Hizbullah kararı İran’a mesaj

Hizbullah kararı İran’a mesaj

Yusuf ERTAŞ
 Ali KARATAŞ

Lübnan Hizbullahı’nın, Arap Birliği tarafından “terör örgütü” listesine alınması geçtiğimiz haftanın en önemli gelişmelerinden birisi oldu. Kararın, İran’ın Arap ülkelerinin iç işlerine karışması ile ilgili bir başka kararın içerisinde gelmesi dikkat çekti. Mısır’ın başkenti Kahire’de 11 Mart’ta bir araya gelen Arap Birliği’nin 145. olağan oturumunda alınan karara Irak, Lübnan ve Cezayir çekince koydu. Körfez ülkelerinin ardından Arap Birliği tarafından alınan bu karar, bölge genelinde yeni bir kapışmanın işareti olarak değerlendiriliyor. 

IRAK: HİZBULLAH’A TERÖRİST DİYEN TERÖRİSTTİR

Siyasal gözlemciler Hizbullah ile ilgili alınan kararın benzerinin Irak’ta IŞİD’e karşı savaşan “Haşdi Şabi” olarak bilinen Şii “Halk Milisleri” için de alınabileceğine dikkat çekiyor. Raialyoum gazetesi başyazısında, Irak Dışişleri Bakanı İbrahim Caferi’nin,“Hizbullah ve Halk Milisleri, Arapların onurunu korumaktadır. Onlara kim terörist diyorsa terörist odur” sözleri, Arap Birliği’nin “Hizbullah’ın terör örgütü” olduğuna dair kararının benzeri olan kararlarına karşı bir protesto olarak değerlendirdi. Hemen hemen bütün Arap basınında Caferi’nin konuşması esnasında Suudi Arabistan heyetinin salonu terk etmesine dikkat çekildi.

TÜRKİYE MÜLTECİ KRİZİNİ KULLANIYOR

Geçtiğimiz haftanın önemli gündem maddelerinden birisi de Türkiye’nin Avrupa Birliği ile giriştiği mülteci pazarlığı oldu. Analizler, Türkiye’nin geçmişte Esad’ı devirmek için kullandığı mülteci krizini bugün siyasi kazanım ve maddi çıkar elde etmek için kullandığı görüşünde birleşiyor. 2011 yılında, kriz ilk çıktığında Türkiye’nin daha evlerini barklarını terk etmemiş mülteciler için kamplar kurmaya başladığını anımsatan Lübnanlı Akademisyen ve Yazar Muhammed Nureddin, “Türkiye bu şekilde mülteci kartını aşamalı olarak Suriye lideri Esad aleyhinde kullanmaya başlıyordu” diye yazdı. 

Mültecilerin bugün Avrupa’ya karşı Türkiye’nin elinde bir koz olarak durduğunu belirten Nureddin, “Ancak son görüşmelerde de görüldüğü gibi Türkiye’nin bu kozu kullanarak siyasi kazanımlar elde etmesi çok zor” yorumunu yaptı. Nureddin, Türkiye’nin öncelikli olarak Rus yaptırımlarının faturasını karşılamak için maddi çıkar elde etmeye çalıştığını öne sürerek, “Bugün mülteciler ve insani kriz çerçevesinde dönen tartışmalar bir yana, bu sorunun çözümünün Türkler’in Avrupa’da vizesiz dolaşmaları veya AB ile Türkiye arasında üyelik müzakerelerinin başlamasıyla bir alakası bulunmamaktadır” diye yazdı.

HUSİLER ARABİSTAN’LA GÖRÜŞTÜ

Öte yandan Husilerin Suudi Arabistan’a bir heyet göndermesi de gündeme damga vuran bir gelişmeydi. Husilerin bu girişimi İran’a bir darbe olarak değerlendirildi. Al Arab gazetesi, bu buluşmanın “Kararlılık Fırtınası” operasyonunun başlamasından bu yana Husilerin ve Suudilerin, Suudi Arabistan’da yüz yüze geldikleri ilk buluşma olduğuna dikkat çekti. Gazete, analistlerin bu ziyareti, Husilerin “siyasi çözüme ulaşmak için Arabistan ile doğrudan doğruya kanallar açmak arzularının” bir ifadesi olarak değerlendirdiğini aktardı. 

Yine Raialyoum, Husi Yüksek Devrim Komitesi Üyesi Yusuf el Fişi’nin (Ebu Malik) Facebook sayfasında “İran İslam Cumhuriyeti sussun ve Yemen dosyasını istismar etmekten vazgeçsin” dediğini yazdı. Analistler bu iki gelişmeyi Husilerin İran’dan bir kopuş içerisinde olduklarının işareti olarak değerlendiriyor.


TÜRKİYE’NİN MÜLTECİ KARTI: İNSANİ KRİZİN SİYASİ OLARAK KULLANILMASI
Muhammed NUREDDİN
as Safir

Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki mülteci pazarlığının tekrar başlaması, bu krizin başladığı dönemi akıllara getiriyor. 

Herkes çok iyi biliyor ki 2011 yılında kriz ilk çıktığında, Türkiye daha evlerini barklarını terk etmemiş mülteciler için kamplar kurmaya başlamıştı. Bir yandan Suriye ordusundan kopuşlar için propaganda yapan Türkiye, diğer yandan iç savaştan kaçan mültecileri kabul edeceğini söylüyordu.  Türkiye bu şekilde mülteci kartını, aşamalı olarak, Suriye lideri Esad aleyhinde kullanmaya başlıyordu. 

Suriye savaşı bugün altıncı yılına girmiş durumda ve Türkiye’deki mülteci sayısı 3 milyona yaklaştı, ki bunların 250 bini kamplarda kalıyor. Esad ise halen koltuğunda oturuyor ve herkes artık Esad’ın Suriye’de çözümün bir parçası olacağını kabul ediyor. Güvenli bölge fikri ise bugün Türkiye-Suriye arasındaki 900 km’lik hattan 90 km’lik hatta indirgenmiş durumda. 

Türklerin Avrupa’dan istedikleri önemli konulardan biri Suriye içerisinde güvenli bir bölge oluşturulması ve Suriyeli mültecilerin orda toplanması. Ancak Avrupalılar da bunun imkânsızlığını çok iyi biliyorlar. Zira bu konunun bir diğer muhatabı ABD, başka bir muhatabı da Rus-İran-Suriye hattı. 

Suriyeli mülteciler 2011 yılından bu yana Türkiye’de barınıyor. Ancak Türkiye son dönemlerde deniz yoluyla Yunan adalarına gitmeye çalışan botlara izin vermeye başladı.  Türkiye, Yunan adalarına botlarla insan kaçırmayı kimin organize ettiğini iyi biliyor. Buna müsaade etmesi de insani kaygılardan değil. AB ve Türkiye arasında Brüksel’de yapılan son toplantı da bunu açıkça göstermektedir. 

Davutoğlu’nun AB’den taleplerinin bir bölümü mültecilerle ilgili, bir bölümünün ise mülteci sorunuyla uzaktan yakından alakası yok. Bu talepler Türk hükümetini maddi ve manevi açıdan güçlendirmek ve ona halk desteğini arttırmayı hedeflemektedir. 

Türkiye öncelikli olarak Rus yaptırımlarının faturasını karşılamak için maddi çıkar elde etmeye çalışmaktadır. Bunun yanı sıra Suriye’de güvenli bölge oluşturulması konusundaki hedeflerini gündeme getirmek istiyor. Ayrıca Türk vatandaşlarının Avrupa’da serbest dolaşımını sağlamak ve AB üyelik müzakerelerini tekrar açmayı hedeflemektedir. 

Evet, mülteciler bugün Avrupa’ya karşı Türkiye’nin elinde bir koz olarak duruyor. Ancak son görüşmelerde de görüldüğü gibi Türkiye’nin bu kozu kullanarak siyasi kazanımlar elde etmesi çok zor. Zira siyasi meseleler sadece Avrupa’yla bağlantılı değil. Aksine siyasi konuların alakalı olduğu başka büyük güçler de var.

Bugün mülteciler ve insani kriz çerçevesinde dönen tartışmalar bir yana herkes, bu sorunun çözümünün Türkler’in Avrupa’da vizesiz dolaşmaları veya AB ile Türkiye arasında üyelik müzakerelerinin başlamasıyla bir alakası bulunmamaktadır. Bu sorunun çözülmesinin tek çaresi siyasi bir yol bulmak. Sorunun çözümü için de tek yol söz konusu ülkelerin Suriye’nin içişlerine karışmamaları ve teröre her türlü desteği kesmeleridir.


ÇÖL FIRTINASI VE ARAPLARIN BÖLÜNMESİ
Raialyoum

1990’da Kuveyt’in işgali sırasında Arap devletleri iki kampa bölündü. Birinci kamp; Amerikalı General Norman Schwarzkopf önderliğindeki “Çöl Fırtınası” harekatının parlak bir savunucusu oldu. Diğer kamp Irak’a yönelik Amerikan saldırganlığının karşısında oldu. Müdahalenin bütün bölgede vahim sonuçlara yol açacağını gördüler. Şu an fiili olarak olan bu. 

Amerikan Arap ittifakına katılıp, Çöl Fırtınası harekatına katılmak için kuvvet gönderen devletler,  Irak güçlerini Kuveyt’ten çıkardılar. Arapların Birliğini sağlamaktan uzak yeni bir Arap varlığı oluşturdular. Bu varlık, 6 Körfez ülkesini, Mısır’ı ve Suriye’yi kapsadı. Bu ülkeler kendilerine “Şam deklarasyonu ülkeleri” adını verdiler. Yemen, Sudan, Ürdün, Irak ve Filistin gibi ülkeler tarafından sahiplenilmediler. İkinci kamp dışlanma halinde kaldı. Arap halklarının çoğunluğu onun çatısı altında olmasına rağmen, ne Arap Birliği’nde yer aldılar, ne de kendileri paralel bir yapı oluşturabildi. Arapların bu zavallı zamanında paranın dengesi, halkların dengesine ağır bastı.

Arapların bu acı halini, Irak Dışişleri Bakanı İbrahim Caferi’nin, Körfez ülkelerini terörist ilan eden konuşmasında Suudi Arabistan heyetinin Arap Birliği oturumundan çekilmesi esnasında hatırladık. İbrahim konuşmasında; “Hizbullah ve Halk Milisleri (Irak’taki milisler kastediliyor) Arapların onurunu korumaktadır. Onlara kim terörist diyorsa terörist odur” dedi. Bu duruş; Arap dışişleri bakanlarının daha önce içişleri bakanlarının “Hizbullah’ın terör örgütü” olduğuna dair kararının benzeri olan kararlarına karşı bir protestoydu.

Eğer Libya’da iki parlamento, iki hükümet, iki ordu ve iki cumhurbaşkanı varsa, var olan kaos ortamı içerisinde iki Arap birliği olmasını engelleyen nedir?

Arap Birliği’nin bölünmesini istemiyoruz. Kendisine yönelik birçok şerhimiz olmasına rağmen çökmesini de istemiyoruz. Çünkü bize Arapların iyi zamanlarını hatırlatan son şekilsel varlıktır. Lakin biz bir şey istiyoruz ama hükümetlerimiz tamamen farklı şeyler yapıyorlar. Bölünmenin hoş olmayan kokularını almamak için burnumuzu kapatmak ve uzaktan izlemek dışında bir şey yapamıyoruz.     


HUSİLER BARIŞ GÖRÜŞMELERİ İÇİN SUUDİ ARABİSTAN'DA 
al Arab

Siyasi kaynaklar, Husilerin resmi sözcüsü Muhammed Abdüsselam liderliğinde bir heyetin Suudi Arabistan’ın Abha kentini ziyaret ettiğini onayladı. Husilerin siyasi ve askeri önderlerinden birçok kişi, Suudi Arabistan’a girmeden önce sınırdaki Alab Limanı’nda görüldü. 

Bu ani ziyaret; içeride Ali Abdullah Salih, dışarda ise iki askeri yetkilisini müttefikini Riyad ile herhangi bir yakınlaşma göstermemesi için gönderen İran’a acı bir darbe. 

Bu buluşma “Kararlılık Fırtınası” operasyonunun başlamasından bu yana Husilerin ve Suudilerin, Suudi Arabistan’da yüz yüze geldikleri ilk buluşma. 

Heyet yanına Sınır limanı olan Alab’a gelir gelmez teslim edilen Suudi esir Cabir el Kabi’yi de  aldı. Kaynaklar, Husi-Suudi görüşmesinin, Umman’da yapılan istişarelerin bir devamı olduğunu belirtti. 

Analistler bu ziyareti, Husilerin “siyasi çözüme ulaşmak için Arabistan ile doğrudan doğruya kanallar açmak arzularının” bir ifadesi olarak değerlendirdi. Ayrıca Husiler başkent Sana’da  kendi çıkarlarına olmayan askeri bir hesaplaşmayı önlemek istiyorlar.

Yine analistler “Kararlılık Fırtınası”nın Husileri bitkin düşürdüğünü, bundan dolayı İran’dan uzaklaşmayı tercih ettiklerini ve tavizler vererek Suudi Arabistan ile daha iyi ilişkiler kurmak istedikleri görüşündeler. 


MUALLİM,  CENEVRE GÖRÜŞMELERİNE ÖLDÜRÜCÜ KURŞUNU SIKTI. 

Raialyoum 
Başyazı

Velid Muallim’in cumartesi günü yaptığı ve pazartesi (bugün) Cenevre’de başlayacak görüşmelere Suriye heyetinin şartlarını ifade ettiği basın açıklamasını dinleyenler; kesinlikle Suriye heyetinin görüşmelere katılmak için değil çekilmek için gittiği izlenimini edineceklerdir. 

Birincisi; Muallim, Suriye resmi heyetinin muhalifleri sadece 24 saat bekleyeceğini ve gelmemeleri durumunda Cenevre’yi terk edeceklerini söyledi. 

İkincisi; Muallim Esad’ın kırmızı çizgi olduğunu vurguladı. Onun Suriye halkının lideri olduğunu ve makamını tartışan herhangi birisiyle görüşmeyeceklerini belirtti. 

Üçüncüsü; Muallim yeni bir noktaya değindi. Bu da geçiş süreci üzerinde anlaşmaya varmak üzerineydi. Anladığımıza göre Muallim, “Geçiş süreci var olan anayasadan yeni bir anayasaya geçiştir. Var olan hükümetten başkalarının da ortak olduğu bir hükümete geçiştir” dedi. Bu tanımlama bir okyanusta boğulmadır. Böyle bir uzlaşmaya varmak aylar ve belki de yıllar alacaktır. 

Muallim görüşmelerden iki gün önce ve üç nokta üzerinde şekillenen böyle bir açıklama yapmakla ikili bir mesaj vermiştir. Aslında “Cenevre’ye gelmenize gerek yoktur çünkü taleplerinizin üzerinde herhangi bir tartışma olmayacaktır” demiştir. Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Elçisi Staffan de Mistura’ya da 18 ay sonra cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine gitmenin kabul edilmediğini ifade etmiş oldu.

Açık olan Suriye resmi tarafı pozisyonunu yükseltmiştir. Muhalefetin çekilmesi veya katılmaması için kabul etmeyeceği şartlar öne sürmüştür. Belki de bu pozisyonun ordunun kazanımlarının artması nedeniyledir.

 

www.evrensel.net