a dergisi: gençliğin edebiyat ve siyaset iktidarına başkaldırısı

a dergisi: gençliğin edebiyat ve siyaset iktidarına başkaldırısı

1956 yılında İstanbul Üniversitesi öğrencileri bir edebiyat dergisi çıkarmaya karar verir. Daha sonra Türk Edebiyatına damga vuran şair, yayıncı, eleştirmen ve öykücülerinin yetişmesini sağlar. Ferit Öngören, Erdal Öz, Hilmi Yavuz, Edip Cansever, Demir Özlü, Konur Ertop, Adnan Özyalçıner bu dergiye karar vere

İsmail Afacan

“a dergisi” üniversite dergisinden çok bir edebiyat dergisidir. İstanbul Üniversitesine gelen gençler edebiyatla ilgileniyorsa ilk önce “a dergisini” bulur. Daha sonra sinemamızın iki tanıdık ismi olacak Yılmaz Güney ve Cüneyt Arkın ilk öyküleri “a dergisi”nde yayınlar. Zaman ilerledikçe bir çevreye dönüşür “a dergisi.”

Adnan Özyalçıner, kuşağının edebiyat ve siyaset iktidarına başkaldırmak için böyle bir dergiyi çıkardıklarını söylüyor. Dönem gençleri yeri geldiğinde sokaktaki eylemlerde yer alıyor, yeri geldiğinde edebiyatıyla var oluyor. Dönemin zengin edebiyat atmosferi kahvehaneler; edebiyat, sanat ve felsefe tartışmalarının yapıldığı mekânlara dönüşüyor. 

27 Mayıstan sonra “a dergisi” özgürlüğün geldiğini düşünerek yayınlamaya son verir. Ta ki 12 Marta kadar. “a dergisi” 12 Mart’tan sonra tekrar yayınlanmaya başlar. Bu sürecin nasıl geliştiğini, edebiyat ve siyaset mücadelesinin nasıl birleştiğini öğrenmek için “a dergisi”nin merkezinde yer alan Türk Edebiyatının büyük öykücülerinden Adnan Özyalçıner ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

“a dergisi”ni hazırlayan koşullar nelerdi?

Büyük umutlarla 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti bir halk hareketi gibi başa geçti. Zaman ilerledikçe kişisel ve düşünsel özgürlükleri kısıtlayıp topluma baskı yapmaya başladı. Bu durum Demokrat Partiye, halkın ve gençliğin umudu azalmasına ve ona karşı bir hareketin doğmasına neden oldu. Bu yüzden biz de gençlik hareketi olarak “a dergisi”ni 1 Nisan 1956’da yayınlamaya başladık.

O zamanın üniversite gençleri olan bizler, kimlerdi bunlar:  Ferit Öngören, Kemal Özer, Hilmi Yavuz, Onat Kutlar, Asım Bezirci, Edip Cansever, Konur Ertop, Demir Özlü, Erdal Öz, Doğan Hızlan, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı ve daha başka arkadaşlar çekirdek kadroyu oluşturuyordu. Biz aramızda 10’ar lira toplayarak çıkardık. “a dergisi”nin genel yayın yönetmeni yoktu. Hiçbirimiz yazı işleri müdürü olacak yaşta olmadığı için hukuk fakültesi son sınıfta okuyan bir abimiz bizim yazı işleri müdürümüz oldu.

EDEBİYAT İKTİDARINA DA BAŞKALDIRDIK

Dönemin edebiyat iktidarı nasıldı?

Siyasal iktidara karşı olduğumuz gibi edebiyatın iktidarına da başkaldırdık. O dönem edebiyatta alışılmış basmakalıp bir gerçekçilik anlayışı vardı. Artık gerçekçilik de yozlaşmıştı. Edebiyatın iktidarına bu anlamda karşı çıkmak gerekiyordu. Gerçekçiliği yeniden hak ettiği yere oturtmak istiyorduk. Gerçeğin bu olmadığını, hem dış yüzü hem iç yüzü olduğunu, gerçeği bütün boyutlarıyla bir bütün olarak yaklaşıp; gerçekliği geniş bir alanda insan ve toplum gerçeğini sağlamak ve ortaya koymaktı amacımız. Bu yüzden varoluşçuluktan ve gerçeküstücülükten de yararlandık. Gerçeküstücülüğü daha gerçeği ortaya koymak için kullandık. Biz gerçeküstücülük diyoruz ama yanlış bir çeviri bu. Aslında Sürrealizm, üst gerçekçilik demek yani daha gerçekçi demektir. Biz gerçeküstücülüğü gerçeğin içi olarak kullandık. Böylece yeni bir anlatım biçimi geliştirdik.

YALNIZ DERGİ DEĞİL BİR ÇEVREYDİK

Bir söyleşinizde dinlemiştim. “a dergisi”nin daha sonra sinemacı ve oyuncu olan yazarları da varmış?

Biz dergiyi üniversite dergisi olarak değil edebiyat dergisi olarak çıkardık. Edebiyat severler arasında dergi yaygınlaştı. Derginin siyasal yanı özgürsüzlüklere, kültürel açıdan tepki koymaktı. Dergi o kadar ilginçti ki Fahrettin Cüreklibatur yani Cüneyt Arkın Eskişehir’den tıp okumak için İstanbul’a geldiğinde ilk bizim dergiyi buldu. Fahrettin Cüreklibatur’un ilk öykülerini biz yayınladık. Yılmaz Pütün (Güney) ise iktisat fakültesinde okuyordu. Yılmaz hepimizin arkadaşıydı, onunla çok yakındık. Yılmaz Pütün adıyla onun da yazıları dergimizde yayınlandı. Derginin böyle bir açılımı vardı. Üniversiteye gelen edebiyat meraklısı, yalnız edebiyat meraklısı değil, siyasal açıdan da ilerici durumda olan, solcu olan gençleri toplayan bir dergi olduk. Yalnız dergi değil bir çevreydik.

Hemen her gün üniversitenin Beyazıt Camisinin arkasındaki Çınaraltı’nda toplanıp hem edebiyat tartışılıyor hem de siyaset tartışılıyordu. Hepsi birbirinin içindeydi. Ece Ayhan Cemal Süreya, Ergin Günce bunlar zaman zaman Ankara’dan geliyorlardı. Çınaraltı’ndaki kahvede masalarda yer alıp nerdeyse akşama kadar sohbetler yapılıyordu.

İÇ İÇE KÜLTÜREL GELİŞME ORTAYA KOYDUK

50 kuşağının geliştiği edebiyat atmosferinden bahseder misiniz biraz?

O dönem gençlerin toplandığı kahvehaneler vardı. Örneğin Yenikapı’da bir kahve vardı. Yenikapı kahvehanesi çok enteresandı. Üniversitelilerin gittiği bir kahveydi. Yılsonunda Mehmet Fuat gelirdi o kahveye ve yeni çıkan kitapları tanıtırdı. Yalnız edebiyatçılar gelmezdi. Müjdat Gezen, Savaş Dinçel, Yaman Tüzcet, Ali Poyrazoğlu da vardı. Tüm bunlar Yenikapı kahvesinde toplanırdı. Ali Poyrazoğlu o kahvede tiyatro bile yaptı. Hatta benim bir öykümü oyunlaştırdı ve oynadı. Sanırsam “Panayır” olması lazım. Ben izleyememiştim. Sonra kendisi söylemişti bana. Mesela Felsefe konferansları verilirdi kahvede. Bizim “a dergisi” yazarlarından şimdi felsefe profesörü olan Önay Sözer felsefe konuşmaları yapardı orada. Böyle bir ortam vardı. İç içe bir kültürel gelişme ortaya koyduk.

İlk dönemki “a dergisini” nasıl sonlandırdınız?

Bu yüzden o kuşak daha sonra 1950 kuşağı olarak anıldı. Birçok yazarı “a dergisi”nde topladığı için “a dergisi” kuşağı da denildi. “a dergisi”nin macerası böyle başladı. Öğrenci eylemleriyle birlikte kültürel bir başkaldırı içinde devam ediyordu. 28 Nisan’da silahlı çatışmalarda birarada olmuştuk, her gün yürüyüşlerdeydik. Bu süreç 27 Mayıs 1960 askeri darbesine kadar devam etti. 27 Mayıs gelince özgürlüğün geldiğine hükmettik. Siyasal ve sanatsal alanda özgürlüklere kavuştuk diyerek “a dergisi”nin özgürlük adı altında özel bir sayı çıkardık. Özel sayıda özgürlük üzerine şiirler, öyküler ve yazılar yer alıyordu. Siyasetin, edebiyatın ve toplumun özgürlüğünü kutlar gibi çıkardık o sayıyı. Hiç unutmuyorum o sayıyı 25 bin bastık. Bütün üniversiteye dağıttık.

MUHTIRA OLUNCA BİRBİRİMİZDEN HABERSİZCE TELEFONLAŞTIK

12 yıllık aradan sonra a dergisini tekrar çıkaramaya nasıl karar verdiniz?

12 Mart Muhtırası çıkınca her türlü düşünsel özgürlükler ortadan kaldırıldı. Yazarlar hapislere girdi. Biz muhtıra çıkarıldığı dönemin arkasından (ki birbirimizden habersiz olarak) telefonlarla birbirimizi aradık. Kimlerdi onlar? 1972’nin başında bir toplantı yapmaya karar verdik. Ben, Ferit Öngören, Kemal Özer, Hilmi Yavuz, Onat Kutlar, Asım Bezirci, Edip Cansever, Ercüment Uçarı, Önay Sözer, Ülkü Tamer… Cağaloğlu’da Gazeteciler Cemiyeti’nde toplandık. Ne yapalım dedik. Erdal Öz aramızda yoktu. Altan Öymen’le Erdal’ı uçak kaçırdılar iddiasıyla hapse attılar. KCK’de nasıl iddialar varsa, Büşra’yı (Ersanlı) nasıl alıyorlarsa onun gibi bir iddia. Yani Erdal Öz’de kadronun içinde ama hapiste olduğundan toplantıya gelemedi. Toplantıda tek soru ne yapmalıyızdı. Karşılığı da “a” yı yeniden çıkarmalıyız oldu. Peki, “adı ne olacak” dendi?  Elbette ki “yeni a” olacak dediler. Peki kapatırlarsa ne olacak dediler. O zaman “yine a” diye çıkarırız dedik. Ve öylece yola çıktık. 1 Mayıs 1972’de ilk sayı yayınlandı. Şimdi burada, Kemal Özer, ben, Ülkü Tamer derginin teknik kadrosunu oluşturuyordu. Refik Durbaş yazıişleri müdürü oldu. Hepimizden gençti. Ferit Öngören’le Ülkü Tamer de derginin yapımcılarıydı. 12 sayfalık tabloid gazete şeklinde yayınlamaya başladık ilk sayıdan itibaren. Daha sonra da 16 sayfaya çıkardık. Derginin çıkış amacı geniş etkileriyle karşı karşıya bulunduğumuz burjuva batı kültürüyle hesaplaşmak, geleneksel ve aktüel sanatımızın köklü eleştirisini gerçekleştirmek ve bütün bu çalışmaları yaparken halkımızın mücadelesiyle dayanışma sağlamaktı. Sınıf kökenleri sağlam bir kültürün ve sanatın oluşmasında katkıda bulunmaktı. Hem siyasal hem edebi olarak daha ilk başta olduğu gibi kültürel bir başkaldırıydı.

Dergi güncel olanla edebiyatı nasıl buluşturdu?

Mesela bir tanesini söyleyeyim; 12 Mart muhtırasıyla başlayan dönem insan hakları ihlalinin doğallaştığı ve kural haline geldiği bir süreç olmuştu. 4 Mart 1972’de tutuklanan, 1946 doğumlu mimar Hacer Alankuş 24 Temmuz 1973’te Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde öldü. Hatice Alankuş işkenceden sonra tedavisi engellenerek ölüme bırakılanların ilkidir. Daha sonra çok oldu. Ama bu bir ilktir. Ve bu ilk “yeni a” dergisinin Eylül 1973 tarihli 18. sayısında Alankuş için iki şiir çıktı. Yani güncele de böyle değiniyorduk. Bir tanesi; “Yiğit Bir Genç Kızın Tabutu Önünde”, 25 Temmuz 1973, Kemal Özer’in. İkincisi ise; “Bir Temmuz Gelini Toprağa Verildi Bugün”, Ergin Günçer’in. Bu iki şiir yayınlandı.

Ayrıca, Ulaş Bardakçı ve arkadaşlarının Fındıkzade’deki apartmanın bodrum katında silahlı baskınla yakalanmalarını, ben adlarını vermeden “Baskın” adlı öykümde, “yeni a” dergisinin Ağustos 1973 tarihli 17. sayısında yayınladım. Hatta basılan yeri de gidip gördüm.
Yani “yeni a” dergisi ve “a dergisi” de böyleydi. Günceli de kovalayan, güncelden bir şey çıkaran, olaylardan öykü çıkran, olaylardan şiir çıkaran ve bunlara karşı koyan bir şeydi. Kültürel karşı koyma dememin sebebi o. Hani sokakta bağırarak, çağırarak ya da yürüyerek de karşı koyuluyordu ama kültürel açıdan da karşı koyuluyordu.

DENİZ GEZMİŞ’İN SÖZÜNÜ ETTİĞİM İÇİN TOPLATILDI

“yeni a” dergisi nasıl sona erdi?

“yeni a” dergisi 27 sayı çıktı. Kapatılarak sona erdi. Onu da anlatayım. Yeni a dergisi, demokrasiye geçildiği varsayılan 1974 yılında toplanarak noktalandı. Haziran 1974 tarihli sayıda Kemal Özer, Ergin Günçe, Asım Bezirci, Çarlis Robinski ve Hikmet Altınkaynak imzalı incelemelerle, söyleşilerin oluşturduğu, Nazım Hikmet için özel bölüm vardı. Ama Nazım Hikmet için toplanmadı dergi. Benim “Sabah Ajansı” yazısı suçu ve suçluyu övdüğü iddia edildi. Suçu övmekten kasıt neydi? Adil suçlular salınırken, yani katiller, hırsızlar salınırken -af yasası çıkmıştı ama düşünce özgürlüğüne af çıkmamıştı- düşünceleri dolayısıyla hapiste olanlar aslında topluma yararlı olacak insanlardı. Onlar çıkarılmadı, onların yerine katiller, hırsızlar çıkarıldı diye yazmıştım. Bu, Deniz Gezmiş’lerin sözünü ettiğim için suçu övmeye girdi. Yani onların yaptıklarını ben de yapmış oluyorum. Bu durum 15 Mayıs 1974’te çıkan genel affın düşünce suçlarını 141 ve 142. maddeler kapsamasıyla ilgiliydi. Dolayısıyla suçu övmek, aynı suçu işlemek anlamına geliyordu. Yazı 19 Mayıs Spor ve Gençlik Bayramında düzene karşı bir başkaldırı eyleminin kutlanması olduğunu anımsatarak bitmişti. Böylece bu yazı önce basın mahkemesinde sonra da ağır ceza mahkemesinde bir buçuk yılla yedi buçuk yıl arasında yargılandı. Dergi de zaten toplatıldı ve kapatıldı. Ondan sonra da yargılanma dolayısıyla yayımına uzun süre ara verdiğimizden derginin yeniden yayınlama olanağını da bulamadık.

BASKICI İKTİDARLAR KÜLTÜR VE SANATTAN KORKAR

Son olarak gençlere söylemek istediğiniz nelerdir?
“a dergisi” hem siyasal açıdan hem edebiyat açısından bir gençlik hareketi dergisiydi. İkisini birleştirmiş bir hareketti. İktidar mücadelesinin yalnızca eylemsel olarak değil, kültürel olarak da ortaya koymak lazım. Kültürel olarak bir takım şeylerle; yazılarla, şiirlerle, öykülerle yani toplumun durumunu, toplumun içinde bulunduğu kaosu, çıkmazı, toplumsal çelişkileri, ekonomik çelişkileri, siyasal çelişkileri ortaya koyan öyküler, yazılar, şiirler vs. hepsi olur. Ama hiçbirinde edebiyattan sanattan taviz vermeden, birebir nutuk atar gibi değil, içinde edebiyat olan, kültür olan, kültürle siyasal düşüncenin kaynaştığı bir şeyle karşı çıkmak lazım. Yani karşı çıkmamın çeşitli şekilleri var. Tabi ki toplantılarla panellerle karşı çıkılacak. Ama kültürel olarak karşı çıkma çok önemli. Çünkü bütün bu baskıcı iktidarlar kültürden ve sanattan korkarlar. Çünkü daha etkileyicidir.


OKTAY RIFAT’IN MELİH CEVDET’İN ŞİİRLERİNDEN ÇIKARDIK

50 Kuşağı gençleri solu hangi kaynaklardan öğrendi?

50’li yıllarda  solcuyduk ama edebiyat solcusuyduk. Edebiyattan öğrendiklerimizle solu öğrenmiştik. Kendimiz edebiyattan çıkarsamıştık. Melih Cevdet’ten Oktay Rıfat’tan, onların şiirlerinden solculuğu çıkarırdık. 60 sonrası Marksist kitaplarla buluştuğumuzda iş daha da gelişti. Dediğim o kültürel ortam bütün sanatçılarıyla birlikte; ressamıyla, müzikçisiyle, edebiyatçısıyla birlikte. Ondan sonra gelen dönemler tüm bunları törpüledi. 12 Mart ve 12 Eylül bunları törpüleyip attı.

ERDAL ÖZ ÖYKÜLERİNİ TUVALET KÂĞIDINA YAZDI

Yeni a dergisinin edebiyat yaşamımızdaki ilkleri nelerdir?

“yeni a”nın ilk sayısında Erdal Öz’ün öyküsü yer aldı. Nasıl oldu Erdal Öz’ün öyküleri? Hapishanede tuvalet kâğıdına yazdığı öyküleri yayınladık biz. Başka ne yaptık? Mesela o yıllarda Can Yücel de hapiste. Can Yücel’in Sardunya Ağıdı şiiri ilk defa “yeni a” dergisinde yayınlandı. Ama Can Yücel adıyla yayınlanmadı. Babasının adı olan Hasan Can adıyla yayınlandı. Sonradan oğlunun adını koydu Hasan diye. Babasının adı çünkü Hasan. Bir de Ahmed Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim kitabından sonra Ahmed Arif’in yazdığı ilk şiir olan “Kalbim Dinamit Kuyusu” adlı şiir ilk defa “yeni a” dergisinde yayınlandı.

Adnan Özyalçıner, 1934 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türkoloji okudu. 1967’de şair Sennur Sezer’le evlendi. Cumhuriyet gazetesinde 20 yıldan uzun bir süre düzeltmen olarak görev yaptı. 1974 - 1989 yılları arasında Türkiye Yazarlar Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı. 1981’de YAZKO’nun ikinci başkanlığına getirildi. Aralarında Yazko Edebiyat, Yazko Çeviri ve Hürriyet Gösteri’nin de bulunduğu edebiyat dergilerinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı.

“Panayır”, “Sur”, “Gözleri Bağlı Adam”, “Ayak İzleri” öykü kitaplarından bazıları. Öykülerinin yanı sıra “Edebiyatın Ağır İşçisi Cevdet Kudret”, Edebiyatın Kırk Ayaklı Karıncası: Asim Bezirci başta olmak üzere birçok inceleme kitabı bulunuyor. Ayrıca Özyalçıner, öykü ve gazetecilik alanında birçok ödülün sahibi.

www.evrensel.net