Ekonomik Özgürlük Parantez Değil Eşit Yaşamın Önkoşuludur

Ekonomik Özgürlük Parantez Değil Eşit Yaşamın Önkoşuludur

“Açık söylüyorum, bana göre kadına en büyük zararı, hayatı ‘ekonomik özgürlük parantezi’ne mahkum eden anlayış vermiştir. Halbuki, hangi annenin yaptığı iş, paraya tahvil edilebilir? Bunun bedeli olabilir mi? Olamaz. Açık söylüyorum, benim için kadın öncelikle annedir.”

“Açık söylüyorum, bana göre kadına en büyük zararı, hayatı ‘ekonomik özgürlük parantezi’ne mahkum eden anlayış vermiştir. Halbuki, hangi annenin yaptığı iş, paraya tahvil edilebilir? Bunun bedeli olabilir mi? Olamaz. Açık söylüyorum, benim için kadın öncelikle annedir.”

Bu sözler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 8 Mart konuşmasından. Kadınların emeklerine sahip çıktığı bir mücadele gününde, kadınların üretken rollerine atıfta bulunarak yapılan bu konuşma, yüz yıldır süren bir tartışmada, gücünü kadınları ikincilleştirmekten alan gerici ideolojilerin bugüne taşınan söylemlerinden alıyor içeriğini. 
“Ekonomik özgürlük kadına zarar verir” tezi; bugün iktidar sözcülerinin dilinde adeta bir bayrak işlevi görüyor. Kadınlara reva görülen kötü çalışma koşullarının, devletin elini çektiği sosyal hizmetlerin yükünün kadının omuzlarına yüklenmesinin, kadınların gün geçtikçe daha az hakla, daha fazla sömürüye maruz bırakılmalarının yarattığı korkunç emek sömürüsünün nedeni “kadınların çalışmak istemesi”ne bağlanıyor. İktidarın sözcüleri, her alanda, her fırsatta kadınların çalışmasının ailelerin dağılmasına sebep olduğunu, kadınların ekonomik özgürlüğünün toplumu yozlaştırdığını, toplumsal sorunların kaynağının kadınların daha fazla hak ve eşitlik istemeleri olduğunu dile getiriyor. 
Örneğin TRT’de bir Ramazan programında sarf ettiği “Hamile kadınların sokakta gezmesi estetik değil, doğru da değil” sözleriyle tepki çeken Ömer Tuğrul İnançer, “Çalışan kadın ‘Ben kocama muhtaç değilim’ diye evvela ailesini dağıtıyor. Kocasına muhtaç değil ama elin adamının patronunun hizmetinde olmayı haysiyetine uygun buluyor. Kocasının emrinde olmayı haysiyetine uygun bulmuyor” diyebiliyor. Bugün “anne üniversiteleri” olarak kurumsallaştırılan AKP aile eğitimlerinde kadınlar “Çalışmak zorunda değilsiniz, annelik en kutsal görev ve en temel vazifedir. Kocalarınız çalışıp size bakmak zorunda. Annelik gibi kutsal bir görev dururken üç kuruş için günde 8 saat başkasının emrinde çalışmak haysiyetli değil” sözleriyle karşılaşıyorlar. İktidara yakın kadın kuruluşları tarafından çıkarılan yayınlarda, sohbet toplantılarında bütün “eğitimci”lerin dilinde kadınların ekonomik özgürlük peşinde koşmalarının toplumun yozlaşmasının en temel nedeni olduğu savı var. 
 

TOPLUMSAL KONUMUN DEĞİŞMESİ 
Sermayenin her dönem iktidarlar eliyle yürüttüğü kadın düşmanlığının bu propagandif biçimi, kadınların özgürlük mücadelesine saldırının ideolojik boyuta sıçrayışını ifade ediyor. Çünkü açık bir gerçek var: Kadınların verdiği mücadelede “ekonomik özgürlük” eşitliğin koşullarının sağlanmasının ön şartlarından biridir. Kadının kurtuluşunun ilk önkoşulu, bütün kadın cinsinin toplumsal çalışmaya yeniden katılmasıdır. Erdoğan’ın bu söylemi, kadınların özgürlük mücadelesinin bizatihi temeline yöneltilen bir saldırıdır. Tesadüfi bir söylem olmanın ötesinde, ideolojik boyutta sürdürülen bir mücadelenin içeriğini ortaya koyar. 
Çalışmak, üretime katılmak, çoğu kadının, hapsedildiği dört duvar arasından çıkmasını ve ekonomik bağımsızlığını kazanmasını sağlar, toplumsal konumunun değişmesine olanak tanır. Hepsinden öte, kadının toplumsal üretime katılması, tam hak eşitliği ve özgürlük için mücadeleye katılımının önünü açar. Toplumsal üretimin bir parçası olan kadınlar, her gün bilfiil yüz yüze geldikleri kapitalist emek sömürüsünün, cinsel sömürünün ve cinsiyet eşitsizliğinin sadece yasalar önünde, kağıt üzerinde kalacak bir eşitlik anlayışıyla çözülemeyeceğinin farkına varırlar. Kamusal yaşama ilgi ve katılma onun için bir gereklilik, bir yükümlülük ve bir hak teşkil eder. Ve onu bundan ancak tepeden tırnağa adaletsiz bir toplum düzeni alıkoyabilir.
Kadınlar, gerçek eşitliğin sağlanması için, toplumsal ilişkilerin tamamında eşitsizliğe yol açan biçimsel eşitlik hukukunun maddi koşullarının ortadan kalkması gerektiğini toplumsal üretim içinde görürler. 
Yani ekonomik özgürlük, gericiliğin bir aldatmaca olarak önümüze sürdüğü gibi bir “parantez” değildir. Kadının toplumsal kurtuluşu için bir ön şarttır.
 

KADINLARA REVA GÖRDÜKLERİ “EV KÖLELİĞİ”
Tam da bu gerçek, bugün Erdoğan ve şürekasının her fırsatta kadınların üretime katılmasının, ev köleliğinden kurtulmak için adım atmasının altını “Bunlar batının ikiyüzlü özgürlük söylemleridir, kadınların sömürülmesinin önünü açmaktır” diye boşaltmasının altında yatan nedendir. Kadınların sömürülmesinin kaynağını “özgürlük” talebi olarak gösterenler, kadınlara ancak ve ancak ev köleliğini reva görmektedir. 
Oysa kadınların daha fazla sömürülmesine ve köleliğe mahkum edilmesine, kadınların özgürlük arayışının sebep olmadığı çok açık. 
Asıl iki yüzlü olan, bugün, neoliberal kapitalizm koşullarında kadınları esnek, güvencesiz, geleceksiz işlere mahkum eden, kadınları en geri sosyal devlet uygulamalarından bile mahrum bırakarak ev içi yüklerini artıran, bu yükler nedeniyle iş ve ev arasında parçalanan kadınlara vaat olarak “Evde çalışmayı, kısmi çalışmayı, hem çocuk bakıp hem de eve katkı sunacak ekonomik getiriler elde etmeyi” sunan iktidardır. Kadınları, sosyal köleliğe, ekonomik bağımlılığa ve sürgit devam edecek olan boyunduruğa mahkum etmek isteyen bu zihniyet, köklerini, kadınların gerçek eşitliği kazanma yollarının açıldığı sosyalizme karşı savaş sürdüren 20. yüzyıl barbarlarında bulur. Bu barbarlığa cevabı ise ta 1889 yılında 2. Enternasyonal Kuruluş Kongresi kürsüsünden Clara Zetkin vermiştir:
“Sosyal kölelik ve özgürlük, ekonomik bağımlılığa veya bağımsızlığa bağlıdır.
İnsanı insan yapan tüm özelliklerin kurtuluşu için gereken şeyleri bayraklarına yazanlar, insan türünün koskoca bir yarısını ekonomik bağımlılığa zorunlu tutarak, politik ve sosyal köleliğe mahkum etmemelidir. Bir işçi nasıl ki, bir kapitalist tarafından boyunduruk altına alınıyorsa kadına da aynısı kocası tarafından yapılmaktadır. Kadın, ekonomik özgürlüğünü almadığı sürece de boyunduruktan kurtulamayacaktır. Ekonomik bağımsızlığı için kaçınılmaz olan koşul ise çalışmasıdır. Eğer kadınların özgür insanlar olması, toplumsal diğerleriyle aynı haklara sahip birer birey haline getirilmesi isteniyorsa, ne kadın emeğini ortadan kaldırmaya ne de kısıtlamaya gerek vardır... 
İşçi kadınlar, kadının eşitliği sorununun bağımsız bir sorun olmadığının kesinlikle farkındalar; aksine bu sorunun daha büyük olan sosyal sorunun bir parçası olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu sorunun günümüz toplumu sürdükçe hiçbir zaman çözülmeyeceğinin ve bunun ancak, toplum şeklinin köklü bir biçimde değiştirilmesiyle mümkün olabileceğinin kesin olarak bilincindeler.
Erkeklerin yardımı olmaksızın, hatta çoğu zaman erkeklerin itirazlarına rağmen, kadınlar sosyalizm bayrağı altına girmiştir. Hatta şunu da itiraf etmek gerekir ki, bazı durumlarda kendi iradelerinin dışında, salt ekonomik koşulların açıklıkla kavranmasıyla o yöne doğru istemsizce sürüklenmişlerdir.
Fakat artık bu bayrağın altındalar ve orada kalacaklar! Bu bayrağın altında, eşit haklara sahip insanlar olarak kabul edilmek için savaşacaklar!” 

TAM VE GERÇEK KURTULUŞ İÇİN...
Kapitalizm, ucuz işgücü olarak kadını üretime çekerek, kadının bağımlı durumunu değiştirmez, aksine onu ücret köleliğine de bağlar. Cins ayrımcı kapitalist sistemin dayattığı toplumsal işbölümü; erkeğin çalışıp evine, karısına ve çocuklarına baktığı, kadının çalışması karşılığı kazandığının da “ek gelir” olarak nitelendirildiği ve eşitsizliğin sürgit devam ettiği koşullardır. Bu koşullar, çalışmak için emek piyasasına giren kadının, daha baştan ‘yedek’ olmasını ve bunun yanında çalışma yaşamında da eşitsizliğe mahkum edilmesini beraberinde getirir. 
“Çünkü insan soyunun kadınsal yarısı kapitalizm koşullarında iki kat ezilmiştir. İşçi ve köylü kadınlar sermaye tarafından ezilirler ve bunun dışında en demokratik burjuva cumhuriyetlerde bile, birincisi hak eşitlikleri tanınmadan kalırlar; çünkü yasa onlara erkekle eşit haklar vermez; ikincisi -en önemlisi- en kaba, en ağır, en çok körelten işle, mutfaktaki ayrıntılarla ezildikleri için, 'evsel kölelik' içinde kalırlar, ev köleleri olarak kalırlar. Bunun için kadının özgürlüğü sorunu, mülk sahipleri sınıfının mülksüzleştirilmesi ve insanın kölelikten özgürleştirilmesi sorununa doğrudan bağlı bir sorundur. Özel mülkiyetin kaldırılması kadın özgürlüğüne giden yolu açacaktır. İkinci ve en önemli adım mülkte ve akarda, fabrikalarda ve ilişkilerde özel mülkiyetin kaldırılmasıdır. Kadının tam ve gerçekten kurtuluşu için, 'evsel kölelik'ten kurtulması için yol, kadının ev yönetiminin küçük ayrıntılarından kurtulup, toplumsal üretime katılmasıyla, böylelikle ve yalnız böylelikle açılır.” (Lenin.)

KADININ ÜRETİMDEKİ ROLÜ HAK EŞİTLİĞİ TALEBİNİ DOĞURDU
Hep bir yanılsamadır; kadınların önce “eşit yurttaşlar olma” talebini ortaya koyduğu, eğitim hakkı, çalışma hakkı gibi haklarını bu talebin sonrasında elde ettikleri varsayılır. Tarihin boş sayfaları bu “bilgiyle” doldurulur. Oysa kadınların üretimdeki rolü, onun toplumsal ve siyasal yaşamındaki konumunu belirler. 
Kadınların eşit haklar talebi, kadının toplum açısından üretken bir işgücü haline gelmesinden sonra ortaya çıktı. Yani kadınları çalışma yaşamına iten eşit hak talebi değildi, tam tersine kadının toplumsal hak eşitliği talebini doğuran onun üretimdeki rolüydü. 
Erken kapitalist dönemde, 18. ve 19. yüzyıl başlarında, kapitalizmin ucuz işgücü ihtiyacıyla kadın ve çocuklar kitleler halinde ücretli emek piyasasına girdi. Kadınların ve çocukların korkunç koşullar altında, günde sadece birkaç saat uyku ve bir lokma yiyecekle, neredeyse hiç durmadan üretim yaptığı koşullar, işçi sınıfının “onurlu bir yaşam ve insanca çalışma” talebiyle ateşli bir mücadeleye girdiği, binlerce kadının ilk defa sokaklara dökülerek “eşit işe eşit ücret” talebini haykırdığı dönemlerin de doğduğu koşullardır. 
Kadınların cinsiyet eşitliği talebi 19. yüzyılın bu korkunç çalışma ve yaşam koşullarından bağımsız değildi. Kadınların üretimdeki yerlerinin güvence altına alınması ama emeklerinin erkek emeği kadar değer görebilmesi talebi kadınların siyasal ve sosyal haklarının tanınmasının öncel talebiydi. 
Bugün ihtiyacımız olan, bu hakların toplumsal üretimin bir parçası olan işçi kadınların hayatlarını “ekonomik özgürlük parantezi”ne sığdırmamak için verdiği mücadelelerin kazanımı olduğunu yeniden hatırlamaktır.

www.evrensel.net
ETİKETLER Ekmek ve geül