Çilem yaşıyor!

Çilem yaşıyor!

Dilara GÜRCÜ / Burçin TETİK

Mağduru biz yaratıyor, yine biz yok ediyoruz. Öznenin hükmü gittikçe yok sayılıyor!

Çilem Doğan, Adana’da yaşayan ve 2,5 yıldır eski eşi Hasan Karabulut tarafından sistematik olarak şiddete uğrayan bir kadındı. 2015 yılının Temmuz ayında eski eşi tarafından şiddete uğrarken kendisine karşı öz savunma gerçekleştirdi.
Geçtiğimiz günlerde Çilem’in ve Çilem gibi öz savunma gerçekleştiren kadınların hikâyelerini onların ağzından anlatan bir yazı kaleme alındı. Bunun sonucunda birçok kişi yazıyı Çilem’in kendi mektubu sandı. Yazıdaki Çilem’in “aile evinde aşk olmadığı için, dizilerde/filmlerde gördüğü aşkı ona şiddet uygulayan bir adamda arayan” bir kadın olduğunu düşünerek “ah vah Çilem’e diyerek” ve Çilem’e duydukları acıma hislerini dile getirerek paylaştılar.

Elbette duruma göre ailelerdeki aşksızlık, dizilerde/filmlerde görülen bir erkek tarafından sahiplenilme arzusu da şiddete etken olabilir; ama bir yandan da şiddete uğramış kadınlar olarak, şiddete uğramış kadınlarla dayanışanlar olarak, az çok biliyoruz,  “aşktan” o evde durmadığımızı. Bizi o evde tutanın üzerimizdeki psikolojik, fiziksel ve ekonomik baskı olduğunu. Biz hâlâ yaşamakta ve direnmekte olan Çilem’in ve daha nice kadının hayat hikâyesini onların ağzından yazıya dökmektense, bu kadınların yaşadıklarını kendilerinin anlatmalarını bekliyoruz. Bu kadınların acınması gereken, korunması gereken, pişman ve zavallı kadınlar olmadığının bilincindeyiz.

Peki, neden diye soruyoruz; neden kadınlara hep acınması, kurtarılması gereken canlılar olarak yaklaşıyoruz? Neden tüm irademize rağmen biz hep zavallı görülmek isteniyoruz? İşte bunu soruyoruz! Ayaklarımızı yere sağlam basıp, başımızı dimdik tuttuğumuz ve haksızlığa uğradığımızı dile getirdiğimiz anlarda, neden mücadelemiz yok sayılıp bize atfedilen “zavallılık” üzerinden ajitasyon yapılıyor?

Kadın sorununu konu alan pek çok filmin, yazının ve kitabın seçtiği yol, şiddetten sağ kalan kadının hikâyesini bir mağduriyet öyküsüne dönüştürmek. Elbette şiddet gören, hele de öz savunma yapmak zorunda bırakılan kadınların yaşadıkları çok travmatik. Ancak tam da bu sebeple, kelimenin gerçek anlamıyla hayatta kalabilmiş, kendini ve varsa çocuğunu savunabilmiş kadınları konuşurken ataerkil kültürün çok sevdiği “acıların kadını” güzellemesinden uzak durmak gerekiyor. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, hazırladıkları metinlerde şiddet görmüş kişiler için “mağdur” değil, “sağ kalan” ya da “hayatta kalan” ifadelerini kullanıyor örneğin. Çünkü böylesi bir şiddetten sağ kurtulmak, her gün yeni bir güne gözünü açmak, bir şekilde hayatını sürdürebilmek çok büyük bir iradenin sonucu. Bu yüzden özellikle de Nevin ya da Çilem gibi, sistematik şiddet gördükleri erkekleri öldürmek zorunda kalmış kadınların hikâyelerini anlatırken dilimize ve kullandığımız ifadelere daha da dikkat etmek gerekiyor. Çünkü Çilem kendi yazdığı mektubunda“zulmün olduğu yerde direniş ve meşru müdafaa haktır” sözleriyle ve daha nicesiyle başına gelenleri bugüne dek hiç mağdurlaşan bir dille anlatmadı. Aksine hep dirayetli duruşuyla çıktı karşımıza ve bize de dik durma gücü verdi. Tam da bu sebeple kendisini acı güzellemesi uğruna mağdurlaştıran bir anlatıyı hak etmiyor.

Peki, biz neden kendisine sistematik şiddet uygulayan erkeği özsavunmayla öldürdükten sonra “Hep mi kadınlar ölecek? Biraz da erkekler ölsün” diyen bir kadının öyküsünü olduğu gibi değil de, “sevmek benim suçum” gibi aslında söylemediği sözlerle, çamaşır suyundan çatlamış elleriyle duymak istiyoruz? Reddettiği makbul mağdur profilini zorla üzerine biz mi giydirmeye çalışıyoruz? Öz savunma yapan kadınları cefakâr ve acılı kadın ile “bir erkek” gibi namus koruyan o bilindik ikiliğe mi sıkıştıracacağız illa?

Çilem hâlâ yaşıyor. Sırf eril adalet onu tutuklu yargılıyor diye Çilem’in sesini yok sayamayız! Çilem adına konuşurken fark etmeden mağduru biz yaratıyor, yine biz yok ediyoruz. Öznenin hükmü gittikçe yok sayılıyor. Oysa Çilem’in sesi zaten hepimiz adına çıkıyor! Çilem, tutuklandığı günden bu yana iki tane mektup yazdı. İlkinde “Kadın arkadaşlarım, hiçbir zaman kirpiğiniz yere düşmesin. Alnınız hep dik; dimdik onurlu kalsın. Bir kardeş olarak ellerimi avucunuzda hissediyorum” cümleleri vardı. Alnımızı dik, onurlu tuttuk, “kirpiklerimiz yere düşmesin, Çilem yanımızda, biz de Çilem’in yanındayız” dedik. Biz Çilem’in kız kardeşleri olarak ellerini avuçlarımızda tuttuk. Çilem’in ilk duruşmasından sonra gönderdiği 8 Mart mektubunu kendimize manifesto belledik. Mektubundan bu cümleleri kendimize esas aldık: “Uyan erkek egemen sistem uyan. Her gün 3 kadın katlediliyor. Katledilmek kaderimiz değil, öz savunma haktır. Kahkaha atmayı hor görenlere kırmızı ruju farklı anlayanlara, mini eteği tecavüz etmek için gerekçe gösterenlere konuşurken ağzımıza sözcükleri tıkayanlara, kadını erkeyi kölesi haline getirmeye çalışmaları, gece geç saatte sokakta olmamıza bağnaz zihniyeti ile hor görenlere karşı en güçlü sesimizle haykıracağız.”

Feministlik okuyarak değil yaşanarak öğreniliyor en başta, erkek kardeşimize yemeğin en güzel yerini veren annemize karşı çıkmamızla, sokak tacizcisine tepki verecek cesareti topladığımız ilk deneyimimizle filizleniyor. Kadınların gündelik hayatı bir mücadele alanı. Misal kalabalık bir sokakta yürümek gibi çok basit bir şey bile meydan savaşı olabiliyor hepimiz için. Yazılı olmayan kuralları hepimiz tanıyoruz: Erkeklerle göz göze gelme, gülümseme, cevap verme, bakma. Çay koyarken masaya damlarsa baban dayak atabilir, daha önceden atmışlığı var, o yüzden çay koyarken bile asla rahat olmamalısın. Gardını asla düşürmemeli, nereden çıkacağını bilmediğin erkek şiddetine karşı hep tetikte olmalısın. Evde, sokakta, iş yerinde, okulda, en az hasarla hayatta kalmanın yollarını öğrenmelisin her gün, her an. Seni kırarak zorla öğrettikleri bu kuralları kenarından kazıdığın gün feministliğe adım atıyorsun bu yüzden, adını bilmene bile gerek yok, gözüne bakan adama “ne bakıyorsun?”, babana “zıkkım iç” dediğin an feministlik yapmış oluyorsun. Yüzyıllardır paylaşılan bu direnişin bir parçasısın sen de artık. Çilem’in yaşadıklarından ve manifestolarından çıkaracağımız en büyük derslerden biri, feminizmin teorilerden ziyade yaşayan kadınların içinde şekillenen bir direniş olduğunu unutmamamız gerektiği. Bir kadının “polisin bile” durduramadığı adamı durdurmuş olması nasıl büyük şey, akıllar alıyor mu? Şu düzende Çilem’in yaptığı gibi hayatta kalmaktan büyük feminizm olur mu?  Özsavunma yapan bir kadını anlatırken, militarist anlatılara, milli savaşların çavuşlarına atıflar yapmadan da direnişlerini selamlayabiliriz.Kadınların mücadelelerine saygı duymak içinonları erkeklere benzetmemize ne gerek var?
Bize düşen Çilem’in sesini duyup onun zaten hepimize ilham olan sözlerine yer açmak; onu dinlemek. Çilem’in ve daha nice kadının bize parmaklıklar ardından duyurduğu seslerine güvenmeyi seçelim. Onların hak savunuculuğuna, deneyimlerine, kendilerini ifade ettikleri dile saygı duyalım, o dili değiştirmeye kalkışmayalım. Zaten ne Çilem’in buna ihtiyacı var, ne de onun sözlerini bekleyen bizlerin.

“Yılgınlık, umutsuzluk, çaresizlik bizim söylemlerimizde yok. Biz direnenleriz, yaşamak için dünyayı değiştirenleriz. Söz veriyoruz, başımızı önümüze eğmeyeceğiz!”

www.evrensel.net
ETİKETLER Çilem Doğan