyeceğim var, ama duyamazsın ki!'

Aydın ÇUBUKÇU

Cuma günü başbakan Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, iki kenti ve iki kentin simge yapılarını karşılaştırdı. “Diyarbakır’a doğunun Paris’i diyorlar. Paris ne ki... Diyarbakır şehirken Paris bir köy bile değildi. Şimdi dahi bir Dört Ayaklı Minare’yi düşünün bir de Eyfel Kulesi’ni. Biri ne kadar zarif ise diğeri o kadar hantal ve kaba. İnsanlar görmeye giderler saygı duyarım ama Eyfel Kulesi’nde ne bulduklarını bilemem. Ama Dört Ayaklı Minare’ye bakan herkes kendisinden bir şey bulur.”
Her cümlesiyle ve yapıldığı mekân ve zaman itibariyle, değişik açılardan günümüze tarih açısından bakılmasını öneren bir cümle.

Davutoğlu elbette tarihi bilen biri. Bu yüzden söylediklerinde maddi hata arayacak değiliz. Herkes bilir ki, insanın insan olmaya başladığı, bitkileri ve hayvanları evcilleştirmeye başladığı, kentler kurup ticaret yapmayı keşfettiği topraklar bütün olarak Mezopotamya’dır ve elbette Diyarbakır da bu coğrafyanın bir parçasıdır. Öyleyse, Diyarbakır’ın ya da Bağdat’ın, Şam’ın kent olduğu zamanlarda evet Paris belki köy bile değildi.

Ama bugünün gerçekleriyle ilişkilendirildiğinde bu soru başka bir soruyu çağırıyor. Peki, sonra ne oldu? Paris bir kıtanın başkenti, dünyanın neşeli bir yıldızı olurken Diyarbakır’ı yakılmış, yoksul bırakılmış, keder ve acı içinde, birileri gelsin de yıktığı taşlarımızı onarsın diye bekler hale sokan kim? Davutoğlu’yla birlikte istediği kadar geriye doğru bir tarih yolculuğuna çıkalım. Sonra dönüp iki kentin bugünkü sokaklarında, okullarında, kafelerinde ya da kıraathanelerinde oturup insanlarla konuşalım. Bakalım bize nelerden söz edecekler? Sohbet konularımız ne olacak? Bir Parisliyle bir Diyarbakırlıyı yan yana getirip onların konuşmasını izleyelim. Sonra bir kere daha “Paris ne ki? Diyarbakır şehirken…” diye başlayan bir cümle kurabilip kuramayacağımızı düşünelim.

TARİHLE AVUNMANIN PSİKOLOJİSİ

Eski defterleri karıştırarak güncel sıkıntıları unutmaya çalışmanın sağlıklı bir durum olmadığını söyleyen deyimler vardır Türkçede. Hepsi, bir çaresizliği, yıkılmış olunan yerden kalkamama halini anlatır. En hafif deyimle iflas etmiş olmayı tanımlar. “Ben var ya ben, bir zamanlar buraların kralıydım” diye şişinen düşkünün lafını kim bıyık altından gülmeden dinleyebilir? Paçavralar içinde elindeki ispirto şişesini kafaya diken perişan adamın geçmişe dair anlattıklarının gerçek olabileceğini, yalnızca böyle masallara ihtiyacı olanlar düşünebilir. İnsanların masala ihtiyaç duyması ve gönülden inanması ise bugünden umut kesmiş olmakla ilgilidir.

Diyarbakır’da konuşan Ahmet Davutoğlu’nun da onu alkışlayan birkaç Diyarbakırlının da durumları budur. Umutsuz, yıkılmış evlerinin, camilerinin, kiliselerinin önünde, kendilerine verilebilecek tesellinin binlerce yıl öncesinden ve belirsiz bir inşaat vaadinden gelmesi karşısında gerçekle olan bütün bağlarını bir kenara bırakarak ağızları açık dikilmelerinin nedeni budur.

O, masalın gerçek karşısında daha güçlü olduğunu bilmenin rahatlığıyla sallamaya devam ediyor: “İnsanlar görmeye giderler saygı duyarım ama Eyfel Kulesi’nde ne bulduklarını bilemem. Ama Dört Ayaklı Minare’ye bakan herkes kendisinden bir şey bulur.” Dinleyenler, Dört Ayaklı Minare’de kendilerine ait bulabilecekleri bir şey kalıp kalmadığını düşünedursunlar, konuşmacı onları Eyfel Kulesinde bir tura çıkarıyor. Aşağıda akıp giden nehre, uçsuz bucaksız uzanan düzgün caddelere, yüzlerce yıl hiç dokunulmadan ayakta kalmış taş binalara bakmalarına fırsat vermeden, “hantal, çirkin, kaba” kuleyi anlatmaya devam ediyor. Bir şu çelik yığınına bakın, diyor, bir de bizim dört ayaklı taş minaremize! Aşağıya bakmayın, aşağıda göreceklerinizle günümüz Diyarbakır’ını kıyaslarsanız, masalın büyüsü uçar gider!

BAŞKA BİR MASAL

Daha size bu yangın yerinde gül yetiştirecek TOKİ masalını anlatacağım, o daha heyecanlı!

Devam ediyor Davutoğlu… Yerle yeksan edilmiş Sur mahallesinin yıkıntılarını arkasına alıp “kira verir gibi bedelini ödeyecekleri” yeni evlerinin hayalini dolaştırıyor kalabalığın üstünde. “E benim evim zaten var idi! Şimdi niye borca harca giriyorum?” diye soracak olanlara, gecekondularda yaşamaktan kurtulacaklarını anlatıyor. Ağır bombardıman altında kaybettikleri evlerini, eşyalarını, çocuklarını düşünmelerine fırsat vermemek için, “selamların en güzeliyle” üç kere bağırtıyor onları… “Esselamınaleykûm! Esselamınaleykûm! Esselamınaleykûm!”

“Ha, bir de Konya’dan buraya gelme masalım var, onu da anlatayım” diyor aniden… Sera hanımla da konuşmuşlar, “şurada bizim de bir evimiz olsa ne güzel olur” demişler. Diyarbakır’da mutluluk hayalleri kurmuşlar. Ahali “hadi canım, bu kadarı da fazla” demeye fırsat bulamadan kendisinin Diyarbakırlı Ahmet olduğunu söylüyor! Kalabalıktan “Vealeynaaykümselammm, hoş gelmişsen, rojbaş” gibi bir cevap bekliyor herhalde ama artık halkta gülecek hal dahi kalmadığından, konuşmayı bitirmeye karar veriyor.

Masalın dozu arttıkça, gizlenmek istenen gerçeğin büyüklüğü anlaşılıyor.

Dört Ayaklı Minare, Davutoğlu’ya bir soru sormayı aklından geçiriyor. Ama yaralı bacakları üzerinde güçlükle duruyor ve daha dün gibi hatırlıyor ki, burada bir sevdalısını, Tahir Elçi adlı bir bilge kişiyi işte burada öldürdüler. Hemen yüreğinin dibinde, güzel bir hemşerisini kör kurşunlara kurban ettiler. Hamile kadınlar, çocuklar, seksenlik ihtiyarlar, gepegenç çocuklar bir masal uğruna burada katledildiler. Surlarımıza beton kapılar yaptınız, otumuzu, itimizi, kedimizi öldürdünüz, diye geçiriyor taş kesmiş ruhunun derinliklerinde.

Ey tatlı dilli masalcı, bana şu Paris masalını bir daha anlatsana! Benim de sana bir diyeceğim var, ama duyamazsın ki!

Son Düzenlenme Tarihi: 19 Nisan 2016 15:45
www.evrensel.net