31 Mart 2016 04:07

Kapımızdaki Emekli Albay

Kapımızdaki Emekli Albay

Paylaş

Tolga ARAS 

“Emekli Albay”, dilimizde çoğu zaman alaycı bir karşılığı bulunan ve içine yaşanmışlıkları ironik biçimde yerleştirdiğimiz bir deyiş. Oysa bunun bir de gerçekliği var; orada sarsıntılar, etrafa saçılan huzursuzluk, travmalar ve yitik günler söz konusu. 
Hasip Akgül’ün kaleme aldığı Albayım’daki anlatıcının (Emekli Albay Yurdanur Yılmaztürk’ün büyük oğlu Kemal’in) satırlarındakiler kurgu da olsa bir yanıyla o gerçekliği yansıtıyor. 
Politik geçmişi ve “Albayım” dediği “babasının” onu sürdüğü müştemilatta devam ettirdiği kuş gözlemciliği ve davulculuk gibi faaliyetler, mevcut hastalıkları ve ruhsal bunalımlarının sonlanmasını sağlamayınca kaleme kağıda sarılıyor. Roman yazma sürecini “iyileşmek” olarak adlandıran Kemal, kalemi eline alınca yalnızca kendisini ve “babasını” değil, “Albayım”ın ilk eşi Fikriye Hanım’ı da ikincisi Latife Hanım’ı ve kardeşi Mustafa’yı da anlatmaya koyuluyor. 

‘ALLAH’INA KADAR KREŞENDO!’
Kemal’in oturup yazmasını tetikleyen şey, kafasını kurcalayan “mesele”ler: “Babası”, ailesi, politika… Bir de içindeki, daha doğrusu kafasındaki sesi derli toplu biçimde duyabilme isteği. Bu anlamda Kemal’in hayli dolduğunu ve biriktirdiklerini bir şekilde dışarı yansıtmak istediğini söyleyebiliriz. 
Kemal, yürüyüşe çıkıyor; üvey babası Yurdanur Albay’ın düzenli ordularına karşı bir tür gerilla hareketi geliştiriyor kendince. “Albayım’ın beni asi yaptığı bir gerçekti” demesi de var olan durumu destekliyor. O asiliğin bir başka hali ise “Albayım”a karşı sık sık başvurduğu bateri: Ritim, “Albayım”ın ebedi mağlup olarak gördüğü Kemal’in isyan bayrağı şeklinde sallanıyor sürgün edildiği bahçede ve çıktığı yürüyüşte. Aynı zamanda kendisine “dallama” diyen kardeşi Mustafa’yı, Fikriye ve Latife Hanım’ı başka bir gözle görmesine de yardım ediyor. 
İçinde bulunduğu durum, doktorların koyduğu teşhisler ve süregelen ritim, Kemal’in sadece “Albayım”la ilgili değil kendisine dair de ruhsal çözümlemeler yapmasına neden oluyor: “Hayat boyu beni kendi kalıbına dökmeyi iş edinen bu adama karşı bir ayaklanma yaşıyordum. İçimde, bana kötülük olarak benimsetilmiş öfke, yaratıcı bir figürle müziğime katılıyor ama nafile… Albayım’ın tümceleri netliğini koruyordu. Her zamanki gibi ağzımdaki sesleri bastırabilmek için çıkarabildiğim bütün armoniyi en yükseğe taşıdım. Yetersiz kalıyordu. Albayım’ın üstündekilere yönelik sonsuz uyum yeteneği, aynı zamanda altındakilere sonsuz kusur bulmayı da içinde barındırıyordu. Baş etmek çok zordu. Ellerim hızlanmıştı, koyverdim ritmi, Allahına kadar kreşendo!” 
Buradaki mevzu ya da Kemal’in deyişiyle “mesele”, “Albayım”la diğerleri arasındaki bağlantılar ve kopukluklar. Onları anlatmaya cesaret eden, anlattıkları yüzünden de deli muamelesi gören Kemal elini nereye atsa “Albayım”ın duvarına tosluyor resmen. Hiç yoksa kafasında çınlayan bir söz veya alıntı, bütün dengesini altüst edebiliyor. 
Romana katılan diğer kahramanlar Fikriye ve Latife Hanım’ın, “Albayım”da bıraktığı derin izler ve kimi zaman yarattığı kızgınlık, Kemal’in zihnindekilere eklenince romanda hafiften tımarhane havası esiyor. Yurdanur Yılmaztürk’ün çelişkileri, yapmak isteyip de yapamadıkları ve insanları boğan uygulamaları, Kemal’in satırlarında tek tek yer alıyor.    

KARAKTERLERİ YAŞATMA CEMİYETİNDEN SEVGİLER
Albayım, kahramanların sahneye girip çıktığı, perdenin bir açılıp bir kapandığı ve Yurdanur Yılmaztürk’ün evine baskın yapacak polislerin, 7 Kasım 2007 günü zili ha çaldı ha çalacak diye beklendiği gerilimli ve trajikomik bir tiyatro oyunu gibi. Bazı bazı ortaoyununa dönen olay silsilesi, Kemal’in gözünden çılgınca merasimlerle okura sunuluyor. Aslında kitabın bizi götürdüğü yer, Türkiye’nin yakın tarihi ve orada zaman zaman parodi gibi gelişen birtakım mevzular. 
Mengene sesli ve herkesi kendi mantığına çağıran “Albayım”, yalnızca kendisinin değil etrafındakilerin de kaderi bir bakıma. İnsanı, ya kanser ya da deli eden yapısıyla gerçek bir istikrar abidesi Yurdanur Yılmaztürk. Kemal bu yüzden, kendisini müziğe veriyor ama derdi müzik değil elbette: Çıkardığı armonik seslerle “Albayım”ınkini bastırmak. Beri yandan da notalar aracılığıyla hor görülmüşlüğünü aşmayı umuyor. Bir başka deyişle yabancılaştığı ortamdan sıyrılıyor. Aynı şekilde sokaklara çıkıp eylemlere katılması da benzer bir etki uyandırıyor benliğinde. 
Yurdanur Albay’ın evine yapılan polis baskını, hem o müziği hem de yürüyüşleri kesen bir es gibi konumlanıyor kitapta. Sonra roman fantastik bir yola saparken omurgasından uzaklaşmadan hayatı, trajediyi ve yer yer mizahı kucaklıyor. “Albayım” kah ayakta kah hastanede görülüyor. 
Kemal, “Albayım”ı, Hasip Akgül de Kemal’i anlatıyor. Böylece biz de iç içe geçen olayların ortasında kalıveriyoruz. Ortam, kimi zaman bir akıl hastanesini andırıyor kimi zaman da gerçekliğin ta kendisini. 
Kitaptaki “Karakterleri Yaşatma Cemiyeti”, böylelikle soluk alıp vermeye başlıyor. Beri yandan da bazılarımızın hayatında bir şekilde var olan emekli albaylar gelip kapımıza dayanıyor. Biz de kendimizi Kemal’in yerine koyuveriyoruz ister istemez. 

ÖNCEKİ HABER

RTÜK, Ensar Vakfı’nın tanıtım filmini ‘kamu spotu’ yapmış

SONRAKİ HABER

Sudan’da eylemler sürüyor: Eczacılar başkentte greve başladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa