Gökyüzü nasıl oluşur!

Gökyüzü nasıl oluşur!

Ayşen GÜVEN

Bütün bildiklerinizi hemen şu an, 2 dakikacık unutun lütfen! Gökyüzünün nasıl oluşabileceğini hayal etmeye çalışın.
Siz daha hayal ederken Somalili bir korsanın anneannesine göre gökyüzünün nasıl oluştuğunu size anlatayım ben de; “Başlangıçta her şey kapkaranlıktı ve hiçbir şey oluşmamıştı ve Tanrı dedi ki: Bu karanlık ve bu hiçlik yeterli değil. Ve Tanrı büyük bir makineli tüfek yarattı ve bir pikap kamyonet yarattı, ve mühimmat üreten bir Alman firması yarattı, ve makineli tüfeği pikapın yükleme yerine monte etti ve mühimmatla karanlığa deli gibi ateş açtı, gökyüzü böyle oluştu.”

Hiçbirinizin hayalinin içinden böyle şeyler geçmedi değil mi? Ama o anneanne de hayal edebilse böyle oluşmazdı gökyüzü herhalde. Şu an gökyüzü hayalinizi bu alıntı deldi geçti, biliyorum. Pek çok coğrafyada, pek çok hayal, benzer mühimmatlarla delinirken “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüz” ile kaçmak mı, yüzleşip gökyüzünü baştan hayal etmek mi?
İşte Bakırköy Belediye Tiyatrosu “Gülünç Karanlık” oyunuyla bu soruyu avucumuza bırakıyor. Joseph Conrad’ın “Karanlığın Kalbi” romanından ve Francis Ford Coppola’nın “Apocalypse Now” isimli filminden esinlenen oyun, aslında Batı’nın Doğu’ya bakışındaki ikiyüzlülüğü çok sağlam bir oryantalizm eleştirisi getirerek yapıyor. Almanya’nın genç kuşak oyun yazarlarından Wolfram Lotz’un 2014 yılında yazdığı metin bu anlamda ziyadesiyle güncel kodlar taşıyor.

İki Alman askeri Afganistan’ın bombardıman altındaki “yağmur ormanlarına” kayıp bir askeri aramaya gelmiştir. Biz o askerlerin gözünden hem emperyalizmin buralara kuş bakışı açısını yakalar hem de ikiyüzlülüğünü iyice seçeriz. Gemiyle çıktıkları bu yolculukta o askerler için de rota biraz daha gerçeğe doğru döner.

Ve oyunun sonu şimdi olanı biteni izleyen herkes için oyunu seyreden herkes için gerçek kadar sert. Yani bir sabah güneş doğamayabilir, kimse kalmayabilir etrafta hatta sular bile terk-i diyar edebilir “yeter savaşınız” deyip.  

Gözünüz korktu belki. Ama zaten konumuz o da oyun bütün bunları her anı zekice kurgulanmış dedirten bir rejiyle ve hepsi birbirine denk kuvvette oyunculuklarla yapıyor. Oyunun daha ilk sahnesinde Elif Ürse’yle oyunculuklar yüksek bir perdeyi çekiyorlar sahnede zaten.

Ha bu arada bir beyaz perdeden oluşan dekora düşen gölgeler de iyi oynuyor hani. Boyutlandırıyor sahneyi her şey. Hiçbir şeyin hazır yapılmışı yok. Çamur da gerçek, temizlenmek de sahne önünde. Müzik lazımsa o da canlı performansla oluyor. Yani sahnede gördüğünüz her şey kullanılıyor, bütün malzemelerin bizzat rolü var. Göz kamaştıran rejisiyle karanlığın komedisini öyle kararında tutturuyor ki oyun. Her şey gerektiği kadar aşırı ve hiçbir şey fazla değil. Gülmenin rahatsızlığı karnınızı ağrıtırken kendinizi bulduğunuz yerde çok umutlu bile hissediyorsunuz.

Buna görevli 2 Alman askerinden birini oynayan Alican Yücesoy’un solosunun yardımı da büyük oluyor. Asker, “görev” icabı çıktığı bu yolda “emir telakki ederimle” giderken gösterişsiz gerçekle karşılaşıp sarsılıyor. Belki “aidiyetinden” uzaklaşmaya başladığı bir yerde bir asker bir sanatçı hatta bazı anlar Hamlet bazen de sen bazen de ben oluyor ve ‘o köyler görmesen de köyün mü?’ ile başlayan bir sarsıntıya dönüşüyor. Bu sorgulama o inanılmaz tiradla buluşunca Alican Yücesoy’un monoloğu bir insanlık medcezirine dönüşüveriyor. İyi ki! Sarsılmak bazen iyidir. Tiyatro da bundan ötürü insana iyi gelir. Şimdi o anneanne, Sur’daki Kadir ve diğerleri hepimiz yeni bir gökyüzü hayal edebilir miyiz? Ben de burada sözü üstada bırakıyorum. Hamlet bir de bu satırların sonunda milyon kez anlattığını yine anlatıyor yorulmadan...

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak”

Son Düzenlenme Tarihi: 03 Nisan 2016 15:25
www.evrensel.net