'Ne çok seviyorsunuz Cizre’yi...'

'Ne çok seviyorsunuz Cizre’yi...'

Cizre'ye uzunca bir süre bekleyişten sonra girebilen ve kısa bir süre kaldıktan sonra ayrılmak zorunda kalan Haber Nöbeti 8. Ekip'ten Şafak Timur izlenimlerini yazdı. (Fotoğraf: Vecdi Erbay)

Şafak Timur *

Yemyeşil çayır uzanıyor parlak güneşin altında. Güneş biraz alçalmış, ışıkları akşam güzelliğini vuruyor yeşilin üzerine. Cizre’nin hemen girişindeyiz.

Aynı araçta bulunduğumuz arkadaşlardan biri “İskoçya gibi,” diyor. Midyat – İdil arasındaki yeşil arazi üzerinde çiçek bozuğu gibi duran kayaların yerini uçsuz bucaksız olmasa da dümdüz yeşil çayır almış. Arkada Cudi, bir buğunun arkasında. Tepesinde karlar, mor mor duruyor. 

Biz parlayan yeşili seyrederken yavaşlıyoruz. Önümüz araç kuyruğu. Sıra sıra dizilmiş arabalar, ilerlemiyor değil, ilerliyor; Ama bizim acelemiz var. 

Akşam 19.30’da sokağa çıkma yasağı başlayacak, ondan önce kente girmeliyiz. Sabah saatlerinde 2016 Newrozu’nun kapanışı için Diyarbakır’dan yola çıkan HDP eş başkanları, vekiller ve halktan kişiler, bırak Cizre’ye varmayı, daha İdil’e 20 km kala, Kayalar mevkiinde durdurulduğu ve kente toplu girişler yasaklandığı için, girişimiz gecikmiş. 

Toplu olmadan girmek konusunda ümitliyiz. Araç kuyruğunun yanından polislere yaklaşıyoruz. Meramımızı söyleyip öne geçmek istiyoruz, çokça nazik bir tanesi buyur ediyor.

Ellerinde keleşler, üstlerinde hemen hepsinde çelik yelek, ayrıca tabancaları, yedek şarjörler, bazısında fular, bazısında bacağa bağlı ayrıca silah kılıfı, şık güneş gözlükleri, pantolonların üzerine çekilmiş postallar. 

Korkutucular. 

Bunu biliyorlar. 

Sıradaki araçlar birer birer arama noktasından geçip giderken, bir araba dolusu gazeteci birer birer dakikaları saymaya başlıyoruz. Tam 1 saat 40 dakika kadar sayacağız. 

O arada Cizre girişinde kir pas içindeki köpekler etrafta dolaşacak. Aralarından biri iyice çakala benzeyecek. Bir tek onlar ürkmeyecek sanki silahlardan keleşlerden, MP-5’lerden.

Erkek bir polis, daha yaşını doldurmamış bebeğini orada bulunan az sayıda kadın polisten biri olan annesine sevsin diye getirecek. Polisler sıra sıra kucağına alacak bebeği, sevecek. Sonra gidecekler. O sırada oradaki tek katlı binanın tepesindeki tüfekli polis görevi arkadaşına devredecek. 

Bir minibüs arıza yapacak, polisler içindekilerle azıcık itecek. Bir tanesi “Zamanında bakımını yaptırmıyorsunuz arabalarınızın, bozuluyorlar hep” diyecek. İlerideki yokuşa vurdurmalarını salık verecek. Neredeyse bir sevimli gündelik hayat. 

Biz bir araba dolusu gazeteci, bizden önce gelip toplam 2 saat boyunca dakikaları saydıktan sonra kente girebilen Fransız basınından meslektaşlarla birbirimize bakacağız. 

Ve toplam üç arama noktasından sonra kente gireceğiz.

Yasakların gölgesinde elimize kalan, Cizre’de savaştan kalanı görmek için 40-45 dakika kadar. 

Cudi Mahallesi’ne, bodrumlara gidiyoruz. Alacakaranlık çoktan inmiş, gece hemen arkasında. Mahalleyi kent merkezinden ayıran bir cadde sadece. O caddeyi geçince Cudi’de deprem olmuş da kimse duymamış. 

Yıkık dökük ara sokaklarda akrep araçları dolaşıyor. Tek tük insanlar yıkıntıların arasında eşya arıyor. Bir aile hasarsız beyaz bir masa çıkarmış. Tozlarını temizliyor. Bir amca görece sağlam bir binanın önünde ateş yakmış, oturuyor. 

Polis araçlarının sayısı artıyor karanlık çöktükçe. Tekinsiz bir duygu sarıyor etrafı. Cizre’de olup biteni takip eden bir meslektaşımız, “Kentte gördüğünü araçların yüzde 40’ı polis aracı” diyor. 

Elimize kalan 40-45 dakikanın sonunda otogara gitmek için ayrılıyoruz. 

Cizrelilere dokunamadan, bir tanesiyle bile konuşamadan, yasaktan önce karanlık sokaklarda alışveriş yapıp evlerine gitmek üzere yürüyenlerin yüzlerine bakıp geçerek Diyarbakır’a kalkan son otobüse binmeye gidiyoruz. 

Otobüs harekete hazır beklerken, buçuğa tam beş kala kentin elektrikleri tümden gidiyor. Sanki bize “Cizre’yi görmeyin” der gibi. Hava kararmış, elektrik yok, otobüsün camları bir siyah film şeridi. 

Kulaklarımda, arama noktasında polisin cümlesi. “Ne çok seviyorsunuz Cizre’yi. Herkes akın akın Cizre’ye geliyor. Azıcık gidin tatil yapın güneyde falan.” 

Önümdeki küçük TV ekranına dönüyorum. “Braveheart” filmi oynuyor. İskoçya’nın bağımsızlığı için İngiltere’ye karşı savaşırken yakalanan William Wallace son bir haykırışla “Merhamet dile” diyen işkencecisine yanıt veriyor: “Özgürlük.”

* Haber Nöbeti 8. Ekip

 

www.evrensel.net