17 Mart 2016 04:30

Bir zamanlar mülteci Avrupa

Paylaş

Ercüment AKDENİZ
İstanbul

O yıllarda Almanya’da her şeyin “milli”si makbuldü; Nazi faşizmine maske olan “Milli Sosyalizm” gibi. İktidara gelen nasyonal-sosyalizmin ilk işi de komünistleri kurşuna dizmek oldu.
Nazi faşizmi, geleneksel Alman edebiyatını da kendi çamuruna sokmuştu. Alman edebiyatını bu çamurdan çıkaran ve ona yeniden saygınlık kazandıranlar faşizme direnenler olmuştu. Anna Segher, Alman edebiyatını direnişin içinde büyüten bir kalemdi. Bu nedenledir ki o; Demokratik Almanya Yazarlar Birliği Başkanlığı’na ve Lenin Barış Armağanı’na layık görüldü.

FAŞİZM AVRUPASINDA ‘TRANSİT’
1933-45 yılları arasında Avrupa’yı kasıp kavuran faşizm, sayısız romanın konusu oldu. Anna Segher’in “Transit” romanı, bu döneme başka bir pencereden bakmamızı sağlıyor. Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlanan Transit, faşizmin çizmelerinden kaçan Avrupalı mültecilerin dramını anlatıyor. Bugün “Kale Avrupası”nı korumak adına; Ortadoğu ve Afrika’dan gelen göçmenlere yapılmadık eziyet bırakmayanların ibretle okuması gereken bir kitap yani Transit.       
Norveç’ten Yunanistan’a, Fransa’dan Rusya’ya Naziler dört koldan yayılmaktadır. Fransız egemenleri tek kurşun atmadan halka 1940 yenilgisini tattırmıştır. Fransa’nın güneyine doğru akan göç kolları Marsilya’da sıkışıp kalmış ve yüz binlerin bunalımı başlamıştır. Almanlar yaklaşırken bir transit belgesi bulup denize açılamayanlar için dünyanın batışı yakındır. Ve romanın kahramanı gördüklerini belleğine şu cümlelerle kazır:
“… Benzin istasyonu diye bir şey kalmadığından otomobilleri inekler çekiyordu. Çoktan ölmüş çocuklarını sürüklüyorlardı. Bütün milletlerin ve inançların mültecileri yırtık bayraklarıyla geçiyordu gözümün önünden. Bütün Avrupa’yı baştanbaşa kaçıp geçmişlerdi. Ama evlerin arasında kendi halinde ışıldayan şu daracık su parçası önünde şimdi ellerinden bir şey gelmiyordu.”
Burası Mistral rüzgarlarının estiği Marsilya’dır ve burada Avrupa biterken deniz başlamaktadır.

BİR İNTİHAR VAKASINDAN KALAN  
Kahramanımız kurşuna dizilmekten son anda kurtulup Nazi kampından kaçan bir Alman’dır. Ren’i yüzerek geçmiş ve nihayet Paris’in yolunu tutmuştur.
“Beş günlük bir yürüyüşle Paris’e vardım. Belediye binasının kapısında gamalı haç dalgalanıyordu. Almanlar Notre-Dame’ın önünde askeri marşlar çalıyordu. Bütün haksızlıklara ve başka milletlerin felaketine benim milletimin sebep olduğunu düşündükçe bunalıyordum.”
Alman motosikletleri göçmenleri Paris’te yakalamıştır, Kendilerinde yeniden kaçma gücü bulamayan yazar ve sanatçılar arasında intihar vakaları görülmeye başlanmıştır.
“Hitler’e karşı bir sürü makale yazdım, beni bir ele geçirirlerse…” diyen yazarlardan biri kendini otel odasında zehirler. Onun bıraktığı evraklar kahramanımız için transit belgesi demektir. İsimsiz kahramanımızın yeni kimliği artık Her Weidel olacaktır. Kaleme aldığı roman kahramanı üzerinden Anna Segher aslında biraz da kendi göç hikayesini anlatmaktadır.
Kaçmak yerine sürekli belge yenileyip Marsilya’da kalmayı daha akıllıca bulan kahramanımız bir süre Nadine ile yaşar. Fakat kayıp kocasının izini arayan Marie, kahramanımızı yeni bir girdabın içine sokacaktır.

HER ŞEY BİR TRANSİT BELGESİ İÇİN
Denizi aşacak, mültecileri savaşın olmadığı topraklara götürecek gemiler pek güvenli sayılmaz. Çünkü gemilerin çoğu ya batmakta ya da batırılmaktadır. Buna rağmen transit vizesi alıp kendilerini gemiye atanlar şanslıdır!   
“…İnsanları tasnif ediyorlardı. Bir zamanların o milletler göçü sırasında Vandallar, Gotlar, Hunlar, Langobardlar da bu anlayışla teker teker tasnif edilebilirdi.”
Kuakerler komitesi, Marsilya Yahudiler Komitesi, Hicem’ler Komitesi, Hayas Komitesi, Katolikler Komitesi, Protestanlar Selamet Ordusu Komitesi, Farmasonlar; bütün bu dini yapılar düşkün mültecileri ağlarına takmak için el ovuşturmaktadır.
“Transiti düzgün olanların bilet parası ödenmemiş olabilirdi ya da bilet parası ödenenlerinin transit süresi bitmiş olabilirdi” Bu çelişkinin sonucuna konsoloslar değil mülteciler katlanacaktır.
“Gebeliği Birleşik Amerika Konsolosundan saklamak mı doğruydu yoksa ona açıklamak mı?” Transit vizesi verecek konsolosun isteğine göre çocuk okyanus yolculuğunda ya da yeni ülkede doğabilirdi.
“Tehlikeli bir hastalığı saklamak mı yoksa iyice belirtmek mi daha uygundu?” Zira uzun sürecek bir hastalık Amerikan yönetimine pahalıya mal olabilirdi. Ama çabucak öleceği hekim raporlarıyla belgeli bir insan hiç kimseye yük olmazdı. Kırmızı kurdele ise Amerikan transit vizesi almışların onur nişanıdır!  
Savaş ve faşizm 1940’larda sınırları yeniden çizerken mültecilerin kimlik belgelerini de birer çöp haline getirmektedir: “Benim Polonya uyruklu olarak kağıtlarım bir işe yaramıyordu. Litvanyalılardan belge sağlamam gerekiyordu çünkü yaşadığım sınırdaki haritalar çoktan değişmişti.”

‘CEHENNEMDESİN ÇOKTAN’
“.. Kocası öldüğü ya da tutuklandığı için korumadan yoksun Marsilya’daki bütün kadınları şehrin yukarısındaki Bombard kampına tıkıyorlardı.” Gammazcı kadınların ispiyonları bezelye, makarna ve sabun olarak geri dönmektedir. Gammazlananlar ise ya toplama kamplarına ya da duvar diplerine gönderilmektedir.
Segher’in 1940’ta betimlediği mülteci portreleri bugünün savaştan kaçan mülteci yüzlerine oldukça benzemektedir:
“…Çocuklarımın hepsi İspanya iç savaşında öldüler. Pireneleri geçerken ölüm karımı da aldı. Ak pak saçlarım ve yaralı yüreğimle Marsilya’da konsolos denilen şu sersemlerle çekişmem için hangi büyük amacım kaldı, delikanlım?”
Romanın en çarpıcı sahnesi kanımca; Aix’te kurulan Alman Komisyonu’nu tarif eden mültecinin şu sözlerinde saklı:
“ - Orada sizi neyin beklediğini biliyor musunuz? Ölmüş adamın hikâyesini bilirsiniz belki? Tanrının hakkında vereceği kararı bekliyormuş öteki dünyada. Bir yıl, on yıl, yüz yıl beklemiş. Sonunda hakkındaki kararın verilmesi için yalvarmış. Daha fazla beklemeye katlanamayacağını söylemiş! Ve nihayet şu cevabı almış:
- Nedir beklediğin? Cehennemdesin çoktan!”
Bundan 86 yıl önce dile gelen bu hikaye sanki bugünü anlatıyor. Ege’de, İdomeni ve Midilli’de, Makedonya önlerinde zulümle abat edilmek istenen Suriyeliler, Iraklılar, Afganlılar ya de Libyalılar; Avrupalının 86 yıl önce yaşadığı kaderin bir benzerini yaşıyor. Tarihsel yüzleşmenin vakti gelmedi mi?

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
ÖNCEKİ HABER

62 ülkeden 221 film, 35. İstanbul Film Festivali’nde

SONRAKİ HABER

'Karanlığa karşı barış demeliyiz'

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...