Piruze

Piruze

Son dönemin çok okunan(!!) yazarlarından Sinan Akyüz, Piruze romanında; diplomat olan babasının yanında Arnavutluk, Ankara ve İngiltere’den sonra Suriye’ye, Şam’a  giden, orada sevip aşık olduğu Arap gençle mutsuz bir evlilik yapan Piruze’ nin hikayesini anlatıyor. Kitap kapağında çok güzel bir genç kız fotoğ

Tahir Şilkan

Son dönemin çok okunan(!!) yazarlarından Sinan Akyüz, Piruze romanında; diplomat olan babasının yanında Arnavutluk, Ankara ve İngiltere’den sonra Suriye’ye, Şam’a  giden, orada sevip aşık olduğu Arap gençle mutsuz bir evlilik yapan Piruze’ nin hikayesini anlatıyor. Kitap kapağında çok güzel bir genç kız fotoğrafı, iç sayfada da mani benzeri sözler var. “ Aşık karalı mısın, candan yaralı mısın? / Nedir sendeki bu hal, / yoksa Şam’a gelin giden Türk kızı mısın?” Romanın gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek yazıldığını da kapak sayfalarında okuyoruz.

Betimlemelerin yok denecek kadar az olduğu, basit, didaktik diyaloglar ve yönlendirici anlatılarla dolu, kolay okunan bir roman Piruze. Sinan Akyüz, görünürde güzeller güzeli Piruze’ nin acılarla dolu, hüzünlü yaşamını anlatıyor. Ancak kitaba yerleştirilmiş kin ve nefret söylemi, kitabın; devrim ve komünizme, Araplar ve Nusayrilere kin, nefret ve düşmanlık, İngiltere ve Londra’ya hayranlık metni olduğunu, ABD ve İngiltere başta olmak üzere emperyalistlerin ve AKP iktidarının izlediği Suriye politikası konseptine uygun, sipariş üzerine yazılsa ancak bu kadar olur denilecek bir roman olduğunu gösteriyor.

Sinan Akyüz, çok basit diyaloglarla romanının olumlu kişileri, Piruze, anne, anneanne ve Sevim Teyze’ ye söyletiyor kin, nefret ve düşmanlık dolu sözleri.

1968 yılında henüz 7 yaşındayken Arnavutluk ve “Komünizmle” tanışan Piruze’ ye annesi “...Onlar Enver Hoca’ ya inandığı için kara ekmek yiyorlar, biz Allah’a inandığımız için beyaz ekmek yiyoruz...” diyor ve bu sözü küçük bir Arnavut çocuğuna söylemesini istiyor. “ ... O Allahsızlara kara ekmek bile çok, zıkkımın kökünü yesinler” diyense, Hacı eşi olmanın gururunu yaşayan bir anneanne...

“... Allah Enver Hoca’ nın belasını versin, yine ülkeyi kana bulamaya başladı...” diyerek 7 yaşındaki kızına mektup yazar, diplomat eşi anne. Buradaki ‘yine’ sözcüğünün altını biz çizdik. Arnavutluk’ta 2. Dünya Savaşı sırasındaki faşist işgalci İtalya ve yine işgalci Nazi Alman ve faşist işgalcilerle işbirliği yapanlar dışında dökülen bir kan yoktur. Yazar, Arnavutluk halkının Enver Hoca’ nın önderliğinde faşist İtalyan ve Alman askerlerine ve işbirlikçi faşist yönetime  karşı vermiş olduğu mücadeleye kara çalmak için ‘yine’ sözcüğünü kullanıyor.

Oysa O Arnavutluk, işgal sırasında gencecik evlatlarını yok yere idam eden, genç  kızlarına, kadınlarına tecavüz eden, yiyeceklerine, hayvanlarına el koyan işgalci askerlere bile yardım elini uzatan bir yönetime sahipti. Şimdi burada, bu sözlerle ilgili bir alıntıya yer vermek gerektiğini düşünüyoruz. Arnavutluk ve Dünya edebiyatının önemli yazarlarından İsmail Kadere’ nin, ünlü “Ölü Ordunun Generali” romanından.

İsmail Kadere bu romanında, işgalden yirmi yıl sonra Arnavutluk’ta ölen askerlerinin kemiklerini onları bekleyenlere götürmek için görevlendirilen Genaral(ler)in öyküsünü anlatır. Aşağıdaki diyalog general ve rahip (albay rütbeli) konuşmasından:

“... Bir türlü anlayamadığım bir nokta var: silahları bıraktıktan sonra, niçin olanca güçleriyle yüklenip saldırmadılar bize? Hatta tam tersini yaptılar; perişan birliklerimizi, rastlar rastlamaz kurşuna dizen eski bağlaşıklarımıza karşı resmen savundular. Hatırlıyorsunuz, değil mi?

-  Hatırlıyorum, evet. dedi Rahip.

-  Hatta bu konuda bir de belge var ortada, diye devam etti general. Teslim anlaşmasını imzaladığımız gün, partizanların bütün Arnavutluk halkına yayınladıkları çağrıdan söz ediyorum. Askerlerimizin açlıktan ölmelerini önlemeye çağırıyorlardı halkı ve o sıralarda bizim on binlerce askerimiz, Arnavutluk yollarında dilenciler gibi savrulmaktaydı...” ( Ölü Ordunun Generali, Kyrhos Yayınlarında 1. Baskı, Kasım 2009 sayfa: 132)

Sinan Akyüz, Araplar ve Nusayriler hakkında nefret söyleminin en açık sözleriyle konuşturur kahramanlarını... Örnekleyelim:

Piruze’ nin Annesi: “... Boşuna dememişler, Ne Şam’ın şekeri, ne de Arap’ın yüzü...”(sayfa: 62)
Piruze’ nin sözleri: “... Bu çölde okul var mı? Herhalde bedevi çadırlarının birinde eğitim veriyorlardır.” ( sayfa: 60)

Sevim Teyze konuşuyor: “... Bu ülkedeki Arapların söyledikleri sözlere kesinlikle inanma...  Nusayrilerin Arap halklarıyla etnik köken ve dini inanç bakımından ilgileri pek bulunmamaktadır, zaten onların dinle de bir ilgileri yoktur. Nusayriler, küçük yaştaki  kızlarını Lazkiye’ den Şam’a getirip ev işlerinde hizmetçi olarak çalıştırırlar, Arap erkeklerinin birçoğu kadınlara düşkün olur, işte bu kızlar çalıştıkları evlerin erkekleri tarafından gebe bırakılırlar, zaten Nusayri kızlarının tek şansı da böyle bir koca bulmaktır...”

Türk Elçiliğindeki Arap Görevli: “... Biliyorsunuz,  Rıfaad al Assad ( Hafız  al Assad’ ın kardeşi) Nusayri’dir. O, İslam dinine karşı biri...”

Piruze’ nin Arap Kaynanası: “... Eminim ki; bu Nusayri kızlarının hepsinin ağızları kokuyordur...”
Yazar, romanında Suriye yönetimine egemen olan Esad ailesine, Nusayri olmalarını öne çıkarak saldırır; onların ne dinsizliği, ne Allahsızlığı, ne de sapıklığını bırakır.

Türk yargıç geri durmayacaktır: “... Kızım, Suriye şeriat kanunlarıyla yönetiliyor, biz ise hukuk devletiyiz...”

Bu konudaki son sözü Piruze’ ye verelim: “... Şam’daki herkesten nefret ediyorum.”
Yazının başında Sinan Akyüz’ ün İngiltere  hayranlığından söz etmiştik.
Örnekleyelim:

(Piruze) “...  İngiltere’yi çok sevmiştim. Oranın her şeyini çok benimsemiştim. Her sabah uyandığımda yüreğim yeni bir heyecanla dolup taşıyordu. İngiltere benim genç kızlık günlerimin en büyük aşkıydı. Ben İngiltere kokuyordum, İngiltere’de ben.” (sayfa:60)
(Piruze) “... İnsanın kendi memleketi gibisi var mı? Doğru, insanın memleketi gibisi yok. Ama bu durum biraz da yaşadığın ülkeyle bağlantılı galiba, mesela ben , Londra’da yaşarken , Türkiye’yi çok az özlüyordum. Londra benim düşler şehrimdi...” (sayfa :283)
 “... Londra gezip tozmak için sizi bekliyor... iki hafta çarçabuk geçmişti,  sanki her sene İngiltere’ye mi geliyorsunuz...”(sayfa:310)

(Piruze) “... Londra’nın kıymetini bilin, Londra burnumda tütüyor...”( sayfa:150)

(Piruze) “... Gerçek  huzurlu bir mutluluk  ancak İngiltere gibi ülkelerde olur...”( sayfa:273)
“...  Kabuslar ülkesi Suriye, düşler ülkesi İngiltere ...” Romanı okuyan her yaştan insanın Londra ve İngiltere’ye gitme isteğini kışkırtan bir İngiltere güzellemesi...

Son söz olarak; Piruze romanında anlatılanların, “hafızalarımızdan kolay kolay silinemeyeceği” tespitini yapan yayınevi bir gerçeğe işaret etmiş! Sinan Akyüz’ ün, kendi ülkesinde aynı inanca sahip yüz binlerce, Suriye’de nüfusun yüzde 13-15 oranında nüfusa ulaşan bir inanç grubuna ve bütün olarak Arap halkına yapmış olduğu hakaret belleklerden silinmeyecektir.

www.evrensel.net