Hırka

Hırka

Bugün cumartesiydi, her zamanki gibi yine pazara inip kırmızı domates ile birlikte bir de yeşil domates alacaktı, şekli eğri büğrü olanlardan. Mutfak penceresinin kenarına bırakıp kızarmasını bekleyecekti. Yeşil domates alıyordu çünkü güneşe inanıyordu.

Fatma BAÇARU
Desen ve Foto Rötuş: Kemal GÖKHAN

“Bana hiç hikâyemi yazacakmış gibi bakmamışsın demek ki, bu yüzden ben on yıl o sandalyeye asılı kaldım.”  Hırka – 1920

Saat sabahın dördüydü. Sabah ayazının sinsice vücudunda dolaşmasına engel olmak için, sandalyenin sırtından hırkasını aldı. Dağınık bir ritimle yumruklanan kapıya bir başka yumruk daha eklendi.  Telsizden gelen sesi fonlayan o buyurgan replikleri duymaya başladığında hemen kapıyı bu davetsiz gürültüden kurtardı. Açılan kapıdan içeriye düşen insan kalabalığının, bir kelepçe içini doldurup çıkması zamanın dürüstlüğüne iki defa gölge düşürdü. Geçen süre yazıyla iki dakika, yaşarken ise on yıldı.

Sandalye sırtında daima asılı bekleyen hırkanın şahit oldukları tek tek ağırlaşıp, kendini kırmızı desenli halının gölgelerine bırakacaktı. Mobilyalara dokunacak, kapılara sürülecek, bardak ağızlarını sıyıracak ve taze pişmiş hamur kokusunu haftada bir müjdeleyen pazar günü olacaktı. Kaç yıl geçtiğini elbette anlayıp kabullenecekti ama bir şartı vardı; her kapı sesinden sonra, tokmağı her çevirdiğinde hiç yaşanmamış bir gün açmaya çabalayacaktı.  

Beklentisi olmayan sadık bir zırhı vardı;  iki yakasından tutup birleştirdiği hırkasının koruyuculuğu ve kollayıcılığı annesinden kalma bir alışkanlıktı.  Eğer pencere kenarındaysa, mırıldandığı şey  genelde ya bir şarkı olur ya da sağlığına çıkan bir dua. Kuş tüyüne benzer demir gibi duyguları vardı; koltuk altlarına sarıldığı hırkanın her ilmeğine biraz şefkat bırakırdı. Herkes kadar hırpaladığı da olurdu ve bu akşamüstleri gerçekleşen tek seferlik bir itiraftı. Bütün bu özensizlikler bir ömre yayılmış bağışlayıcılık ile hayatın ta kendisi oluyordu.

En altın bir üstündeki kopuk düğmenin ipleri hala yerinde duruyor. Yavaş yavaş koptu o düğme. Her gün azala azala gevşemeye başladı. Hiç farkında olamadığı bir yerlerde de düştü. O düğmeden geriye bir enkaz devralmıyordu omzuna, aksine, kopan düğmeyi tesadüfen yerde bulup sağ hırka cebine koyduğunda, bir gün dikerim umudunu da giyecekti.
Göz kenarlarında biriken çizgiler yavaş yavaş sakinleşip kendini uykuya bıraktığında, hafif aralık kalan ağzından çıkan bir nefeslik rayiha bütün odayı dolaşırdı. Her köşeye çiğ düşürür gibi eşitçe dağılırdı. En çok hırka cepleri davetkâr olurdu öyle anlarda. Taşıyabileceğinden fazlasını aldığında cep ağızları eğri büğrü dururdu, yeşil bir domates gibi…

Geldiğinde hikâyesini anlatsın, koşsun, un kurabiyesi yapsın, ağlasın ve kol ağızlarıyla gözlerini silsin diye, gece uyandığında korkmasın, eve girdiğinde kokusunu alsın diye on yıl sandalyenin sırtından aşağıya döküldü. Saçları ağardı, rengi soldu, kırıştı, tüylendi, gevşedi, kirlendi, yaz aylarında unutuldu, ayazlarda çok sevildi ama hep esas şahit olarak yolunu gözledi.
Hırkasını çıkardı ve ortadaki büyük iskemlelere benzeyen ahşap sandalyenin sırtına astı. Oradan dünyayı görebileceğini bilmekten güvenle keyif alıyordu.

Bugün cumartesiydi, her zamanki gibi yine pazara inip kırmızı domates ile birlikte bir de yeşil domates alacaktı, şekli eğri büğrü olanlardan. Mutfak penceresinin kenarına bırakıp kızarmasını bekleyecekti.

Yeşil domates alıyordu çünkü güneşe inanıyordu.

Herkesin hayatında bir Sonbahar vardır, bazı kışlar iki kere zor geçer.

Son Düzenlenme Tarihi: 03 Nisan 2016 15:06
www.evrensel.net